<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273</id><updated>2011-06-07T23:36:53.404-07:00</updated><title type='text'>Avrupa'nın Sınırları Oturum Raporları</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>28</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-5963999621962749206</id><published>2007-11-05T23:00:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T06:18:30.764-08:00</updated><title type='text'>Açılış Konuşmaları</title><content type='html'>Saat: 10:30-11:30&lt;br /&gt;Yer: İTÜ Habitat Salonu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Cumhur Güven Taşbaşı (İstanbul Vali Yardımcısı)&lt;br /&gt;Mahir Namur (Avrupa Kültür Derneği Başkanı)&lt;br /&gt;Nan Van Houte (IETM Başkanı)&lt;br /&gt;Selda Paydak (Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhur Güven Taşbaşı&lt;br /&gt;Hoş geldiniz.&lt;br /&gt;İstanbul’da böyle bir toplantının düzenlenmesinden dolayı çok mutlu olduğunu belirtti. AKD ve işbirliği ortaklarına organizasyon için teşekkür etti. Geçtiğimiz ayın 11’inde Avrupa Komisyonu’nun Kültür Jürisi tarafından Almanya’nın Essen ve Macaristan’ın Pecs şehri ile birlikte İstanbul’un 2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti olarak seçildiğini hatırlatan Sn. Taşbaşı, jürinin kararının Kasım ayında Avrupa Parlamentosu’ndan geçtikten sonra kesinleşeceğini ekledi. AB görüşmelerinin devam ettiği günlerde kültür başkentliğinin AB’nin genişleme sınırları içinde AB’ye aday ülkelerden biri olarak Türkiye için çok önemli ve mutluluk verici olduğunu vurguladı. Kültürün dünyada insanların sosyal ve ekonomik hayatını etkiler hale geldiğinden bahseden Sn. Taşbaşı, doğan kültür endüstrisine ve bunun insanlar ve toplum üzerindeki etkisine dikkat çekerek, bu bağlamda bu toplantının tüm katılımcıların ülkelerinin kültürlerine ciddi bir destek sağladığını vurguladı. Yurtdışından gelen katılımcılara İstanbul’da bulundukları süre boyunca şehrin tarihi ve doğal güzelliklerini görmelerini tavsiye ederken bunu yaparken de dünyanın tüm diğer metropollerinde de olduğu gibi dikkatli davranmalarını istedi. Sn. Taşbaşı konuşmasını katılımcılara çalışmalarında başarılar dileyerek tamamladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahir Namur&lt;br /&gt;Sözü alan Sn. Namur bu tür organizasyonların kendimizden bahsetmek üzere değil, sivil topluma ve kültür yaşamının aktörlerine bir konuşma ve fikir/bilgi alışverişinde bulunma ortamı sağlamak amacıyla düzenlendiğini hatırlatarak, sadece üç yıl önce kurulan genç STK Avrupa Kültür Derneği’ni tanıttı. Kültür yaşamının aktörlerini içeren fakat bunlarla sınırlı kalmayan sıradan insanlar olduklarını söyleyen Sn. Namur, kültüre katkıda bulunmak isteyen bir STK olduklarını vurguladı. Son 5-6 yıldır gördükleri temel sorunun Türkiye’nin AB’ye entegrasyon sürecinde AB- ve Türkiye’nin kültürel ilişkilerinin toplumda konuşulan konular arasında hep üst sıralarda yer aldığını, fakat bunun hep politik ve ekonomik çerçevede yapıldığını belirtti. Aslen sürecin toplumların entegrasyonu olduğunu, bu organizasyonun düzenlenme sebeplerinden birinin kültürün AB- Türkiye ilişkilerinde öne çıkması ve sivil toplumların birbirlerini soruşturmaya, birbirleri hakkında merak duymaya, birbirleriyle konuşmaya ve sonuçlara varmaya başlamaları olduğunu söyledi. Bu organizasyonu IETM (Sivil Avrupa Tiyatro Buluşması) ile birlikte düzenlediklerini, bu yılki Forum’un IETM İstanbul Kültür Forum’unda olarak adlandırılmasının da bu yakın işbirliğini vurgulamak üzere olduğunu ekledi. Bu işbirliğinden çok şey öğrenildiğini, sürdürülebilir kültürel bir birlikteliğin sağlanması ve işbirliğinin bu organizasyondan sonra da uzun yıllar devam etmesi için bu 4-5 günlük platformun yeni işbirliklerine yönelik olarak hazırlandığını duyurdu. Platformun oluşturulmasında IETM’in yanı sıra 20’nin üzerinde ortakla da işbirliği yapıldığını ve bu işbirliği sürecinin her iki taraf için de bir öğrenme süreci olduğunu belirtti. Bu şekilde bugünlere geldiklerini söyledi ve Türkiye-Avrupa ilişkilerinde kültürün ön plana çıkarılması ve bunun üzerine konuşulmasında rol aldıkları için katılanlara teşekkür etti. Sözü Nan Van Houte IETM Başkan Yardımcısı’na bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nan Van Houte&lt;br /&gt;Nan Van Houte konuşmasına eğer IETM herhangi bir şeye ilişkin ise o da buluşmadır diyerek başladı. “Öyle görünüyor ki buluşma için İstanbul’dan daha iyi bir yer yok, çünkü İstanbul’daki herşey buluşma üzerinde yoğunlaşmış gibi, öyle ki şehir günlük hayatı içinde coğrafi ve tarihsel olarak Doğu’nun Batı’yla ve Batı’nın Doğu’yla buluştuğu yerde yaşıyor.” Houte, İstanbul’un bir çok kültür çatışmasının anısını taşıyan, aynı zamanda Muhammed’in Hristiyan kabilelere barış içinde bir ortak yaşam önerisini de hatırasında yaşatan bir şehir olarak; sivil toplum hakkında konuşmak, Avrupa’ya bir ayağı dışarıda bakmak ve Avrupa ve Avrupa dışındaki çağdaş sanat hakkında konuşmak için doğru yer olduğunu belirtti. Houte sözlerine, çağdaş sanatın salt kendi becerileriyle, önyargıları sarsarak, kimliklerle oynayarak, ideolojilere karşı koyarak ve güçlüyü memnun etmeyerek sivil toplum için büyük bir destek olarak kendini kanıtlamış olduğunu, insanlara gerçekliğimizi değerlendirebilecekleri yeni bakış açıları sunduğunu ekledi. Bu toplantının, Türkiye’de, insanın kendi hayatında ve dünyanın geri kalanında sanat alanında neler olduğuna dair tüm katılımcıları yeni bakış açılarına kavuşturmasını umduğunun altını çizdi. Herkese iyi toplantılar dileyerek sözlerine son verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selda Paydak&lt;br /&gt;Bu projeye kaynak sağlayan Avrupa Komisyonu’ndan Selda Paydak sahneye davet edildi. M.Namur projenin, AK delegasyonunun sivil toplumlarının Ankara ile diyaloğu vasıtasıyla desteklendiğini ve S. Paydak’ın da AK’nin Ankara’daki temsilcisi olduğunu belirtti. Sn. Paydak bu renkli etkinliğe katılan Avrupa’nın ve Türkiye’nin farklı yerlerinden gelen katılımcılara ve sanatçılara, medya mensuplarına ve İstanbul’un sanat kültür dostlarına “Hoşgeldiniz” diyerek konuşmasına başladı. Özellikle sivil toplum diyaloğunun geliştirilmesi ve desteklenmesi açısından 400’den fazla kuruluşu bir araya getiren böyle bir etkinliğin AK açısından büyük bir önemi olduğunu vurgulayan Sn. Paydak AK Türkiye delegasyonu olarak sivil toplum diyaloğu çerçevesinde böyle bir etkinliğe destek vermekten büyük onur duyduklarını ifade etti. AK Türkiye delegasyonunun sivil toplum diyaloğu çerçevesinde Türkiye’deki kuruluşlarla uzun yıllardan beri çalışmalarının süregeldiğini vurgulayan Sn. Paydak, bu çalışmaların Türkiye’nin AB ile ilişkilerindeki yeni döneme paralel olarak yeni bir aşamaya girdiğini belirtti. 3 Ekim 2005’teki katılım müzakerelerini takiben, Türkiye’nin AB yolundaki sürecinde sivil toplumun katılımının rolünün önem kazandığını vurgulayan Sn. Paydak, bu önemi ortaya koyan belgelerden bir tanesinin Avrupa Konseyi’nin Aralık 2004’te verdiği tavsiye olduğunu belirtti. Bu tavsiyenin; “katılım müzakerelerinin Türkiye ile başlatılması ve bu süreçte sivil topluma küçük bir yer verilmesi” olduğunu anlatan Sn Paydak, bunun yanı sıra Ekim 2004’te Avrupa Komisyonu’nun diğer aday ülkelerle birlikte Türkiye hakkında hazırladığı ilerleme raporunda; Türkiye’deki STK’larla AB’deki STK’ların diyaloğunun artırılması, karşılıklı anlayışın geliştirilmesi amacıyla Komisyon’un birtakım tedbirler almasının üzerinde durulduğunu ekledi. Türkiye’de ve AB’de sivil toplumların bir araya gelerek konuşması, tartışması ve karşılıklı bilgilenmesinin gerektiği pek çok konu olduğu için bu tedbirlerin gerekli olduğunu belirtti. Komisyonun raporunda belirtilen bu konular arasında kültürel farklılıklar, din, terörizm, göç gibi şu anda da Türkiye’nin gündeminde olan AB ile ilişkilerinde çok sık siyasi ve toplumsal gündeme gelen konular olduğunu vurgulayan Sn Paydak, bu konuların STK’ların bir araya gelerek tartışması vasıtasıyla insanların kafalarındaki soru işaretlerinin iletişim yoluyla çözümlenmesinin hedeflendiğini ekledi. Avrupa Komisyonu’nun bu çerçevede hazırladığı tekliflerden bir tanesinin sivil toplum diyaloğunun güçlendirilmesine ilişkin bir program olduğunu anlatan Sn Paydak, ileriye dönük olarak bu şekildeki toplanmalara yönelik yeni girişimlerin bulunduğunu söyledi. 2006 yılında 40 milyon Avro bütçeli Türk ve Avrupa STK’larını bir araya getirmeye yönelik bir program düşünüldüğünü ifade eden Sn Paydak, önümüzdeki birkaç ay içerisinde duyurulması planlanan bu programın sivil toplum diyaloğu çerçevesinde sadece kuruluşların değil, belediyeler, üniversiteler, gençlik örgütleri, akademiler gibi toplumun tüm kesimlerini destekleyen bir program olduğunu anlattı. Sn. Paydak Avrupa Komisyonu delegasyonu olarak son yıllarda önemli etkinliklerde STK’larla birlikte çalıştıklarını, bunların başında 2001’de ilan edilen “sivil toplum diyaloğu programı”nın geldiğini, bu programın STK’ların desteklenmesi ve güçlendirilmesine yönelik sadece şehirlerdekilerin değil bölgesel oluşumların da faydalanabileceği bir program olduğunu belirtti. Bunun dışında Avrupa İnsan Hakları ve Demokrasi girişimi altında, Avrupa Ufukları ve Mozaik Kültür Programı çerçevesinde STK’lara destek verdiklerini anlatan Sn. Paydak, 2006 yılında açılacak yeni programlara katılımcıların burada kurdukları işbirlikleriyle devam edeceklerini umduğunu söyledi. Toplantının konusunun Avrupa’nın Sınırları olmasına rağmen toplantıda sivil toplum diyaloğunun sınırlarının da konuşulmasını, bunun nasıl genişletileceğinin tartışılacağı bir platform olacağına inandığını belirten konuşmacı, teşekkür ederek konuşmasını bitirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ses Performansı “İstanbul” Çiğdem Borucu&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-5963999621962749206?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/5963999621962749206/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=5963999621962749206' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/5963999621962749206'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/5963999621962749206'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/aili-konumalari-saat-1030-1130-yer-it.html' title='Açılış Konuşmaları'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-7113301722688609718</id><published>2007-11-05T22:00:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T05:31:50.488-08:00</updated><title type='text'>Panel - Avrupa'nın Sınırları</title><content type='html'>PANEL - AVRUPA’NIN SINIRLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 11.00 - 13.00&lt;br /&gt;Yer: İTÜ Habitat Salonu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Beral Madra (Küratör,Sanat Eleştirmeni ve AICA Başkanı, Türkiye)&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Svetlana Racanovic (Sanat Tarihçisi, Eleştirmen ve Küratör, Karadağ)&lt;br /&gt;Ahmed Abdalla (Al-Jeel Sosyal Bilimler Merkezi, Mısır)&lt;br /&gt;Meyda Yeğenoğlu (ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi)&lt;br /&gt;Cengiz Aktar (AB Uzmanı, Bahçeşehir Üniversitesi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beral Madra&lt;br /&gt;“Sınırlar” 80’lerin başından beri konuştuğumuz halen kritik bir konu. Son yirmi yılda iki farklı görüşle karşılaştık. 1996’da Samuel Huntington “Medeniyetler çatışması” teorisinde “insanlığın büyük bölünmeleri ve ihtilafların başlıca kaynağının kültürel olacağını ve ulus devletlerin dünya işlerinde en güçlü aktörler olarak kalacağını fakat küresel politikalardaki prensip ihtilafların, farklı medeniyet grupları ve milletleri arasında çıkacağını, böylece medeniyetler çatışmasının küresel politikaya egemen olacağını ve medeniyetler arasındaki fay hatlarının geleceğin savaş hatlarını teşkil edeceğini” ilan ediyordu. Bu bildiriden on yıl sonra, dünya bu cesur ve biraz da şaşırtıcı görüşü yerine getirme yolunda görünürken, bazı milletler eskisinden daha sıkı bağlar içindeler. 2001’de Edward Said, Huntington’un bildirisini “Cehaletin çatışması” makalesinde eleştirdi. “Belirgin şekilde savaşan medeniyetler arasındaki bağlar, çoğumuzun inanmak istemeyeceği kadar sıkı. Freud ve Nietzsche her ikisi de dikkatle korunan hatta polis denetimindeki sınırlarda trafiğin çoğu zaman ürkütücü bir kolaylıkla nasıl hareket ettiğini ve bizim hepimizin gelenek ve modernliğin derin sularında yüzdüğümüzü gösterdiler batılılar, Müslümanlar ve diğerleri. Ve bu sular tarih okyanusunun bir parçası olduğuna göre, bunları engellerle bölmeye çalışmak boşunadır.” Gergin zamanlarda olsak bile ben Said’in görüşünü takip etmek istiyorum ve diyorum ki bazı fay hatlarına rağmen AB, gelenek ve modernliğin derin sularında yüzmeyi vücuda getiren daha sıkı bağlar ve ortak aklın bir örneğidir. Yakın zaman tarihi bize kültürün antidemokratik siyasi manevralarla ve yollarla manipüle edilebileceğini hatta bertaraf edilebileceğini öğretmiş olsa da, ebedi olabileceğine de şahit olduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Abdalla&lt;br /&gt;(Sn. Abdalla konuşmasına Fransızca bir giriş yaparak başladı.) Küçük bir oyunla, -Başkan ve tercümanları da şaşırtarak- Fransızca lisanını merkeze koymak suretiyle Türkçe ve İngilizce lisanlarını marjinalize etmeyi başardım, fakat böylece dinleyiciler arasındaki Fransızca konuşanlarla da siyasi bir akrabalık kurmuş gibi göründüm. (Toplantıda Fransızca tercüman bulunmuyordu.)&lt;br /&gt;Belirli tercihler yaparak yeni bir gerçeklik yaratmak mümkündür: belli bir lisanı konuşmayı seçerek. Sınır yoktur, sınırlandırma vardır. Sınırları biz yaratırız. Bu bir tercihtir. Bu tercihi, bu seçimi yapmazsak, bir sınır olamaz.&lt;br /&gt;Bu sabah otel penceresinden Taksim meydanında ezanı duydum, meydandaki insanların hareketlerinin sesleri, müzik ve ritmik bağlantılar. Endüstri, ruhanilik ve kültürün birleşimi.&lt;br /&gt;Kültürün sanayileşmesinden ziyade, sanayinin kültürleşmesi konuşulmalı. Kültür daima ayrıcalıklıdır, iş hayatı hakkında değildir, sanayi ürünleri hakkında değildir, insan maneviyatı, kalbi, ruhu hakkındadır.&lt;br /&gt;Sınırlardan ve sınırlandırmadan kültür bağlamında bahsedeceksek aşağıdaki hususları bilmek zorundayız.&lt;br /&gt;1. Sınırları bizim sınır olarak tanımladıklarımızın oluşturduğunu kabul edelim.&lt;br /&gt;Gerçek sınır yoktur. Bu bir seçim meselesidir.&lt;br /&gt;2. Sınırlar ve merkezler konumlandırmayla belirlenir.&lt;br /&gt;Örneğin bir dünya haritasını düşünün. Baş aşağı çevrilse bile gene de dünya haritasıdır, değil mi ? Dünya bir toptur. Bu açıdan kimse merkez değil, kimse de marjinal değildir.&lt;br /&gt;3. Açık, engelsiz bir iletişime gerek vardır.&lt;br /&gt;Engel iletişimde kesintiye sebep olur. Çift yönlü iletişim önemlidir.&lt;br /&gt;Özetlersek;&lt;br /&gt;•    Dillerin, lisanların ve kültürlerin sınırları bir seçim meselesidir.&lt;br /&gt;•    Haritaların ve kenarların sınırları bir konum sorunudur.&lt;br /&gt;•    Görüşlerin sınırı iletişim sorunudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taksim’deki gece kulübü Maksim’i gördüm. Bir zamanlar Taksim’in merkezindeydi, şimdi bir kenarda, kimse görmüyor, fark etmiyor. Çıkıp aramak zorunda kaldım. “Taksim’de Maksim’e yazık oldu diyorlar. Merkez sınır/uç oldu. Hepsi seçim, karar verme, yapılandırma/yapısını bozma meselesi.&lt;br /&gt;Söylediklerimi pekiştirmek için birkaç nokta :&lt;br /&gt;1. Türkiye (Avrupa ile Asya arasında) veya Mısır (Afrika ile Asya arasında) gibi ülkelere bakınız, ikisi de iki kıta arasında uzanan çift kıtalı ülkeler, bunlara “marjinal” denilebilir mi ?&lt;br /&gt;2. Akdeniz kıyılarındaki Korsika, Rodos, Sicilya, Sardunya, Girit, Kıbrıs gibi adalara bakınız. Hangisi “marjinal”, hangisi “merkez”?&lt;br /&gt;Örneğin, Maltalılar, Arapça, İtalyanca ve İngilizce karışımı üç dilli bir lisan konuşur. Akdeniz’de bulunan küçük, samimi bir ada. Ona “sınır” diyebilirsiniz ancak kültürü sınır/marjinal değil, tam tersine.&lt;br /&gt;Bütün senaryolara, insanlık yüzleşmeleri ve medeniyetlerin çatışması de dahil olmak üzere hazır olun. Bu seçimi yapmazsanız, terör, şiddet ve fanatizmin tüm zorluklarına rağmen bir gün, sadece Akdeniz’in kuzeyi ile güneyi, Avrupa ile sınırda kalanları arasında değil, ama aynı zamanda dünyadaki bütün insanlar arasında daha fazla karşılıklı anlayışa kavuşacağımızdan emin olun.&lt;br /&gt;3. İslam konusu :&lt;br /&gt;Radikal dincilerin rüyası Avrupa’yı İslamlaştırmak, ancak bu zorla olmaz. Benim gençliğimde, Hiristiyanlığın Avrupalılaştırılması söz konusuydu. Bütün dinler Avrupalaştırılmakta.&lt;br /&gt;700–800 yıl önce Endülüs veya Balkanlardaki Osmanlı mevcudiyeti, göz ardı edemeyeceğiniz tarihi gerçekler. Dünya sadece Amerika’nın tanımladığı “yeni dünya”dan ibaret değil, hem “eski” hem “yeni” dünyanın toplamından oluşuyor.&lt;br /&gt;4.Günlük hayatın akışı içinde, bana en az haftada bir döner kebabın yenmediği bir tek Avrupa şehrinin adını söyleyin. Her yerde bulabilirsiniz, buna “Türk yemeğinin Avrupalılaştırılması” diyebiliriz. Benzer şekilde makarna Akdeniz’in bir ucundan diğer ucuna uzanıyor. Şimdi bu durumda kim “marjinal” ?&lt;br /&gt;5. Internet ve futbol sevgisi çeşitli milletleri bir araya getiriyor. Ünlü ve başarılı futbol kulüplerinin bütün dünyada hayranları var örneğin. Bu durumda da merkezle sınırı birbirinden ayırt etmek kolay değil.&lt;br /&gt;6. Müzik de çift yönlü bir sistem. Avrupa’da Rai müziği dinleyebilirsiniz. Umman’da kadın enstrümentalistlerden oluşan bir senfoni orkestrası var. Bu Avrupa müziğinin Ummanlaştırılması mı ?&lt;br /&gt;7. Şarklılık/oryantalizm sorunu (emperyalizm eleştirisi). Hiç birimiz sınır değiliz, her ikimiz de birbirimize göre merkeziz.&lt;br /&gt;Bir misal olarak; Kristof Kolomb o büyük seyahatinde yanında bir Arap tercüman götürmüş çünkü “yeni dünya”daki insanların Arapça konuştuklarına dair bir algısı varmış. Bu da onun Arapları “marjinal” olarak görmediğini gösteriyor.&lt;br /&gt;İki çeşit sınır vardır :&lt;br /&gt;•    Geçerli sınırlar, tarihin çarpıtılması, coğrafyanın manipüle edilmesi ve kavramların bozulması ile ortaya çıkarlar,&lt;br /&gt;•    Geçersiz/hükümsüz sınırlar mevcut olmayan sınırlardır ve bunlar gerçektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Svetlana Racanovic&lt;br /&gt;Ben bir deyişle “çift sınır” sayılabilecek Karadağ’dan geliyorum. Karadağ Avrupa’nın sınırlarında ve bir bakıma Avrupa’nın dış sınır çizgisi olarak kabul edilebilir. Profesyonel olarak ben, kültür alanından- benimki gibi bir toplumda marjinalize edilmiş bir konumu olan sanat üretimi ve promosyonu alanından- geliyorum. Benimki gibi toplumlar; geçiş döneminin mücadelesini yaşayan, mutlu AB ailesine üyeliği hak etmeyi beklerken belirsizlik ve sabırsızlıkla karşılaşan toplumlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•    Coğrafi, siyasi, teorik ve sembolik anlamda Avrupa’nın sınırları nerededir ?&lt;br /&gt;•    Avrupa’nın dış sınırında kim yaşıyor ?&lt;br /&gt;•    Avrupa’nın merkezi nedir ve sınırları nelerdir ?&lt;br /&gt;Bunları konumlandırmaya niyetlendiğinizde karşılaşılacak zorluklar şunlardır: geçmişin hayaletini kovalamak, günümüzdeki çeşitli yanlış anlamalar, basmakalıp düşünceler ve önyargılarla baş etmek, çağdaş dünyada kişinin iktidar konumunun karar verici önemini karşılamak. Sınır belirleme hatlarının göreceliliğini ve tutarsızlığını deneyimleriz.&lt;br /&gt;Balkan sendromu: kullanılabilecek mecaz; tahripkar ve kendini de tahrip eden etnik tutkular girdabı, tutarsızlık, güvensizlik için operasyonel matris kuralı. Kısaca, Balkanların sınırları üzerinde bir uzlaşma yoktur:&lt;br /&gt;Sırplar için Balkanlar “işte şu aşağıda” Kosova veya Bosna’da başlar, böylece Sırbistan Hiristiyan medeniyetinin savunucusu/koruyucusu olacaktır.&lt;br /&gt;Hırvatlar için Balkanlar Ortodoks Sırbistan’da başlar, böylece Hırvatistan batının demokratik değerlerinin koruyucusu olacaktır.&lt;br /&gt;Slovenyalılar için Balkan Hırvatistan’da başlar, böylece Slovenya huzurlu orta Avrupa’nın son parçası olacaktır.&lt;br /&gt;Bazı İtalyanlar ve Avusturyalılar için Balkan Slovenya’da başlar, böylece Slovenya sınırları hiddetli Slav kavimlerinin önünde cephe oluşturacaktır.&lt;br /&gt;Almanların çoğu için Avusturya’ya (Balkanlarla olan çok sayıda tarihi bağları dolayısıyla)  Balkan toplumunun fesadı ve verimsizliği bulaşmıştır, hatta bazıları için Bavyera’nın bile Balkan hastalığına karşı bağışıklığı yoktur.&lt;br /&gt;Bazı kibirli Fransızlar için Almanya “Fransız inceliğine” çok yabancı olan Balkan acımasızlığı ile ilintilidir.&lt;br /&gt;Bazı İngiliz muhafazakarları tüm Avrupa kıtasını, Brüksel yeni İstanbul olmak üzere yeni bir Tük İmparatorluğu gibi, İngiliz hürriyetini ve hakimiyetini tehlikeye atan despot bir merkez gibi algılamaktadır.&lt;br /&gt;Bu olgu tanınmış Sloven filozof Slavoj Zizek tarafından “refleksif/dönüşlü ırkçılık” olarak adlandırılmıştır. Sınırların hareket ettirilmesi, sınır ve merkezin tüm alanlarının kaydırılması, konumunun değiştirilmesi olayıyla karşımıza, gerçek coğrafya yerine, gerçek alanlar üzerine karanlık ve baskı altındaki ideolojik düşmanlığını yönelten hayali bir harita çıkıyor.&lt;br /&gt;Hepimiz Avrupa’nın merkezinin AB olduğu ve yeni sınırlardan oluşan bu natamam toprakların; dağıtımdan ve kudret sahibi olmaktan daha az nasibini alacak olan Avrupa sınırlarını temsil edeceğinde hemfikir olabiliriz.&lt;br /&gt;Karadağ, siyasi açıdan milli ve kültürel kimlik olarak kendi içinde keskin olarak bölünmüş bir toplum. Karadağ için bağımsızlık oylaması 21 Mayıs’ta yapılacak. Bu bölünmüş toplum bir noktada birleşiyor: AB’nin eşit bir parçası olmak ortak arzu, ortak istek. Öngörülerin çoğu sabırsızlıkla beklenen AB ile kucaklaşma tarihini 2015 olarak gösteriyor. Böylece biz de ekşi üzümün tadıyla yetiniyoruz; herkes AB konusunda doğrudan deneyimi olan ve AB hayatının diğer yüzünün kısıtlamalar, sert kurallar olduğunu anlatan birisini tanıyor, onlar bize bu ağır muamele altına o kadar çabuk girmememizi nasihat ediyor. Ama yine de benim ülkemde hala herkes geleceğini bu istikrar ve birleşme süreçlerinde görüyor.&lt;br /&gt;Avrupa’nın merkez ve sınırları arasındaki ilişki nasıl işliyor?&lt;br /&gt;Bir hikaye-bir gerçek: Ünlü kozmetik firmaları AB üyeleri ve AB’ye üye olmayanlar için aynı isim altında farklı kalitede ürünler üretiyor. Düşük kalitede AB dışında dağıtıan bir kopya. Hepimizin bildiği gibi kültür ve eğlence endüstrisinde korsanlık AB’de suç unsuru muamelesi görmektedir. AB dışındaki ülkeler, bu tür uygulamalardan vazgeçmek zorunda ve bunu yaparak AB’ye AB standartlarını ve kurallarını kabul ettikleri ve davranışlarını iyileştirdiklerine dair bir işaret vermiş oluyorlar. Ancak düşük kalitede bir kopya ürün yapılmasıyla korsanlık, AB içinde yasallaşıyor. Bu da korsanlığı menşeine yani Avrupa sınırlarına geri getirmek demek. AB üyesi olmayan ülkeler aynı kaliteye layık değiller mi ? Aynı değerleri paylaştığımız aynı ismi kullandığımız-Avrupa, aynı ürünleri paylaştığımız (hepimiz için aynı olmayan) sadece görünüşte değil. Çok daha önemlisi hepimizin aynı güç oyununun, aynı sessiz uzlaşmanın bir parçası olmamız. Ben buna gerçeğin plastik cerrahi yoluyla güzelleştirilmesi diyorum, bu da gerçeği tahkim ettiğimiz anlamına geliyor. Konu kozmetikler veya görünüş değil. Bu; bizim içte, derinlerde, yüzeyin altında yatan, ters istikamette ilerleyen bazı süreçleri sakladığımız anlamına geliyor.&lt;br /&gt;Çağdaş dünyada kültür bakımından yaratıcılık dalgalarını merkezden dış sınırlara harekete geçiren bazı merkezkaç kuvvetleri vardır. Biz hepimiz çağdaş dünyada küçük ve dış sınırlardaki kültürlerin yükselişine şahidiz. Yavaş yavaş uyanırken, kendimize güven kazanmaya, kendimizi aşağılık kompleksinden ve baskın yerel kültür kodundan kurtarmaya başladık. Ülkemizin uluslararası seviyede artık tanınmaya ve takdir edilmeye başlandığını gördük. Çağdaş, sanat alanındaki güncel eğilimleri takip ederek kültürümüz ve sanatçılarımız örneğin, Venedik Bienali’nde başarılı oldular.&lt;br /&gt;Küçük ve dış sınırdaki kültürler neden patladı ve insiyatifi ele aldı ?&lt;br /&gt;“Sıkıntının felsefesi” adlı kitabında Norveçli yazar Lars Svensen, sıkıntının “çağdaş dünyanın baskın duygusu” olduğunu keşfetmiş. J.G. Ballard’un romanından filme akttarılan ünlü David Cronenberg filmi “Carpışma” aşırılığı yeni bir zevk kaynağı ve hayatın yeni bir algılanma biçimi olarak keşfediyor.&lt;br /&gt;Küratör Harald Seeman’den bir soru : “Batının tümü oldukça renksiz ve kansız oldu, hiçbir altüst etme yok, gelecek Balkanların. Harald Seeman’ın 2003 sergisi “Bal ve Kan” adındaydı ve Balkan’lara ithaf edilmişti. “Balkanları kendi hatrına kendinin karanlık fakat güçlü zıddı olarak yeniden yaratmak.”&lt;br /&gt;Hayal gücü ve sanal katkı odağa yerleşti (örneğin Güney İtalya’da, cinsel temas sırasında kadınlar açık saçık hayallerini eşine anlatır) ve mutlak zevke yönelik faaliyetin gerekli bir parçası haline geldi.&lt;br /&gt;Balkan sanatının alt üst edici enerjisi, onun yerel toplulukların sosyal ve kültürel basmakalıplarını kırma potansiyeli, meşhur Hırvat filozofu Boris Buden’in dediği gibi “sanatın söyleyecek bir şeyi olduğu ve sanatın etkisinin sadece pazar kanunlarının, sermayenin ilgisinin ve siyasi gücün ifadesine indirgenmiş olmadığı güzel eski zamanlara yönelik batı nostaljisinin izdüşümü” haline gelmektedir. Seeman bu deyişi kabul etmeyerek şöyle demekteydi “ Burada konu, egzorsizmi göstermek değil, fakat bir kültür düzeyini batılı duyarlılığıyla birleştirmektir.” Ancak bu o kadar kolay olmuyor. Bu sergiye ilişkin gerçek ve temkinli sözler bir politikacı tarafından söylenmişti. Avusturya’dan Sn. Erhardt Busek, Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı Özel Koordinatörü olarak sergi hakkında şu yorumda bulunmuştu: “Avrupa ile birleşmek isteyenler, Balkanları reddederek onun yerine bir güneydoğu Avrupa nosyonu koymalılar. Balkanlar sapkın ve baş aşağı dönmüş olan her şeyi temsil ediyor, öyleyse daha başka hakarete niye ihtiyacımız olsun?” Sergi, inşaat malzemeleri ticareti yapan, bu konuda uzmanlaşmış büyük bir şirkete bağlı olan bir Avusturya galerisi tarafından düzenlenmişti ve bu firmanın temsilcisi sergi katoloğuna şöyle yazmıştı: “Güneydoğu Avrupa yüksek önem taşıyor, özellikle ticaretin genişletilmesi bakımından çok ilgi çekici bir bölge.” ve bunun da sergiyi düzenlemeyi kabul etmelerinin sebebi olduğunu söylemişti.&lt;br /&gt;Merkez ile sınırlar arasındaki ilişki, standartların, kuralların devamlı geliştirilmesi ve tümden kabulü, uygulanması ve tanınmasını hedeflemekte fakat gerçekte bunun tümü açık menfaat ve zayıf bir mantıklılıkla yönetilmekte. Aynı zamanda sınırların birleştirilmesi ve entegrasyonu süreçleri olarak da isimlendirilen standardizasyon ve istikrar süreçlerinde kültür, halihazırda ele geçirilmiş olan alanı/yerini kendine saklamalıdır. Bu alan; aykırılık için, birisinin kurallarından, fikirlerinden, talimat ve beklentilerinden kaçmak için bir boşluktur. Bu marjinalleştirilmiş kültürler için “olmazsa olmaz” dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cengiz Aktar&lt;br /&gt;Bu konunun görüşülmesinin zamanlaması çok yerinde, zira politikacılar önümüzdeki aylarda Avusturya’nın başkanlığında Avrupa’nın sınırlarını görüşecekler. Politikacıların görüşmeleri büyük ihtimalle buradaki kadar canlı olmayacak. Avrupa’nın sınırlarını taş duvarlarla örmek istedikleri anlaşılıyor. Her türlü ikincil düşünceye sahipler ve şimdi, bir gün, bir yerde AB projesinin durmasını istiyorlar.&lt;br /&gt;Daha önceki genişlemelere baktım. Tabii ki, –İsviçre hariç – bütün genişlemeler Avrupa’nın sınırlarından ve uçlarından gelmiş. Ne zaman bir genişleme olsa, 1973’teki İrlanda, İngiltere  ve Danimarka genişlemesi ile başlayarak, buna bir tartışma eşlik etmiş. Çeşitli sebeplerden dolayı, Fransızlar İngilizlerden nefret ediyor, Almanlar Danimarkalıları sevmiyor ve böyle devam ediyor. Tartışmalar, Yunanistan İspanya ve Portekiz’i, Akdeniz’deki üç eski diktatörlüğü içine alan ikinci büyük genişlemeyle beraber, devam etti. Bu genişleme gerçekleştiği sırada ben Paris’te öğrenciydim ve Fransızlar’dan bu üyeliklere karşı çıktıklarını dile getiren birçok olumsuz görüş duyduğumu hatırlıyorum. Fransızların İspanya’nın da bir gün kendileri gibi Avrupalı olacaklarını kavradıkları gün, eski günlerin Franko karşıtı dayanışmasının kayboluşunu görmek gerçekten ilginçti. Sonra 1975’te sözde zenginlerle yapılan genişleme geldi, Avusturya, İsveç ve Finlandiya. Bu defa tersine bir tartışma vardı, çünkü bu ülkelerin yaşam standartları daha yüksekti. Bu defa da İsveçli ve Finlilerin kıta Avrupası’nın geri kalanına “iyi davranış” dersi vermelerini görmek ilginçti. Sonra da en yeni, en problemli genişleme geldi. Çok kültürlü Malta ve Kıbrıs’ı kenara koyarsak, Orta doğu Avrupa’daki 10 ülkede, özellikle Avusturya ve eski doğu ile sınırı olan ülkelerde, bu yeni ülkelerin Avrupalılığı konusunda veya Avrupa’ya katılım fırsatını elde etmeleri hakkında tartışmalar oldu. 1973’te başlayıp bugüne kadar gelen tüm bu tartışmalarda, diğerleri için bahis konusu olmayacak bir şekilde üyeliği “soru işareti” olarak düşünülen/sorgulanan Türkiye’yi bir kenara koymak istiyorum. Doğu ve Orta Avrupa’ya karşı işleyen basmakalıplara galip gelen tartışma, 1989’dan sonra komünizm sonrası devirde yapılması gereken ve yapılmayan tartışma şimdi su yüzüne çıkıyor. Mayıs’ta politikacılar onların 2007’deki tam üyeliğine karar verirlerken, Bulgarların ve Romanyalıların bunun bedelini ödemesi gerekebilir. Dahası, batı Balkan ülkeleri ve Türkiye de bu “sınır tartışmasından” nasibini alacağa benziyor. Bu süreç, tarihsel ve coğrafi sınırları önemsiz kılıyor, ancak akli sınırları değil. Bugünlerde bunlar çok kuvvetli olarak yüzeye çıkıyor.&lt;br /&gt;Batılıların başta ulus olmak üzere, iyi bilinen basmakalıplar ve yapıların her çeşidinin arkasına sığınmaya çalıştıkları bu had safhada tehlikeli yeni-milliyetçilik akımını tersine döndürmek için sanatçıların ve kültür dünyasının kadın ve erkeklerinin eserlerinin işlevi ve avantajı ne olacaktır? AB’ye red oyu vermiş olan Fransızlar komşularını görmekten bile nefret etmekte.&lt;br /&gt;Bugün bir korku ortamı var ki bu hiç de iyi değil. Muhtemelen kültür dünyasının erkek ve kadınlarının yapacağı çok şey var ama onlardan önce, bu tehlikeli akımı ve su yüzüne çıkan milliyetçi söylemleri tersine çevirmek için politikacıların yapacağı daha çok şey var. Belki de bugün merkezdeki insanların en büyük korkusu, sınırların/uçların merkez haline geliyor olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MeydaYeğenoğlu&lt;br /&gt;Avrupa’da bir organizasyonun açılış seremonisi olarak kilise çanlarının çaldığını farzedin. (biz ezan sesini kullandık).&lt;br /&gt;Sınırlar üzerine yapılan her tartışma kaçınılmaz bir şekilde merkez ve merkeze koyma/konma tartışmasını da davet etmektedir. Avrupa’nın sınırlarını kim ve ne işgal etmekte diye sormayacağım, ama dikkatimi daha çok hareketlere ve aslında Avrupa’nın kendini bir kez daha bir merkez, bir birleşmiş varlık, yani çağdaş jeopolitik sahnesindeki konular ve olayların içinde egemen unsur olarak, “sömürgecilik sonrası şartlar altında” oluşturmasını sağlayan yeniden keşfedilmiş sömürgesel hareketlere çeviriyorum. İslam’ın bağımsız Avrupa anayasasındaki tersine rolü.&lt;br /&gt;Türkiye’nin AB üyeliğine müracaatı ve Müslüman bir ülkeyi tahayyül etme olasılığı, Avrupa’daki liberaller ve aşırı sağ arasında İslam hakkında derinlere yerleşmiş oryantalist endişeleri kızıştırdı. İslam hakkındaki oryantalist huzursuzluk, Avrupa’nın sözde ayırdedici özelliklerini öne çıkarmak ve böylece Avrupa’nın Avrupalılığını ayrı kılmak isteği ile el ele gider. Avrupa’nın ortak Avrupa mirasının ve esas değerlerinin altını çizen söylemlere yakından bakıldığında; bunların dinle ilgili imalardan tamamen kurtulmuş olmadığı ve de Avrupalı kültür kimliğini tanımlamak için sarfedilen güncel gayretlerin içinde, dinlerin doğasını ve gücünü tartışmak için çok bereketli bir zemin sunduğu ortaya çıkmaktadır.&lt;br /&gt;Avrupa tarihi, bütün çeşitlemelerinde ve tarihi eklemlerinde anlamı aynı kalan sabit ve tek bir esasın açılımı olarak görülemez. Yine de belli bazı özelliklerin değişmediğini veya tarihin akışı içinde Avrupa söylemine farklı biçimlerde eklemlendiğini fark etmek mümkündür. Bu özelliklerden bir tanesi; Avrupa için İslam’ın sorgulanamaz zıtlığıdır. Diğer bir deyişle, bu çeşitli tanımlar içinde ortak bir özellik olarak kalan, uygun bir Avrupa kimliği olarak görülenden İslam’ın dışlanmasıdır. Bu bağlamda İslam, Avrupa’nın dışında bir kurucu işlevini yerine getiren devamlı bir unsur olarak görülebilir.&lt;br /&gt;İslam, Avrupa kimliğinin umulmadık birliğinin kurulmasına ters şekilde yardımcı olmuştur. Reform ve 17. yüzyıl ile beraber, Hıristiyanlığın birleştiriciliği vizyonu etkisini kaybetti fakat bu Hıristiyanlığın öneminin azalması anlamına gelmedi. Sadece Hıristiyanlığın Avrupalı devletler sisteminde bölgesel bir kimlik olma durumu son buldu. Aydınlanma ile beraber etkili hale gelen; kimliğin temelde dini bir tanımlaması yerine Avrupa’ya evrensel bir medeniyet projesi rolü atfeden laik bir tanımlamaydı.&lt;br /&gt;Kimlik tanımlarındaki artan laikleştirmeye rağmen, Hıristiyan dünyası, Avrupa medeniyetinin kendini tanımlayabilmesinde baskın kültürel unsur olarak kaldı. Böylece toplumda kilise ile devlet arasında artan bir ayrım oluşurken, din Avrupa’nın sosyal ağ örgüsüne nüfuz etmiştir. Bu durumda şunu sorabiliriz: “Hıristiyanlık geçmişinden radikal bir kopma hiç oldu mu ve Avrupa kültürel kimliği bu tür bir dini tanımlama biçiminden ayrılma anlamına geliyor mu?”&lt;br /&gt;Avrupalı kimliği söylemi ve belli bazı kültürlerin, bilhassa bir Müslüman ülke olarak Türkiye’nin, yeteri kadar Avrupalı olup olmadığına dair liberaller ve aşırı sağcılarca teklif edilen değerlendirme ve sınıflandırmalar, gündemi sözde Avrupa geleneğinin saflığını devam ettirmek suretiyle muhafaza edilmesi olan bir söylemin arazı olarak görülebilir. “Biz” Avrupalılar ile “onlar” Türkler, Müslümanlar ve diğerleri arasına çekilen sınırlar da, Avrupalı kimliğini diğer kimliklerle karıştırmamakla ilgilidir. AB ile ilgili söylemlerde yeniden vücuda gelen bütünleşme ve birleşme konuları, temelde ortak veya uyumlu bir Avrupa kimliğinin tanımlanması ile ilgilidir.&lt;br /&gt;Ortak bir kadere sahip Avrupa’nın Birliği hayali, birlik hakkındaki bir fantazidir. Bu fantazi birlik, bölünme kabusu ile vurulmuştur. Avrupa’nın imtiyazlı bir kıta ve sınırları dışındaki barbarlara kıyasla medeni olduğu fantazisi, Avrupa’nın tarihinin temel aldığı oryantalist düşüncenin ortaya çıkma anıdır. İçerden bölünmeyi kabul etmektense AB söyleminin metni, dehşetini dışarıda konumlandırmaktadır.&lt;br /&gt;Ortak bir kimlik ve paylaşılan değerler arayışı, kültürel farklılık gösterenlere bağlı olarak belirlenmiştir. Avrupa’nın Avrupalılık haritasını çıkarırken, çeşitli kültürler ve yaşam tarzlarının uyum sağlayıp sağlayamayacağı esas konu olmaktadır. Bu, fantezisi kurulan birlikten kültürel ve dinsel açıdan farklı olanlara karşıdır ve Avrupa’nın ortaklığı hayal edilir. Bu nedenle diğer kültürlerin uyum endişesi ve AB’de aranan uyum, aslında içerdeki öbürleri hakkında duyulan endişedir. Bu endişenin en barizleştiği an, AB’ye Müslüman bir ülkenin katılım olasılığı söz konusu olduğunda ortaya çıkmaktadır. Bu konuda mütereddit olanlar, çekincelerini sadece ülkenin dini konumu ile sınırlandırmamaktadır. Ülkenin adaylığının ciddi bir şekilde düşünülmesi halinde değiştirilmesi önerilen, insan hakları, pek çok hukuki, sosyal, ekonomik ve politik husus gibi sayısız diğer faktör söz konusudur. Türkiye, tarihe dayanan kuvvetli kökleşmiş laikliği dolayısıyla basit anlamda bir Müslüman ülke olarak kabul edilemez. Önemli olan, Türkiye’yi bir üye olarak kucaklamaktaki isteksizliği doğrudan ifade etmek değil, liberaller ve aşırı sağcıların bu isteksizliği ifade ediş biçimlerinin araştırılmasıdır. Avrupalı değerler ve Avrupa kültürü ile yaşam tarzı ile Türkiye arasındaki farklılıklar, Türkiye’yi gerçekte ve temelden Avrupa’nın dışında tutan unsurlardır. Dahil edilmesinin Avrupa’nın Avrupalılığına bir tehdit oluşturuacağı korkusu vardır. Resmi AB söyleminin beyan ettiği üzere “çeşitlilik içinde birlik”, bu farklılığın AB’ye dahil edilmesini tolere edemez.&lt;br /&gt;2002’de Le Monde’un D’Estaing ile yaptığı röportajdaki beyanından bazı kısımlar: “Türkiye’nin AB’ye girmesine hiçbir zaman müsaade edilmemeli, zira Türkiye’yi kabul etmek, AB’nin sonunu telaffuz etmek olur.”&lt;br /&gt;Türkiye diğer 15 üye ülke ile ve muhtemelen katılıma davet edilecek diğer 10 şanslı ülke ile mukayese edildiğinde “farklı bir kültüre, farklı bir yaklaşıma ve farklı bir yaşam tarzına sahiptir. Başkenti Avrupa’da değil ve nüfusunun %95’inden fazlası Avrupa dışında yaşıyor. Bir Avrupa ülkesi olamaz”.&lt;br /&gt;“Türkiye’nin kabulü Fas başta olmak üzere diğer Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin kabul taleplerinin yolunu açacaktır” diyor, ki bu da ona göre AB’nin sonu anlamına geliyor. D’Estaing’in Avrupa’nın Avrupalılığını devam ettirmedeki ısrarında, kültürel farklılık deyimi çok önemli rol oynamaktadır, zira farklı kültür, yaşam tarzı ve yaklaşımı olan bu insanların varlığının Avrupa’nın kültürel özelliklerinin zayıflamasıyla sonuçlanacağı düşünülmektedir. O zaman da Avrupa’yı Avrupa olarak muhafaza etmek kolay olmayacaktır. D’Estaing’in söyleminde farklılıklar bölenin öbür tarafındakilere atfedilirken, Fransız cephesinin lideri Jean Marie Le Pen, milliyetçi söyleminde “farklı olma hakkı” sol sloganını kullanarak, Fransız halkının farklı ve ayırdedici karakterini azınlıkların etkisine karşı korumada ısrarcıdır. Her iki halde de konu; birliği tehdit eden gayrı medeni yaşam tarzı ile medeni Avrupa kültürü arasında ayrım yaparak Avrupa’nın ve/veya Fransa’nın saflığı ve birliğinin nasıl korunacağıdır. Avrupa’nın kim içinde, kim dışında sınırını çizerken, Avrupa’nın İslam ve Müslümanlar hakkındaki eski korkular ve endişeler yeniden su yüzüne çıktı. Bu endişe, Avrupa’da Avrupalılarla birlikte olmak iddiasını taşıdığı düşünülmeyen Osmanlı Türklerinden duydukları korkudan farklı olarak, bu defa Avrupa sınırları içinde Müslüman toplulukların ve İslam geleneklerinin varlığı hakkındadır. Farklı yaşam tarzları ile Müslümanlar, Avrupalılarla aynı medeniyet esaslarını paylaşmamaktadırlar. Müslümanların Avrupa diye anılan coğrafyada Avrupalılarla bir arada yaşaması öngörülemez, zira onların mevcudiyeti, Avrupa’nın İslamcılık yoluyla yok edilmesi potansiyel riskini taşımaktadır.&lt;br /&gt;Le Pen’den bazı alıntılar:&lt;br /&gt;“Bugün Fransa’nın kimliği siyaset kurumunun kozmopolit görüşleri tarafından tehdit edilmektedir.” “Fransız kimliği yok olma tehdidi altındadır. Eğer ülkemizi camilerle çevirmeye devam edersek ve çocuklarımız kültür zenginlikten yoksun o monoton Araplar ve Afrikalılar gibi olurlarsa, yarın Fransa’nın aynı kalacağına nasıl inanabiliriz?&lt;br /&gt;İnsan, açıklamaya çalıştığım Avrupa söyleminin tanımının sadece aşırı grupların görüşlerinden mi oluştuğunu ve dolayısıyla sağ kanat yabancı düşmanı kültürün bir parçası olup daha liberal olan görüşü temsil edip etmediğini merak edebilir. Liberal görüşün bariz şekilde Avrupa’daki Müslüman varlığına daha fazla “tolerans” gösterdiği doğrudur. Ancak, ana akım versiyonunu daha yakinen incelediğinizde Müslümanların sadece İslami özlerinden sıyrılabildikleri, kültürel miraslarını terkettiklerim ve Avrupa kültürüne asimile oldukları ölçüde Avrupa’nın bir parçası olarak kabul edilebileceklerinin farkına varmak mümkündür.&lt;br /&gt;Avrupa kimliğinin daha liberal şekillenmesinde Hıristiyan söyleminin artıklarını izlemek zor değildir. Hıristiyanlığın Avrupa’nın birleştirilmesindeki ayrıcalıklı konumunun katiyetle sona erip ermediğini sorgulayabiliriz. Belki de Avrupa Birliğinin yeniden şekillendirilmesinde artık yalnız başına Hıristiyanlık söylemi değil de bunun kültürel farklılaşma ve yaşam tarzı ile yer değiştirmiş olan laik versiyonları ve onun sonuçları etkindir. Bütün bunların ışığında, Hristiyanlığın eski birleştirici söylemindeki bir kırılmadan bahsetmek pek mümkün değildir. Son zamanlardaki söylemler, Avrupa’nın bu yeni kimlik tanımı arayışı girişimlerinin nasıl bir yeniden tanımlama olduğunu göstermektedir. Bu bariz yeni kimlik, aslında eski değer ve ideallerin laik söylemlerle canlandırıldığı yer değiştirmiş bir yeniden tanımlamadır.&lt;br /&gt;Dolayısıyla, AB yapılanması “dini olanın geri dönüşü”nden bağımsız olarak düşünülemez. AB’nin söylemi içine yerleştirilmiş din bileşeni sadece, eski Hristiyanlık nosyonunun yeniden yüzeye çıkması veya nerdeyse yeniden canlandırılması olarak görülmemelidir. Aynı şekilde Hıristiyanlık ögesi basit şekilde AB içinde bir sapma işareti olarak da görülmemelidir. Daha çok, Avrupa ile İslamcı diğerleri arasında yeni bir sınır oluşturmak üzere dolambaçlı bir evren sunan öge olarak görülmelidir. Hristiyanlığın küreselleşme ve AB bağlamındaki yeni temsili, kültürel farklılık meselesine olan uzaklığından anlaşılabilir.&lt;br /&gt;S: D’Estaing ve Le Pen’in tüm Avrupa’nın görüşlerini temsil ettiğini düşünüyor musunuz?&lt;br /&gt;C (MY) – Tabii ki onlar Avrupa’daki tüm siyasi arena veya halkın temsilcisi değiller. Ben bu iki aşırıyı bilhassa seçtim ancak bu bizi yanılgıya sevketmemeli. Onlar tehlikeli bir eğilimi temsil ediyorlar. Liberal görüş onlar kadar güçlü değil. İslam fobisi Avrupa’yı yüzyıllarca şekillendirdi. Ben bu korkunun hala canlı olduğunu vurgulamak istedim.&lt;br /&gt;S: Avrupa şimdiki gibi mi kalacak yoksa şekil değiştirecek mi? Fransızlar sömürgelerinin kültürlerini ihmal, asimile etmediler. Fransızlar en büyük İslam kütüphanelerinden birine sahip ve burada çokkültürlü çalışmalar yapıyorlar. Avrupa, İslam kültürü ile Avrupa kültürü arasında birbirini anlama yolunda bir denge bulmaya çalışıyor. Avrupa’nın İslamcı teröre yaklaşımı, İslam ile ilişki kurmaya çalışırken karşılaştığı kendi içinde bir sorun. Sizin bu husustaki görüşünüz nedir? Türkiye’nin bir katalizör olarak rolü:&lt;br /&gt;C (MY) – Soru şöyle olmalıydı. “Nasıl bir Avrupa olsun istersiniz?” Bahsettiğiniz İslam kütüphaneleri kurma ve diyalog gayretleri güzel ama bunlar çıkış yolu değil. Bunlar yapısal konular. Tarihsel olarak kökleşmiş konular iyi niyetle veya kültürel diyalog oluşturarak, kütüphaneler açarak vb. çözülemez. Mesele kudret, yapısal güçlerdir. Liberal çokkültürlü görüş toleranslıydı fakat ancak 11 Eylül’e kadar yaygındı. Irkçılık/oryantalizm iyi niyetten çok daha güçlü.&lt;br /&gt;C (AA)- İslamcı terör Avrupa’yı ama daha da çok İslam ülkelerini tehdit ediyor. Tehdit kaynaklarını bilerek ve nasıl başa çıkılacağını ve bir gün nasıl yok edileceğini bilerek ele alınmalı, bu küresel bakış, Avrupa’nınki değil. Avrupa’daki Müslümanlarla Avrupa vatandaşı veya Avrupa üyeliğine aday bir ülkenin vatandaşı olarak ilgilenmemenin veya etkileşimde bulunmamanın özrü olamaz. İrlanda’nın terörle ilgili sorunları ülkenin AB üyeliğini engellemedi, tıpkı Baader Meinhof gurubunun faaliyetlerinin Almanya’nın üyeliğini engellemediği gibi.&lt;br /&gt;D’Estaing şimdi Avrupa’da bir uç (hatta biraz daha da ilerisi) olabilir. Fakat diğer taraftan, bir gün o ve onun fikirlerini onaylayanlar ana akım haline gelebilir. Avrupa kendi “tarih öncesi Avrupa” görüntüsüne, Hıristiyanlığın diğer dinlere karşı dinsel savunmasına bağlı kalıyor. Avrupa’nın Müslümanları reddedişi, ana yemekte beyaz biberin karabiber ilavesine itirazına benziyor. Halbuki işte her ikisi de baharat. Bu Avrupa’yı ileriye değil, geriye götürür.&lt;br /&gt;C (MY)- İslamcı terör, fanatik İslam gibi deyimlere ihtiyatlı yaklaşıyorum, bunların hepsi yeniden incelenmeli, üzerinde düşünülmeli ve ciddi olarak ele alınmalı. Ayrıca devlet terörü de yeniden incelenmeli.&lt;br /&gt;S: Hıristiyan Avrupa’nın karşı bir güç olarak Türkiye veya İslam hakkında geniş tereddütleri var, ama aslında büyük oranda laik Hıristiyanlık sonrası Avrupa, sizin de söylediğiniz gibi Fransız laiklik modeli veya diğer Avrupa ülkelerince geliştirilen diğer laik modeller, asıl bunlar sorulması gereken sorular, çünkü bugün Avrupa’nın medeni haklar temelini oluşturan bu model, Hıristiyanlığa karşı çok ciddi bir eleştiri kanalıyla geliştirilmiştir. Acaba konuşmacılar şuna iştirak ederler mi: pek çok durumda homoseksüellerin ve kadınların çağdaş medeni haklarına karşı doğrudan öğretilerde bulunan Hıristiyanlık ve özellikle Hıristiyan Kilisesine karşı aynı şüpheci yaklaşımı gösteren birçok Avrupa vatandaşının mantıklı tereddütlerine de eğilmek gerekmez mi? Siz de İslam’ın tek tanrılı olmayan inanç sisteminde aynı şekilde İslam öğretisinin de birçok durumda laik bir yapıda homoseksüellerin, kadınların veya başka grupların elde etmiş oldukları medeni hakların kullanımında zorluk çıkaracağının mantıklı bir tereddüt olduğuna katılıyor musunuz? Müslüman vatandaşlar Avrupa ülkelerinde yaşayabilirler mi veya çoğunluğu Müslüman olan diğer ülkeler büyük oranda laik Hıristiyanlık sonrası Avrupa toplumunun kuruluş temelinde yatan özel olan ve toplumsal olan arasındaki ayrımı benimseyebilirler mi? İslam’ın özel olan ve toplumsal olan hakkındaki anlayışı farklıdır. Hıristiyanlık Sezar’a ait olan şeyler ile Tanrı’ya ait olan şeyler arasındaki farkı gördü. Bu yapılabilir mi? Türkiye köklü bir şekilde laikleşmiş bir ülke olarak, ilginç bir şekilde bu köklü laikleşme modelini uygulamamış diğer İslam toplumları ile birlikte bu münakaşanın ortasına çekilmiş bulunmaktadır. Bu görüşü paylaşıyor musunuz?&lt;br /&gt;S: Türkiye’nin Avrupa’da olup olmadığı sorusu bence bir çeşit ikiyüzlülük, çünkü bence Türkiye’nin dahil edilmesi halinde nüfusundan dolayı parlamentoda oylar merkezden Akdeniz ülkelerine kayacak. Bu, dinden ziyade ekonomi ve güç sorunudur. Sınırlar yeni merkez haline geliyor. Merkez ülkeler aynı problemleri, ihtiyaçları paylaştıkları için mi böyle oluyor? Bu bütünleşme problemlerinin genç nesille örtüşeceğini düşünüyor musunuz? Çünkü kişisel olarak her birimiz bir diğerimiz gibi hissediyor, aynı hayat görüşlerini paylaşıyoruz.&lt;br /&gt;C (CA) - Bu bir nevi doğa kanunu, dış sınırlar merkez oluyor. Merkez gibi olmak idealdir. Belki de ideal iksir bir karışımdır. -Rumsfeld’in bir gün söylediği gibi “eski Avrupa”- yaşlanınca her şeyden korkmaya başlarsınız. Almanya, Fransa, İtalya, Benelüks ülkeleri gibi merkezin çekirdeğini oluşturan ülkeler, yeni liberal politikaların baskısı altında ekonomik bakımdan harp sonrası sosyal güvenlik toplumlarından daha başka bir şeye dönüşmenin büyük deneyimini yaşıyorlar. Bu dönüşüm uzun zaman önce İngiltere’de Sn. Thatcher tarafından başarıyla tamamlandı. Fransa ve Almanya şimdi bu süreçten geçiyorlar, hem de epey acılı olarak. Hiç kimse emeklilik, sosyal güvence, sağlık, eğitim, vs. ile ilgili sosyal ayrıcalıklarından vazgeçmek istemiyor. Bütün bu korkularda, karşılıklı şikayetlerde, hakaretlerde ağır bir ekonomik unsur söz konusu. Bununla nasıl başa çıkılacağını politikacılar bilmiyor. Her bir Batı Avrupa ülkesinde Le Pen’ler var. Kültürel farklılık konusu beni epey rahatsız ediyor. Tabii ki ülkelerin kültürel farklılıkları olacaktır. Polonya ile Türkiye’yi ele alalım, bunlar halen ağırlıklı olarak tarım ülkeleridir. Batı Avrupa toplumu tarım sonrası bir toplumdur, dinin ve askerin ağırlıyıyla el ele giden tarım toplumu olma durumunu geride bırakmıştır. Bugünün Avrupa’sı sevsek de sevmesek de esasta din, tarım ve asker sonrası bir Avrupa’dır. Türkiye gibi bir ülkeyi ele aldığınızda, imamlarla, askerler ve köylülerle dolu olduğunu görürüz. Sorun; kutuplaşmış bu farklılıkların nasıl evlendirileceği, nasıl bir araya getirileceğidir.&lt;br /&gt;S (yorum): Avrupa’da terörizm veya İslamcı terörist hareketler Avrupa’nın kendi içinde çözmeye çalıştığı bir şey. Amerika bununla kendi ülkesi dışında mücadele etmeye çalışıyor. Bush’un Afganistan ve Pakistan’da yaptıklarını kasıtlı olarak Amerika içinde bir terör olayı meydana gelmemesi için yaptığına dair bir hipotez var. Avrupa, problemi İslam varlığını reddetmeden, dengede tutarak çözmeye çalışıyor. Bu teröre Avrupa yaklaşımı ile Amerikan yaklaşımı arasındaki bariz farklılık. Katoliklerle Yahudiler arasındaki İkinci Dünya Savaşı’ndaki çatışmaları hatırlatmak isterim. Avrupa kendi dini inançlarına sıkı sıkıya bağlıdır. Avrupa diyaloğu bilmez. Bu, şu an için Avrupa’nın dinle başa çıkma biçimi, gelecekte ne olur bilemiyoruz. Avrupa kendi söylediklerinden başka bir şey duymak istemiyor, bu da değişime karşı olmaya çalışmak demek ve bu da yaşlanmasının sebebi.&lt;br /&gt;C (BM) -  Eğlence kültürünün egemenliğine rağmen, sanat ve kültür halen dünyadaki en ilginç ve ilham verici siyasi platform.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-7113301722688609718?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/7113301722688609718/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=7113301722688609718' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/7113301722688609718'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/7113301722688609718'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/panel-avrupann-snrlar.html' title='Panel - Avrupa&apos;nın Sınırları'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-1462207869967095860</id><published>2007-11-05T21:00:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T05:32:12.669-08:00</updated><title type='text'>Panel - Avrupa İçin Bir Ruh</title><content type='html'>PANEL - AVRUPA İÇİN BİR RUH&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 14.30 - 17.00&lt;br /&gt;Yer: İTÜ Habitat Salonu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Steve Austen (Felix Meritis Vakfı, Hollanda)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Oruç Aruoba (Felsefeci, Yazar, Türkiye)&lt;br /&gt;Enis Batur (Şair, Yazar Türkiye)&lt;br /&gt;Alfred Pfabigan (Felsefeci, Avusturya)&lt;br /&gt;Rose Fenton (Serbest Sanat Üreticisi ve Danışmanı, İngiltere)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Steve Austen&lt;br /&gt;Bu panel gerçekten bugünlerde moda olan bir konuya ithaf edilmiş. Dolayısıyla, bu paneli düzenleyenler –eğer varsa şayet- “Avrupa için bir ruh”un tanımlanmasında gerekli olacak esaslara eğilinmesini öngörmüşler.&lt;br /&gt;Ben Berlin’de iki yıl önce “Avrupa için bir ruh” girişimini başlatan bir grup vatandaştan biriyim. Bu girişimin başlangıcı; Hans Dietrich Genscher, Timothy Garton Ash, Bronislaw Geremek, Richard von Weizsaecker gibi lider politikacı/bilim adamlarının biraraya gelerek AB’nin o güne kadar politik/ekonomik işbirliğini temel alan doğasının, bizi vatandaşlar açısından daha iyi bir dünyaya yönlendirmediğine –özellikle Fransa ve Hollanda’da gerçekleşen referandum felaketlerinden sonra bu yeni bir görüş değil- karar vermesine dayanıyor. Eksik olan etmen en azından politikacıların görüşüne göre “kültür”dü. Amacımız, eğer AB ve AB’nin etrafındaki ülkelerle iletişiminin vatandaşlar için daha güçlü bir alana, daha etkin bir sivil topluma yol açması isteniyorsa ve sadece bu yolla AB’nin başarı sağlaması mümkünse, tüm ölçütlerin kültürel açıdan tanımlanmasını sağlamak. AB kültürel bir kavramdan başka bir şey değil ve görevi aralarında Europist’in de bulunduğu birçok vatandaşlık organizasyonuyla beraber bunu yerel, ulusal ve uluslar arası politikacıların aklına sokmak. Bu fikir Barroso tarafından birçok demeciyle desteklenmiştir. Ayrıca, Balkanlardaki barış süreci üzerinde çalışan Erhardt Busek ve diğer lider politikacılar da bu yaklaşımın sonuçları hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak istemektedirler. Berlin’deki bu ilk duyuruyu takiben biz vatandaşlar olarak bununla ilgili konuşmak üzere bugüne kadar; Lizbon, Budapeşte, Belgrad, Novosibirsk, Barselona, İstanbul, Bükreş, gibi şehirlere davet edildik. Tüm bu toplantılar genç yöneticiler tarafından yönetilen çok küçük STK’lar tarafından düzenlenmekte. Avrupa’yı başarılı bir kavram haline getirecek bir unsur varsa bu; birlikte çalışmanın kültürel bir kavram olduğu nosyonuna sahip genç eylemci bir nesildir. Aksi takdirde ülkeler arasına yeni sınırlar koymuş oluruz ve gittikçe artan oranda ulus devletlerin kendi ayrımlarını kültürel bağlamlarla tanımladıklarına şahit oluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enis Batur&lt;br /&gt;Ne zaman ne yaptığım sorulsa, dile getirmek zor geliyor. Hayatını yazıya adamış biriyim. Yazdıklarım içinde Avrupa bir tema/problem olarak merkeze geldi. Son 15 yıl içinde Avrupa ile ilgili bana da söz almak, düşünmek, yazmak, tartışmak düştü. Özellikle yurt dışı etkinliklerde konu ne olursa olsun, Türkiye-AB ilişkisi gündeme geldiği için kendime zaman içinde Avrupa’ya ilişkin düşünceler oluşturdum.&lt;br /&gt;Yaklaşık 30 yıldır kültür hayatının çeşitli aşamalarında pek çok kolektif etkinliğe (yayıncılık, kitle iletişim gibi) katıldım, Türkiye’nin kültür hayatındaki boşlukları doldurmak için çaba sarfettim ve bunu sürdürüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oruç Aruoba&lt;br /&gt;Salondaki çoğunluk Türkçe için kulaklık kullandığına göre sakıncası yoksa konuşmamı İngilizce yapmak istiyorum.&lt;br /&gt;Ben adına “felsefeci” denmiş garip yaratıklardan biriyim. Eskiden üniversitede ders veriyordum, şimdi bu tür organizasyonlarda konuşmalar yapıyorum.&lt;br /&gt;Konumuz “Avrupa için bir ruh”. Bir ruh aranıyor. Bu ruh, dişi ya da erkek öldü mü? Yoksa Avrupa’nın hiç ruhu olmadı mı?&lt;br /&gt;Matematik’teki eleme yöntemine göre; tarihi bir gözden geçirelim ve Avrupa’nın bugüne kadar sahip olmuş olduğu farklı ruhlara bakalım.&lt;br /&gt;Her zaman varolmuş fakat fark edilmemiş belli unsurlar bulabiliriz.&lt;br /&gt;Avrupa’nın sahip olduğu ruh kimin ruhuydu? Birinci ruh Kutsal Ruh, Hristiyanlık’tı. Avrupa uzun süre bu ruha sahipti. Nietzsche’nin bunun öldüğünü ilan etmesinden sonra, 19. yüzyılın yarısında bu ruhu kaybetti.&lt;br /&gt;Daha sonra krallar ve imparatorların savaşları geldi. Neticede birkaç yüzyıl boyunca süren ulus adı verilen bir ruh keşfedildi. Bu ruhtan birden fazla vardı dolayısıyla savaşıldı, boğazlar sıkıldı ve bunlar birbirini imha etti. Sonra Hitler, Mussolini ve Stalin’in ruhları birbirleriyle çarpıştı.&lt;br /&gt;1945’te Avrupa bütün bu ruhlardan bıktığına kanaat getirdi ve aramaktan vazgeçti.&lt;br /&gt;Tüm ruhları elediğimize göre elimizde ne kaldı?&lt;br /&gt;Hep varolan ama farkedilmeyen neydi?&lt;br /&gt;Thomas More fikirlerini yaşamıyla uzlaştırabilen bir insan ruhunu düşünüyordu.&lt;br /&gt;David Hume bilgi birikimini gerçek olduğunu bildikleriyle uzlaştırıp bunun aracılığıyla hayatı güçlendirmeyi düşünüyordu.&lt;br /&gt;Immanuel Kant kendinde tüm insanlığı temsil edebilecek bir insanı düşünüyordu .&lt;br /&gt;Marx yaşamını emeğinden çıkaran ve onun ürününe sahip olan bir insan düşünüyordu.&lt;br /&gt;Nietzsche kendini tüm insanlığa bir gelecek olarak yaratabilecek bir insan düşünüyordu.&lt;br /&gt;Bütün bunlar felsefi saçmalık.&lt;br /&gt;Dikkatli bakıldığında Avrupa’nın ruhu; özgür birey ve yaratıcı insandır.&lt;br /&gt;Ait olduğu toplumun özgür bir üyesi olan bir insan, toplum alanında özgür birey. Kendi hayatını yaratma yetisine sahip birey, yaratıcı ve yaratıcılığıyla başkaları için de yaratabilen insan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alfred Pfabigan&lt;br /&gt;Avrupalılık fikriyle bağlantılı olan bir meslekten gelmiyorum, ben Viyana ve Kaliforniya Üniversite’lerinde eğitim veren bir filozofum.&lt;br /&gt;Avrupalı olmanın ne anlama geldiğiyle ilgili tecrübem; Amerikan medeniyetiyle yakın temas halinde olarak onların kendi kültürel çeşitlilikleriyle nasıl başa çıktıklarını ve bizim kültürel çeşitliliklerimizle nasıl başa çıktığımızı/çıkamadığımızı öğrenmek.&lt;br /&gt;Kimse bir ruhun ne olduğunu bilmiyor, kesin bir tanımı yok. Avrupa söz konusu olduğunda cinsini bile bilmiyoruz, dişi mi erkek mi?&lt;br /&gt;Kültürün ruhunu bulmak bu sıralar moda.&lt;br /&gt;Jacques Delors diyor ki, “Kimse ortak bir pazara aşık olmaz”.&lt;br /&gt;Şu anda podyumda olan bizlerin farklı kültür tanımları var. Aydınlanmış ve erken sanayileşmiş Anglosakson tanım Avusturyalı’nın tanımından, Avusturyalı’nın tanımı Türk’ünkinden farklı.&lt;br /&gt;Kültür uzun süre milliyetçilikle bağlantılıydı. Herkes kendi kültürünün üstünlüğüne inanır. Bu biraz da düşmanca bir kavram. Terry Eagleton “Kültür insanların uğruna öldükleri bir şeydir.” demiş ki, bunun sayısız örnekleri mevcut.&lt;br /&gt;Kültür sisteminin içinde hiyerarşi mevcut. Yüksek kültür, popüler kültür, vb var. Masada bizimle beraber elitist bir sanat üreticisi var ve belki de “Eğlence gerçek sanatın düşmanıdır.” diye düşünen Adorno ve Kant’ın takipçisidir. Ben popüler kültürden hoşlandığımı itiraf etmeliyim. Tony Blair’in “yaratıcı endüstri” fikrinin müthiş olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;Kültür muazzam bir ekonomik faktör. Bizler popüler kültürün alanında Amerika’nın baskınlığı altında acı çekiyoruz.&lt;br /&gt;Sadece ekonomist değil aynı zamanda İngiliz Kültür Derneği’nin Başkanı olan John Meynard Keynes “Hollywood’un canı cehenneme” demişti. Buna karşı bir şeyler yapmalıyız.&lt;br /&gt;Burada bu konferansta ve Steven’ınki gibi organizasyonların içinde bulunmak harika.&lt;br /&gt;Kültürün ne kadar önemli olduğuna dair tüm demeçlere rağmen, halen entelektüeller ve sanatçıların fikirlerini tartışabileceği merkezi bir Avrupa dergimiz yok. Ben şahsen, Habermas-Derridas tartışmasıyla ilgilenenlerin, tüm tartışma sadece yerel gazetelerde yayınlandığı ve bununla ilgili yayınlanan kitaplar bile tamamlanmadığı için tartışmanın detaylarını Google’dan bulmak zorunda kalmalarının utanç verici olduğunu düşünüyorum. Kültürün rolünden ziyade, bu konuyu devamlı olarak tartışabileceğimiz dergi veya internette bir yer gibi ortamlar geliştirmekten bahsetmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rose Fenton&lt;br /&gt;Kültür başka başka ülkeler için ne anlam ifade ediyor? Yüksek ve alçak arasındaki ayrım yanlış bir ayrım, hangi açıdan baktığınıza bağlı. Ingiltere’de “entelektüel” kelimesi Fransa’dakinin tersine neredeyse bir hakaret.&lt;br /&gt;25 yıl once LIFT (Londra Uluslararası Tiyatro Festivali)’i kurdum ve yönetmeye başladım. Çadaş uluslararası tiyatroyu Londra’ya getirdik. Ben hararetli bir enternasyonalizm taraftarı ve Avrupalı’yım. Başından beri, kültürün milliyetçilikle ilişkilendirilmesine, ada zihniyetine-“İngiliz kültürü en iyisidir” zihniyetine-, kasıtlı bir şekilde öteki seslerin ve biçimlerin gözardı edilmesine karşı mücadele ettik. Bu benim hayatımın emeli oldu.&lt;br /&gt;Ben Avrupa’da yoğun olarak çalışan bir kültür yorumcusu/üreticisiyim. Çağdaş sanat sergileyen bir dizi toplantıya, festivale katılıyor, bir Avrupa düşüncesi yaratmak için tartışmalar açarak sınırları parçalarına ayırmaya çalışıyorum.&lt;br /&gt;Mahir Namur’un açılış konuşmasından bir alıntı yapmak istiyorum: “Biz sadece birbirini merak eden sıradan insanlarız”.&lt;br /&gt;Deneysel alanlara giren ve risk alan çağdaş sanatları yöneten bağımsız organizasyonlar. Transfer organizasyonları, fikirler kuluçkaya yatırılıyor ve daha sonra “ana akım” diye tabir edilen tarafından alınıyor. Ana akım nerede, sınır nerede? Bu da başka bir soru.&lt;br /&gt;Sanatçılar genellikle sınır tanımaz, onlar benim kültürümü, ülkemi temsil etmek için değil, sadece sanatları aracılığıyla dünyayı keşfetmek ve fikirlerini paylaşmak üzere oradalar. Sınırlar politikacılar tarafından sanatçılar üzerinden konuyor ve bu çağdaş sanat festivalleri ve organizasyonları aslında gayet doğal olarak uluslararası çalışıyor.&lt;br /&gt;Çağdaş sanat alanında faaliyet gösteren bu bağımsız organizasyonların birçoğu ayakta kalabilmek için imkansız ittifaklar, ürünler yaratmak zorunda. Sosyal, sanatsal, eğitsel, devletle ilgili ittifaklar. Bu tür bağlantılar her zaman aranagelmiştir. Bağlantılarımıza nasıl baktığımız, onları nasıl bulduğumuz kilit bir konu. Dragan Klaic’in “kültürlerarası yetkinlik” diye isimlendirdiği şeyi nasıl geliştireceğiz? Farklı gelecekleri hayal etmedeki farkımızı keşfetmemiz için sanat nasıl bir açık alan yaratmalı?&lt;br /&gt;Kenyalı bir oyun yazarı, sömürgecilik sonrası bağlam hakkında diyor ki “Önemli olan bağlantıları görmektir. O zaman farklılıklar, benzerlikler ve kimlikler hakkında konuşabiliriz. Dolayısıyla bir köprü gibi görülen sınır; hiçbir kültürün kendi başına bir ada olmadığının, temas ettiği başka kültürler ve tarihlerden etkilendiğinin farkına varılması üzerine inşa edilmiştir. Bu farkındalık, çeşitli kültürel sınırlarımız üzerinde kurmak istediğimiz tüm diğer köprülerin de temelidir.”&lt;br /&gt;Avrupa’nın ruhu sadece basit bir şekilde Avrupa’nın sınırları dahilinde değil ötesinde konumlanmıştır. Avrupa’nın ruhu ve hikayeleri aynı zamanda Afrika ve Asya’da da yerleşiktir. Londra gibi yerlerde örneğin, sıradışı melez bir kozmopolitanizm mevcuttur ve bu da bir nevi Avrupa’nın ruhu, Avrupa’nın ötesindeki bağlantıları, ve genişleyen yeni zuhur eden Avrupa’dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Steve Austen&lt;br /&gt;Kişiden kişiye değişen, insanların kafasındaki tanımların çeşitliliği ve kültürün ulus devletlerin hükümetlerinin ellerindeki enstrümantalizasyonunu da unutmayın. Kanuna bağlı bir STK’nız olduğu sürece, hükümetinizin sürdürmenizi istediği kısıtlamalar ve imkanlara bağımlısınız. Yakın zamana kadar soğuk savaşın tatlı günlerinde kültürün; dünyanın geri kalanına toplumunuzun ne kadar da hoş olduğunu göstermenin bir aracı olduğunu ve bunun hala devam ettiğini de dikkate alın. Sözde yeni demokratik devletler olarak isimlendirilen Letonya, Bulgaristan ve yenilenmiş eski devletlerden Hollanda’nın yeni kültür politikalarına baktığınızda, hükümetlerin Maastricht anlaşması kanalıyla onlara verilen ellerindeki alanı gün geçtikçe daha fazla kullanmaya başladıklarını ve Avrupa Topluluğu tarafından rekabet ve homojenizasyonu kontrol edilmeyen tek alanın kültür olduğunu görürsünüz. Bunun sonucunda; Malta’nın bir senfonik orkestra kurmak isteyecek, Letonya’nın halihazırda senfonik orkestrası var ve tüm orkestraların bir diğerinden üstün olmasını gerekecek. Bir devleti diğerinden ayırdetmek için ihtiyaç duyulan kültür, kültürel savaşlar gerçek savaşlardan daha mı iyi? AB’nin üye devletlere -gün geçtikçe daha da milliyetçi hale gelen- kendi kültür politikalarına sahip olma izni veren politikası, bize daha iyi bir Avrupa getirecek mi? Kültürün sadece pozitif bir içerik malzemesi olduğunu hayal edebiliriz. Oruç, neticede bireyin sorumlu olduğunu ve Avrupa’nın insanlararası iletişim sürecinde rol alacağını umduğunun altını çizdi. Sn. Abdalla bize gözlerimizi kapatmak ve Avrupa’nın İslamlaştırılması ile İslam’ın Avrupalılaştırılması konuları arasında bir ayırım yapmak istiyorsak bunun iletişim kuran ve engelleri aşmak için yollar bulmaya çalışan bireysel sorumluluğa dayandığını ve bunun kültürel bir tanım olarak görülebileceğini öğretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enis Batur&lt;br /&gt;Avrupa’nın ruhu var mıdır?&lt;br /&gt;Avrupa’nın gövdesi var mıdır? Tartışmaların zemini uzun süredir bunun üstüne oturuyor.&lt;br /&gt;Avrupa’nın sınırları tanımlanamadığı için Türkiye’nin Avrupa’nın parçası olup olmadığı tartışılıyor. Bu gövde kolay tanımlanmayacak.&lt;br /&gt;Siyasilerin tanımlarında coğrafi çerçeve arayışı egemen. D’Estaing bu anlayışın tipik örneklerinden biri. Pek çok kişinin kafasında Avrupa’nın doğu sınırlarına ilişkin katılaşmış bir tarif var. Bazı karşı görüşte Avrupalılar da mevcut, Türkiye ve bazı Kuzey Afrika ülkelerinin de kapsanabileceğini düşünenler de var. Bu fizyolojik gövde sorunu bizi epeyce meşgul edecek. Bu durum ruhun tanımlanmasına da etki ediyor. Gövdenin sınırlarına göre ruh tarifi değişecek. Ruh öldü mü ki? Ruh çağırma seansı düzenlesek kimin ruhu gelir? Adorno mu? O gelirse iyi, uzlaşabiliriz. Ama ya Dr. Mengele’nin ruhu gelirse? Avrupa’nın ruhunu Adorno temsil eder diyebilir miyiz? Avrupa’nın geçmişine, tarihine bakarsak, güç. Bu uç örnekleri bilerek seçtim. Onların temsilcisi olabilecek nitelikte yeni yaşayan ruhlar var karşımızda. Aydınlar, düşünürler, sanatçılar, bilim adamları. Biri Avrupalı diğeri değil diyemeyiz. Her ikisi de Avrupa kültürünün ürünü.&lt;br /&gt;Farklı ülkelerin farklı kültür tanımı olabilir mi? Ülkelere özgü kültür tanımı olabilir mi? Yoksa bu ülkelerde yaşayan farklı dünya görüşlerine, farklı geçmişlere sahip bireylerin tanımına mı bakacağız? Örneğin; Avusturya’dan Freud’un ve Thomas Bernhard’ın kültüre bakış açıları ortak değil. Tam bir Avrupa kültürü tanımına ulaşmak mümkün değil. Benim gözümde Avrupalılık, Avrupa’da doğmuş olmayı gerektirmez. Örneğin; Buenos Aires’te doğmuş Borges ve Cortazar ortaya koydukları değerler göz önüne alındığında bana göre Avrupalı’dır. Belki kendilerine sorulsaydı Avrupalılık’tan taşan bir tanım getireceklerdi, bir tür “Evrensel Adem” kategorisine bizi götürmek isteyebileceklerdi. Avrupalılık deyince Avrupalı değerler bütünü de dikkate alınmalı. Bu değerler kendi içinde çatışmış da olabilir. Buluştukları ana bir damar olması gerekir. Rönesans, Fransız devrimi, aydınlanma çağı, sanayi devrimi sonrası, II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası bir araya gelmiş yapıştırıcı değerler ve bunları bir araya getiren insanlar ve onların bıraktığı izler var elimizde.&lt;br /&gt;Konu Avrupa’ya geldiğinde karşı kefede ayrıştırıcı değerler, dünya görüşleri, aidiyet tanımları var. Her kesimde bunlarla karşılaşıyoruz. Kuzey ligindeki bir Belediye Başkanı’nın “İtalyanlarla yabancılar aynı vagona binmesin” cümlesini duyalı çok olmadı .Önemli bir uygarlığın, zengin bir bölgesi. Bu cümle masum değil. Her an bize yabancılığımızı hatırlatıyor. Her zaman tetikte olmak zorunda olmak birey olarak beni tedirgin ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Steve Austen&lt;br /&gt;1987’de Günther Grass tüm Avrupa’dan 20 meslektaşını davet ederek bir haftalık bir süre zarfında hangi Avrupalı figürün tüm dünya ülkelerinde tanındığını ve Avrupalı bir figür olarak görüldüğünü araştırdı, çıkan sonuç Güliver oldu. Bu figürün tüm ülkeler/diller için farklı bir anlamı vardı ve herhangi bir devlet, politik parti veya dini grup tarafından control edilemediği için bu pozitif bir sonuçtu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alfred Pfabigan&lt;br /&gt;Ben de sonucu Dr. Faust ve Don Juan çıkan başka bir benzeri entelektüel girişim biliyorum.&lt;br /&gt;Bilinen 7-8 tipik Avrupalı figür var. Dolayısıyla Avrupa’nın bedenini ve/veya ruhunu aramak pek manalı değil.&lt;br /&gt;Bizim kültürümüzde bir havası olan “entelektüel” kelimesinin sizin kültürünüzde iyi bir ünü yok demek ki Rose. Bu tür moda terimler genellikle telafi işlevini görürler. Özellikle geç sanayileşen, zayıf veya geç bir aydınlanma yaşayan, tamamlanmamış bir burjuva devrimi geçiren, askerileştirilmiş, dinin etkisi altına alınmış ve tarımın egemen olduğu ülkelerde. Bu medeniyetlerde kültür, bir tür telafiyi ifade etmeye yarayan bir araç.&lt;br /&gt;Televizyondaki bir belgeselde Thatcher’ın “İşte İngiliz malı” diyerek büfenin üzerine vurduğunu gördüm ve gözümün önüne Merkel’in şansölye konutunda dolaşıp “Alman meşesi” diyen görüntüsü geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rose Fenton&lt;br /&gt;Veya benzeri şekilde İngiliz Havayolları uçaklarının yeni kuyruğunun uluslararası yaratıcı tasarımının tanıtımında Sn. Thatcher elindeki mendille kuyruğun üstünü kapatarak “İngiliz havayolları İngiliz’dir ve bizim İngilizliğimize sadık kalmamız gerekir.” demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alfred Pfabigan&lt;br /&gt;Hala mükemmel bir anlatı arıyorsunuz ama hepimiz biliyoruz ki yapay kalabalıklar bir anlatı etrafında birarada tutulur. 30-40 yıllık bir süre boyunca bu anlatı milliyetçilikti, tüm Avrupa’da kolektif bir ruh hali vardı.&lt;br /&gt;Avrupa’nın anlatısı; Avrupa’nın antik filozofi, dram, Roma hukuku, Roma politikası, rönesans, Hristiyanlık, reform, aydınlanma üzerine kurulu olduğu fikri. Bu anlatı işlemiyor. Aydınlanmanın diyalektiklerini gözardı ediyor. Hitler ve Stalin de aydınlanmıştı…&lt;br /&gt;Adorno’nun kitleler için Avrupa’nın ruhunu temsil ettiği şüpheli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Steve Austen&lt;br /&gt;Eğer Avrupa’nın bir ruhu olacaksa, bir öz, bir fikir, bir his, bir tanım, bu Avrupa vatandaşları tarafından da paylaşılmalı diye belirtti Alfred. Bu tanımı yapabilecek kadarını bildiklerini düşünen ayrıcalıklı kişilerle sınırlı çevrelerde bunu tanımlarsak başarısız oluruz. Bilim alanındaki önemli Avrupalı çabaları, genel anlamda aydınlanmayı sürekli tekrarlama alışkanlığının bize artık yardımcı olmadığını vurguladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S (Yorum) - Değişim yönetimi kavramıyla Avrupa yüzleşmeli. Son 20 yılda muazzam bir değişim gerçekleşti ve Avrupa bununla başa çıkmada yavaş kaldı. Bu değişimle başa çıkmak, kullanılacak iletişimin biçimi bir diğer konu. İletişimin en uygun yolu diyalog kurmak. Değişime karşı bir direnç var. Bir ruhun genç özü kullanarak yaşlanması. Ruhunuz olduğu sürece ona eşlik edecek beden oluşabilir. Ruh canlı olduğu sürece sınırlar yoktur. Kültüre odaklanan değişim birdenbire Maastricht’le akla gelmedi. Dünya o kadar hızlı değişiyor ki Avrupa’nın ekonomisi kötüye gidiyor, Amerika ve Çin ittiriyor ve Avrupa sıkışıp kalıyor. Avrupa’nın etrafında birlik olabileceği tek ana fikir sahip olduğu kültür, ekonomi değil. Amerika, kültürel unsurlarla bağlı değil çünkü kültürde çeşitliliğe inanıyor, Avrupa ise bunun tam tersi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Kültürel alana entegre edilen Avrupa politikalarıyla ilgili şüphelerim var. Kültürel kimliği tanımlayan unsurlara yönelik olarak özellikle bağımsız organizasyonlar tarafından programları aracılığıyla yürütülen çok büyük bir sosyal mühendislik var. Ulus devletler, kültürel politikalar üzerinde AB’nin başka planları kanalıyla “empozeler” gerçekleştiriliyor. Kültür AB mekanizmalarının dolaylı bir parçası olarak orada. Avrupa vatandaşlığı tam olarak nedir? Bunlar kimdir ve bunlara nasıl ulaşırız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Avrupa’nın temel alması gereken kültür fikri biraz daha ciddi biçimde gözden geçirilmeli. Belki bu konuyu biraz daha geniş ele alabilirsiniz. Daha az hariç tutan, daha az elitist, Avrupa’nın farklı kültürel bölgelerini daha az egzortize ve romantize eden bir kültür fikri nasıl olur?  Çağdaş sanatı diyalog alanı olarak genişletebilir miyiz? Özel finansman bu alanın üzerinde baskı yaratıyor, bu getirebileceği yeni açılımları tehlikeye sokar mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Avrupa’nın gündeminde ruh aramanın yanı sıra vücut geliştirme de bulunmalı. Avrupa’nın bedeniyle ilgili sorunları var. Bu beden tam olarak nerede? Kimse Avrupa’daki en büyük ülke olan Rusya’dan bahsetmiyor, o da dahil edilecek mi? Avrupa’nın Katolik ve Protestan olmayan Hristiyanları yani Ortodokslar hakkındaki sorunlardan konuşulmuyor. Bir gün Sırbistan’ın dahil edilmesi hakkında kuşkularım var mesela. Kiril alfabesini kullananlar iyi Avrupalılar mı yoksa 1. sınıf ve 2. sınıf Avrupa vatandaşlığı diye bir şey var mı? Afrika’da bulunan İspanya’ya ait iki büyük şehir zaten Avrupalı, peki o zaman neden Fas da AB’ye dahil edilmesin? Ruh arama sürecinde Avrupa ırkçılık, anti semitizm, faşizm, emperyalizm gibi kötü alışkanlıklarını gözardı edemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C(OA)- Ingilizce konuştuğumda genellikle nazik olma eğilimi gösteriyorum onun için şimdi Türkçe cevap vermeyi tercih ediyorum.&lt;br /&gt;Ortaya hep milliyetçilik çıkıyor. Avrupa’nın son 200 yılda geçirdiği geçici bir çılgınlıktır. 18. yüzyılda bazı düşünürlerin yanlış anlaşılması/anlatılması sonucu ya da kapitalist üretim biçiminin gerektirdiği toplumsal örgütlenme biçimi olarak ortaya çıkmıştır. 1945’e gelindiğinde, Hitler’e Mussolini’ye, Dr. Mengele’ye gelince bunun nasıl bir çılgınlık olduğu anlaşıldı. Tarihsel olarak da AB millet devletin bir çıkar yol olmadığının anlaşılması üzerine ortaya çıktı.&lt;br /&gt;Alfred ve Steve “Avrupa’nın ruhu/kültürü olacaksa bunun bütün Avrupalılar tarafından kabul edilmesi gerekir.” Dediler. Bu hiçbir zaman olmamıştır ki…&lt;br /&gt;Örneğin, aynı çağlarda yaşamış Mozart da Kant da Avrupalı. Geriye bakınca perspektif bulanması oluyor. Mozart, müzik tarihinin en büyük bestecisi, Salzburg’dan Viyana’ya geliyor, açlıktan ve sefillikten ölüyor. Kimsesizler mezarına gömülüyor. Aydınlanma çağının en büyük filozofu Immanuel Kant’ın “Saf Aklın Eleştirisi”, 1781’de 750 adet basılıyor. Altı sene sonra düzeltmelerle yeniden bastırmak için baskı masraflarına katılmak zorunda kalıyor. Hangi kültür yaratıcısını toplumlar, kitleler kabul etmiş ki şimdiye kadar? Kültür toplumun en kıyısında yaratılır ondan sonra geniş topluluklar tarafından kabul görür.&lt;br /&gt;Avrupa’nın ortak kültürü, ortak kültürünün olmamasıdır. “Fransız kültürü, Alman kültürü olabilir mi?” diye sordu Enis, evet olamaz. Folkloru olabilir. Mozart’ın yaptığı kültürdür. Avrupalı kültürü yaratıcı kişilerin ürettiği kültürdür. Belirli kültürel çatılar altında olmamasıdır zaten özelliği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C(RF)- Değişim kavramı ve hızının getirdikleri hakkında. Arada gösterilen “Avrupa” filminde konuşan sanatçılardan birisi, Avrupalı veya Osmanlı olma konusunda dedi ki: “Bu konuda çok şizofrenik hissediyorum. Bosnalı, Arnavut ve Mısırlı kökenlerim var, bu benim sanatımı besliyor, bu belirsizliği veya varoluş durumunu keşfe çıkabilirim. Öteki olduğumda aynı zamanda kendimim de. İleriye ve geriye gitmeyi seviyorum.” Bu sürekli gidip gelme durumu, şu anda Avrupa’nın da içinde bulunduğu durum. Korkuyu türeten bu değişim ve belirsizlik ve önyargıyı türeten korku. Bu olayların makul bir dizilişi.&lt;br /&gt;Bu kadar baskı altında olan çağdaş sanatlar, aynı zamanda birçok soru sorduğu için ve belirsizliklerle oynadığı için de tehlikede. Büyük cevaplar yok, sadece küçük sorular var. Birkaç ay önce Letonya’da bir toplantıdaydım ve oranın Kültür Bakanı dedi ki “Çok zor bir durumdayım. Bir tarafta ulusal folklorik dans topluluğumuzun yeni kostümlere ihtiyaçları var, diğer tarafta ise, uluslararası çağdaş sanatlar alanında zaten kimsenin anlamayacağı radikal deneysel işler sunan bir festival için bir başvuru var. Benim görevim hangisi?” Gündemde devamlı yükselen milliyetçilik ve kimliklerini kaybetmekten ve ötekinin gelişinden korkan insanlar. Genel korkuya rağmen benim düşünceme göre; yeni biçimlerle çalışan sanatçılar; performanslarını sadece kültürün yüceltilmiş kuytularında sunmuyorlar, sokağa çıkarak kentle bütünleşiyor, izleyiciyi de dahil ederek sanatın sınırlarını zorluyorlar.&lt;br /&gt;Opera dikkate bile alınmıyor, birçok insanın bakışında yeri bile yok. Sadece orda varlığını sürdürüyor. Dinamik hale gelmek, her geçen gün etkileşim ve sanatın daha da içinde, insanlar bunun farkına varıyor. Ama kurumlarda ürkeklik var.&lt;br /&gt;Önyargı kavramı. Güliver örneği ilginç. Güliver bir gezgin. Bu korku ve önyargıya karşı koymanın anahtarı, bir kimliği veya ruhu keşfe çıkma ve şekillendirmenin ve çeşitliliğini tanımanın anahtarı; insanlar için seyahat etmek ve yeni şeylerle karşılaşmaktır.&lt;br /&gt;AB dahilinde kültür için bir politika, sosyal mühendislik olmalı mıdır? Bu, ulusal hükümetleri de içine alan bir müzakere olmalıdır. Geçen gün DCMS (Kültür Medya ve Spor Bölümü)’nden bir yetkiliyle konuştum ve dedim ki “Genel olarak İngiltere’nin Avrupa karşıtı olduğunu biliyorum. Avrupa içinde müthiş bir fırsat, en az kültürel sermaye kadar önemli olan sosyal ve kültürel bir sermaye var. Neden sanatta Avrupa’yla daha fazla işbirliği yapmıyoruz, neden gündemi etkilemeye yardımcı olamıyoruz?”. Yetkili dedi ki; “Gerçek şu ki, pazarlar Avrupa’da değil Çin’de ve Hindistan’da.” Onları telefonla aradığımda konuşmak istediğim herkes gerçekten Çin’deydi. Her şey ekonomiyle bağlantılı. Diğer husus da, sanatın enstrümentalizasyonu, uluslararası sanatın da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C(SA)- Iki konuşmacı bana Beyaz Rusya’ya seçimlerden önce gerçekten kısa bir süreliğine demokratik bir toplum oldukları bir dönemde yaptığım bir ziyareti hatırlattı. Beyaz Rusya’da kültür için bir üniversite kurulmuştu. En az 2000 öğrenci sınıflarda toplanarak folklorik dansları, şarkıları ve törenleri yeniden kurmaya çalışıyordu. Bunların orijinalde de Beyaz Rusya’ya ait olup olmadığı konusunda kimse kesin bir karara varamadı. Bu bölgenin muhtemelen hiç simgesi olmamış milliyetçiliğin yeniden inşası. Kültür politikası çağdaş sanatçıları marjinalize etmede kullanılan bir araç mıdır? Kültürel ifadenin seviyeleri ve vatandaşların dahil edilme yolu için karşılıklı bir anlayış olabilir mi? Bu soru en azından Beyaz Rusya için şimdilik havada asılı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C(AP)- “Değişimin etkisi” ile ilgili soruyu sevdim.&lt;br /&gt;Globalizasyonun kültür üzerindeki etkisi. Globalize bir kültürümüz var ve kültüre ilişkin deneyimlerinizi karşılaştırdığınızda kameranın açısının genişlediğini göreceksiniz. Uluslararası kültür haritasında bir noktadan başka bir şeyden ibaret olmayan alanlardan çok satan Salman Rushdie veya Gabriel Garcia Marquez gibi yazarlar çıkıyor. Globalize kültürün bazı göstergeleri var, yıldız-sistemine göre organize ediliyor, eklektik ve her yerde her şeyi aynı zamanda yapma imkanı tanıyor.&lt;br /&gt;Benim açımdan en önemli globalize sanatçılardan biri film Yönetmeni Ang Lee ve filmleri; Kaplan ve Ejderha, aile romanı Buz Fırtınası, Jane Austen hikayesi Duygu ve Duyarlılık ve son filmi Brokeback Dağı. Sanatın içindeki yeni fenomenle karşı karşıyayız.&lt;br /&gt;Sanatın tanımı ile ilgili soru bir tuzak. Sabit kimliklerimiz değil, sabit efsanelerimiz var. Göçmen Fenikeli prenses Avrupa ve ona aşık olan Zeus’un efsanesi .Üzücü bir ihanet ve tecavüz hikayesi. Dışarıdan anlatılan bir hikaye. Biz akşam ülkesi Erep’iz ve güneşin battığı batıyız. Güliver olarak seyahatinize güneşin doğduğu yer olan şarkta başlıyorsunuz ve seyahatinizi güneşin battığı yerde tamamlıyorsunuz. Avrupa hatta anlambilimsel düzeyde görülüyor, dışarıdan görülüyor, dolayısıyla kültür kırılmış kimlik sorunumuzu çözmede bize yardımcı olamaz. Biz post moderniz. Bir bedenimiz yok, ruhumuz yok. Avrupa, kültürel politikaların tanımında rol oynadığı bir politik kategori.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C(EB)- Boğazı aşan öküz hikayesinde kulaktaki sineğin işlevini üstleneceğim ve ısrarla vızıldamaya devam edeceğim.&lt;br /&gt;Rusya sorusu bana toplam olarak bir dizi sorunun eşiğini işaret etti. Konuşmayı ertelediğimiz/ertelendiğini gördüğümüz bazı konular var. Avrupa “Şimdi sırası değil” tavrı içinde. O zaman gövdenin ve ruhun tarifi de belirsiz bir tarihe erteleniyor. Bu da başka gerilimlere yol açıyor. Sanki aramızda görmemizi engelleyen bir perde var. Belki de perde kalksa Avrupa’nın olamayacağını göreceğiz, bilemiyorum.&lt;br /&gt;Örneğin, Barcelona futbol takımında oynayan başarılı Afrikalı sporcuya maymun taklidi yapan seyirci, İtalya’da ırkçılığıyla tanınan ve övünen futbol takımı Lazio. Yabancıyı dışlama kültürel genlere mi sinmiş, bunlar gündelik hayatta karşımıza çıkan sayısız örnekten yalnızca birkaçı. Bu bizleri tedirgin, rahatsız ediyor.&lt;br /&gt;Sanat, kültür, edebiyat dünyasında sanki Türkiye, Rusya gibi ülkeler kontenjan ürünü olarak görülüyor gibi geliyor. Hoşgörü gösteriliyor gibi. Genel tablodan bu izlenime kapılıyorum. Eğer gerçekten 1. ve 2. sınıf Avrupalı meselesi varsa, o zaman Adorno’nun tüm görüşlerine katılmasak da hayati bir tehlikeyle karşı karşıya kalmayız, peki ya Mengele, buna cevap verilmedi. Valéry 1945’te “Uygarlıkların ölümlü olduğunu öğrendik” dedi, aradan geçen bunca yıla rağmen, hala bunu anlamayan liderler var. Israrla vızıldamamın sebebi bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C(AP)- Dürüst olmalıyız. Kendi kültürel davranışlarımıza bakmalıyız. Ne okuyoruz, ne dinliyoruz, kime hayranlık duyuyoruz, televizyonda ne izliyoruz (CSI Miami mi, Arte mi)? Her birimiz kendi şahsi kültür profilimizi çıkarmalıyız. Herkes kendine kültürel davranışlarının ne kadar Avrupalılaştığını sormalı. Parçalarına ayrılmış bir kimliğim mi var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C(SA)- Çok Avrupalı bir yaklaşım oldu diyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C(RF)- 60’larda ailemle beraber Avrupa’da dört ay süren seyahatler yapardık. Romanya, Polonya, Yunanistan. Aslında altıncı yaşgünümü İstanbul’da kutladım. Bu seyahatler bana çok şey öğretti. Daha çocukken Avrupalıları tanıdık, kokularını, seslerini. Ülkelerin fakirleştikçe daha misafirperverleştiğini deneyimledik. Benim için şoke edici olan, her seyahate çıkışımız öncesinde arkadaşlarımızın anneme “Çocukları nasıl demir perdenin arkasına götürürsün?” demeleriydi. Bir korku, önyargı, insanların zihinlerindeki engel vardı... Annem yıllar boyunca edindiği deneyimleri kaleme aldığı bir günlük/kitap tuttu. Ondan bir alıntı yapmak istiyorum: “Çocuklarla seyahat ederek bilinmeyene dalmakla akıllıca bir iş yaptığımızı düşünüyorum. Çocuklarla kuramsal hareket etmek imkansız. Bir aile olarak birçok ülkenin insanlarının sevinçle karşıladığı misafirler olduk. Eninde sonunda her şey insanlara bağlıdır, insanlardır önemli olan. Farklı çeşnilerle de olsa insanlar her yerde aynıdırlar. Bir zamanlar Pasternak’ın yazdığı gibi: Yapma kudretine sahip olduğumuz tek şey varsa o da, yaşamın canlı sesini bozmamaktır.”&lt;br /&gt;Sanatçılar olarak yaratıcı gücü kendilerine göre arama ve keşfetme yollarında, yaratıcı birey olarak, eğer gerçekten ve samimi olarak açıksanız o zaman büyük ihtimalle yaşamın canlı sesini tamamen bozmayacaksınızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C(OA)- Milliyetçilik koli basili gibi tekrar tekrar ortaya çıkıyor. “Kültür politikasının olmamasına çalışmak gerekir” kültür politikası. “Şunu yapalım, bunu yapalım” denmesi, gerçek kültürün aleyhine çalışır.&lt;br /&gt;Kültür insan topluluklarına ait bir şey değildir. Dünya edebiyatı kavramını ilk kez Goethe kullanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C(EB)- 1974’te yurtdışında öğrenciydim. O dönemde sokakta gözüpek, medeni cesareti gelişkin Fransız bir arkadaşım yanımdayken tutkuyla bağlı olduğum yazar Samuel Beckett’a rastladık. Yanına gidip tanıştı ve beni de tanıştırdı. Onun üzerine beraber bir bira içmeye gittik. Ben de kendisine içinde ismi geçen kitabımdan bahsettim, Türkiye’ye dönünce de bir kopyasını adresine gönderdim. O da bana şimdi masamın başında bir çerçevede duran bir teşekkür mektubu göndermişti. Geçenlerde Arte’de yedi saatlik bir Beckett belgeseli izledim ve kitaplarını yayınlayan Ayrıntı Yayınları’nı arayarak nasıl bir anma düşündüklerini sordum. Kitapların fazla satmadığını öğrendim. Cumhuriyet Kitap’ta ve Ömer Madra’yla Açık Radyo’da Beckett’ı hatırlatmaya çalıştık. Biz de Avrupa fikri için bir şeyler yapıyoruz.&lt;br /&gt;İyimserliklerimizin veya harcadığımız enerjinin yanında uyanık da olmak zorundayız. Hepimiz “daha düzgün” bir hayat daha aydınlık bir dünya istiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C(SA)- Bu inanılmaz salonda bile atmosfer yaratabiliyor ve sonuç itibariyle bir sonuç olmadığı sonucuna varabiliyoruz. Yine de tartışmaya devam etmemiz gerekiyor. Bir sonraki Berlin toplantımız AB’nin şu anda Komisyonerleri olan politikacıları dahil etmeye çalışıyor, onları Berlin’e davet ettik ve çok genç gelecek Avrupalıların eşlik ettiği belli yaştaki Avrupalı kişilikler tarafından sorgulanacaklar ve ana mevzu “Günlük işinizin kültürel unsurları nelerdir ve işiniz masa başında tartışılan değerlere nasıl katkı sağlıyor?” olacak. Bir sonraki konferans 17-19 Kasım arasında gerçekleşecek ve konular da aşağı yukarı belirlendi. Size daha fazla bilgi içeren mesajlar gönderebiliriz ve sorulması gereken soruların özellikleri hakkındaki sanal tartışmaya katılmak üzere davetlisiniz. Bu da onun için çalışmaya can attığım yurttaşlıkla ilgili hareketin bir parçası. İnsanlar kendi yerel ortamlarında fikirlerin hareketliliğini sağlamada pay sahibi olmak istiyor, bu deneyimlerden bir tanesiydi. Çeşitlilik arzeden fikirlerin yanı sıra bir dizi çeşitli tartışmaya da ihtiyacımız olduğu aşikar. Aksi takdirde çok ulaşması kolay olur, eğer gerçekten Avrupa’yı hedefliyorsak bu ulaşması çok kolay, rahat bir çaba değil.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-1462207869967095860?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/1462207869967095860/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=1462207869967095860' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/1462207869967095860'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/1462207869967095860'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/panel-avrupa-iin-bir-ruh.html' title='Panel - Avrupa İçin Bir Ruh'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-4293157023257256271</id><published>2007-11-05T20:00:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T05:32:37.375-08:00</updated><title type='text'>Çalıştay - Algıyı Tasarlamak</title><content type='html'>ÇALIŞTAY - ALGIYI TASARLAMAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 10.30 - 12.30&lt;br /&gt;Yer: İTÜ 3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Aylin Kalem (Techne Dijital Performans Platformu Kurucu Üyesi ve Sanat Yönetmeni, Istanbul, Türkiye)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Isabel Valverde (Dans &amp;amp; Teknoloji Araştırmacısı, Portekiz)&lt;br /&gt;Joao Costa (Dansçı &amp;amp; Koreograf, Portekiz)&lt;br /&gt;Emanuele Quinz (Anomos Derneği Başkanı, Fransa)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aylin Kalem&lt;br /&gt;Yeni dijital teknolojiler, yeni ortamlar ve sahnelerle karşı karşıyayız. Dijital teknolojilerin sanat hayatına girmesiyle beraber algıyı tasarlamak ciddi bir konu haline geldi. Algıyı tasarlamak mümkün müdür? Etkileşimli ortamlarda bir alan veya yerleştirme ile karşılaştığınızda yeni bir dizi ilişkiyle etkileşmeniz bekleniyor. Dolayısıyla her biriyle bir deneyim yaşıyorsunuz. Bunların içinde nasıl bir etkileşim önerebiliriz? Bugünlerde İstanbul’da Techne06 Dijital Performans Platformu adı altında bir dizi etkinlik gerçekleşiyor. Bu çalıştayın konusu, algıyı tasarlamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Isabel Valverde&lt;br /&gt;Ben koreografım. Onun üstüne disiplinlerarası bir eğitimim var. San Francisco’da master yaptım, modern dans ve teknoloji konusunda doktoram var. Üzerinde çalıştığım konular: İnsanlar bedeni de içeren dans ve performans alanında yeni teknolojilerle nasıl çalışıyorlar? İnsanlar hangi arayüzleri kullanıyor, bu arayüzlerin sadece fonksiyonel veya gözetim davranışına sahip oldukları için ne kadar sınırlayıcı olduklarının farkına varıp nasıl yeni arayüzler oluşturuyorlar ve nasıl bunlarla etkileşmenin yeni yollarını buluyorlar? Yeni teknolojilerin bedenle doğrudan ilgili olan dans ve gösteri sanatlarına yansıması ve katkısı ne yönde olacak? Araştırmalarıma şimdi de akademik dünyanın dışında devam ediyorum. Bu alanda Amerika ve Avrupa arasındaki fark, teorik çalışmalar ile pratiğe dayalı deneyimler arasındaki fark. Ben, pratiğin üzerindeki entelektüel, akılcı yansımayı ilişkilendirme üzerine çalışıyorum, bu durumda teknolojileri kullanarak bedenin durumu üzerine yapılan sanatsal araştırma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emanuele Quinz&lt;br /&gt;Ben, 10 yıldır Fransa’da yaşamını sürdüren bir İtalyan’ım. Çağdaş sanatta disiplinlerarası alanda araştırma, eğitim, kreasyon üzerinde çalışan Fransız Anomos Derneği’nin kurucusu ve Başkanı’yım. Anomos’ta üç bölümümüz var; medya dans, moda ve tasarım, şehircilik.&lt;br /&gt;Dansta yeni teknolojilerin kullanılması ile ilgili araştırmalar yürütüyoruz. Hareket yakalama (motion capture) sistemleri üzerinde çalışıyor, gösteri sanatları ve dansın dijital araçlar ve etkileşimli sistem ve ortamların kullanılmasıyla beraber nasıl değiştiğini anlamaya çalışıyoruz. Paris (Pompidou Centre, vb) ve İtalya’da farklı kurumlarla işbirlikleri kuruyoruz.&lt;br /&gt;Üzerinde devamlı çalıştığımız iki projemiz var: Birincisi “Giriş”. Koreograflar, besteciler, moda tasarımcıları, görsel sanatçılar, vb ile çalışıyoruz.. Farklı yerleştirme, ortam-ötesi yaratmaya çalışıyoruz. Tüm projeler adanmışlık bağlamında tasarlanıp gerçekleştiriliyor. Bir sonraki aşama Paris’te gerçekleşecek. İkinci proje; “Deneyim tasarımı”. Teori ve pratiği bir araya getirmeye çalışıyoruz. Algıyı tasarlamada karşılaşılan sorunları pratik tarafları araştıran deneyime dayalı olarak düşünen deneysel bir yaklaşım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Joao Costa&lt;br /&gt;Ben Portekiz’den gelen bir dansçı ve koreografım. Eczacılık Bilimlerinde master sahibiyim. Portekiz’de çeşitli galerilerde sergilenen etkileşimli açık yerleştirmeler geliştirmiş dijital sanatçılar Rudolfo Quintas ve Tiago Dionísio ile birlikte SWAP projesini gerçekleştirdik. Aynı zamanda araştırma, kreasyon ve sergi alanlarında sanatsal disiplinlerötesi bir laboratuar gibi faaliyet gösteren Porto’daki Salabranca isimli derneği temsil ediyorum. Dernek üç alanda çalışıyor; eğitim, araştırma, sanatçı toplulukları (görsel sanatçılar, gösteri sanatçıları, bilim ve felsefe alanından sanatçılar).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aylin Kalem&lt;br /&gt;Küçük konu başlıklarıyla devam etmeyi öneriyorum: Etkileşimde algı konusu, algının maddesellik/bedensellikle ilişkisi, kendinin ve ötekinin algılanması, algıyı tasarlamanın politik yönü, yerleştirmelerde yer alan katılımcılara deneyimler yüklüyor mu? Algı tasarım meselesi midir? Bir süreci tasarlamak mümkün müdür?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emanuele Quinz&lt;br /&gt;Normalde nesneler oluşturmak ve üretmek şeklinde tanımlanan tasarım kavramı değişti. Artık tasarımlar deneyime yönelik ortamlardan veya senaryolardan oluşuyor. Kişinin ve sürecin olduğu bağlamda, kişinin rolü önem kazandı. Bu hem bir sistem hem de mikrotoplum. Ortam fikri ilişkiyi temel alıyor. Artık tasarımcılar kişilerarası, öznelerarası ilişkileri de dikkate almak zorunda. Tasarımın sadece şekil ve renkleri değil, fayda ve sosyal kullanımı da hesaba katılıyor. Bruce Mau’nun “Güçlü Değişim” kitabında diyor ki; “Tasarım, politik/sosyal neticeleri olan küresel bir sanat gibidir.” Sadece nesneyi değil aynı zamanda toplumu da şekillendiren tasarımcının günümüzde önemli sorumluluğu vardır. Nesne/ortamın kullanımı başrolde. Nesne, mekan ve zaman ilişki içinde. Ortam nasıl kullanılmalı? İzleyici için oynayabileceği bağlamı düzenleyen süreci tasarlamanın yanı sıra ilişki üzerine de düşünmek. Tasarımı küresel bir etki haline getirmek çok yeni ve açık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aylin Kalem&lt;br /&gt;Ortam öneren bir yerleştirmeden bahsederken, peki ya beden ne olacak? Bedenlerle de ilgileniyor musunuz? Bedene bitişik arayüzler ile ortamdaki arayüzler söz konusu olduğunda değişecek farklar/ilişkiler neler olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emanuele Quinz&lt;br /&gt;Yeni estetik model ortam ve olay yani iki farklı odağı bulunan aynı şey olarak ortaya çıkıyor. Ben yerleştirmeden ziyade ortam hakkında konuşmayı tercih ediyorum. Biz farklı araştırmacılarla çalışıyoruz. Müzeografi alanında; müzeye gelen ziyaretçiye yardımcı olacak ve ziyaretin faydasını yükseltecek taşınabilir bir bilgisayarın nasıl kullanılacağı üzerinde çalışıyoruz. İşitsel rehberler gibi. Bedenin algısıyla ilgili değil, sadece ziyaretçiye daha fazla bilgi verebilmek için. Algıyla ilgili çalışmaları medya dans bölümünde yapıyoruz. Hareket yakalama sistemi aynı zamanda algınızı yükseltmek için bir araç olarak kullanılıyor. Tıpta kullanılan biyo-geri besleme adında bedeninizin postürel vaziyet alışındaki mikro hareketleri hissetmenizi sağlayan bir sistemle çalışıyoruz. Bu, mekan ve kendi bedeniniz hakkındaki algınızı değiştirebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Joao Costa&lt;br /&gt;SWAP performansında siyah perdeyle kontrast yaratması için saçlarımı boyadım. Performansta dansçı, Rudolfo ve Tiago, bilgisayar diyalog halinde. Uzayda bir anlamı olan bedeni sadece girdi olarak kullanmak istemedik. Beden sanal uzayda yeniden daldırılmış, bu bir sanal/özgürlük aynası. Performans, kendimin bedenimin önyargılarından bağımsız olarak başka bir temsili.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aylin Kalem&lt;br /&gt;Bedenin oluşum sürecini vurguluyor bu durumda. Ortamın tasarımı algıyı değiştirebilir. Isabel, sen dans geçmişine sahip biri olarak ortamın tasarımı üzerinde etkisi olduğunu düşünüyor musun? Bu ortamla etkileşim halinde olacak faal katılımcıya önerilen koreografik yaratı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Isabel Valverde&lt;br /&gt;Tesadüf eseri birisiyle bir yerleştirme üzerinde çalışmaya başladım. Yeni teknolojiler hakkında bilgi sahibi olmak durumunda kaldım. Gösteri sanatçısının bir dansçıyla beraber “Zevk makinası” adında bir işi vardı. Yeniden tasarlamak yerine sanatçı gözetimi abartarak işini empoze eder hale getirdi. Sanal gerçeklik gözlüğü takan bir bale dansçısı vardı. Bilgisayar üzerinde dansçıya hareket komutlarını veren bir arayüz vardı. Dansçı bir makine gibi oluyor, ziyaretçi koreograf oluyordu. Sanatçı projesinin devamında benimle çalışmayı teklif eti. Abartarak bu gözetim, kontrol durumunu bariz hale getiriyordu. Bir yıl sonra, beraber bir şeyler yapmak için onunla temasa geçtim. Bu süre zarfında arayüzler, bedenlere eşleştirme ve bununla yapılabilecekler hakkında bilgi sahibi oldum. Temel anlamda her şeyi yapabilirsiniz. Geri besleme aracılığıyla tüm verileri dijital olarak istediğinize dönüştürebilirsiniz. Sadece 0’lar ve 1’ler var, onları fiziksele dönüştürebilirsiniz, videolar, ses ve mekanik şeyler üretebilirsiniz. Algı bağlamında izole edebilirsiniz. Örneğin dansçı kendinin ne olduğunu göremiyordu. Ben temas doğaçlaması yapıyordum; bir noktay takip eden fiziksel teması temel alan hareket. Ortama özgürlük getirmek istiyordum. Ziyaretçiler camın arkasından etkileşimde bulunabiliyorlardı. Ben iki dansçıyla çalışmayı ve manipülasyona devam etmeyi önerdim. Bir Java programı aracılığıyla suretleri hareket ettirdik ve bu temasa geçmede yardımcı oldu. Dolayısıyla edinilen bilgiyi artırdık. Birisine dokunurken görme duyunuz zayıflıyor. Hareket eden bedenin sezgisinin etkisinde bir bakıma algılarınız ayrışıyor. Yepyeni bir deneyim ediniyorsunuz, tersyüz edebileceğiniz bir deneyim. Birisine dokunmaya başladığımda artık onu görmediğimi fark ettim, algım tamamıyla dokunmaya yönelmişti. Koreografi ve sistemleri anlama, onlarla neler yapılabileceğini görme açısından çok verimli bir deneyimdi. Koreografiye eklenmiş bir boyuttu. Artık sadece beden için koreografi yapmıyorsunuz, onlar hareket ve fiziksel beden olarak ayrılmış. Biz seyirciye dışarıda neler olduğunun yanı sıra bedene neler olduğu hakkında ipuçları verdik. Dansı görsel bir gösteri olarak görmek ve öyle farzetmek eğilimindeyiz. Oysa bu görsellerle ilgili değil, başka bir şeyle ilgili, algılara tekrar intikal etmekle ilgili. Bu teknolojileri kullanmak, bedende olup bitenlere başka boyutlar getirmemize yardım ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aylin Kalem&lt;br /&gt;Sizin tarafınızdan yayına hazırlanan bir kitapta “İlişkiyi daha vasıtasız hale getirmek için sürekli daha fazla aracılık koyuyoruz.” diyordu. Fazladan bir manipülasyon ekleyerek işi daha karmaşıklaştırdığımızı da söylediniz. Daha gerçek, sosyal dünyamıza daha yakın hale getirmek istediğinizde daha fazla aracılık kullanmamız gerekiyor, öyle mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emanuele Quinz&lt;br /&gt;Gittikçe daha karmaşık arayüzler kullanmanız gerekiyor. İlginç bir çelişki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Joao Costa&lt;br /&gt;Rudolfo ve Tiago’nun etkileşimli yerleştirmelerinde daha az teknoloji kullanılıyor ancak geliştirilen yazılım karmaşıktı. Sıfırdan ürettiler. Biz hareket yakalama yöntemini sadece insanlara özgürlük tanımak için kullanıyoruz. Bedenlerimizin üstünde sensörler kullanmamız gerekmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Isabel Valverde&lt;br /&gt;Bedeninizde sensörler olmaması bazen daha özgür olduğunuz anlamına gelmiyor. Örneğin sizin işinizde, kendinizin temsili ve etrafınızdaki havadan etkileniyorsunuz. Hava neredeyse cisimleşiyor, uzaydaki durumunuzu değiştiriyor. Bir bakıma o durumla sınırlanıyorsunuz. Tasarım ve arayüzler etkileşimi belirliyor. Özgürlük var ama sınırlar dahilinde. Doğaçlamanın bazı tahditleri var ve bu çok ilginç. Teknoloji geliştikçe daha fazla onlara bağımlı hale geliyoruz ve bunun farkına varıyoruz. Gözetim durumunu abartarak sanat yapıtının dışındaki başka durumların farkına varıyoruz. Sanat yapıtı ile sosyal dünya arasında bir köprü kurmak gibi bir şey. Olanları sorgulamaya ve farkındalığa yardım etmenin bir parçası olarak kontrolü, basmakalıp/klişe durumları yoğunlaştırmak, abartmak çok ilginç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emanuele Quinz&lt;br /&gt;Ben arayüz ve programlamanın bir arada gittiğini düşünüyorum. Tıpkı beyin ve duyular gibi. Zamanı uzayda çoğaltabilirsiniz. Bu durum gösteriyi yapanın zorlukla başa çıkabileceği bir durum çünkü kendisi gerçek bir uzayda dansederken, sanal dünyadaki temsili, başka bir uzayda dansediyor. Farklı algılar, bu da çok hayranlık uyandırıcı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Isabel Valverde&lt;br /&gt;Biz, bedenimizden ayrıldığımızı düşünüyoruz. Biz makina değiliz, yoruluyoruz, yıpranıyoruz. Çoklu gerçekliklerin olduğu durumları keşfe çıktığımız zaman, o dünyayla uğraşmak zorundayız. Gerçekten kendinizle ilgili algınızı değiştiriyor, yeniden tasarlıyorsunuz ve sonrasında bunlarla bütünleşerek kendinizi değiştiriyorsunuz. Başka bir zihinsel durumda olmak gibi, sanal bir dünyada olmak gibi, istem dışı şeyler görüyorsunuz. İfademize ilişkin değişik bir deneyim. Zihnin bedenden ayrılması, bedenden ayrı bir zihin gibi sibernetik teorilere bir cevap. Karşılaştığımız bu yeni gerçeklik içinde bedenimizle tanışma aşinalığı getiren uç durumlar. Bedenden ayrılmak, sanallığı gerçekliğin içine getirmemiz açısından önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aylin Kalem&lt;br /&gt;Biraz SWAP performansından bölümler izleyelim. Daha sonra Joao bize, fiziksel bedeni ile sanal bedeni arasındaki ilişkiyi ve tasarımla ilgili yaşadığı sorunları anlatabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Joao Costa&lt;br /&gt;Rudolfo ve Tiago benimle beraber sahnedeler. Onlarla bnim aramda ve retro video projeksiyonu arasında bir diyalog var. Proje gerçek zamanlı. Bilgisayar geri besleme yapıyor. Her performansta yapılandırılmış bir dramaturjimiz ve onunla ilgili bir anlatımız var, her biri diğerinden farklı. Onlar bazen parçacıkların davranışını kontrol ediyor, bedenin cisimleştirilmesi. Biz sadece bedeni girdi olarak kullanmak istemedik. Bu bedenin uzayda bir anlamı, bir amacı var. Kamera bedenimi yakalıyor. Beden, sanal uzaya daldırılıyor. Sanal özgürlük aynası gibi. Bu benim sosyal bedenime ilişkin değil, bedenimin önyargılarına bağımlı olmayan, kimi zaman çok kuvvetli olan kendimin farklı bir temsiline ilişkin. Sahne için daha fazla dansçıdan oluşan ve bir yerleştirmeyle de bağlantılı bir performans hazırlayacağız. İsmi “Edge-Kenar” olacak, halen yaratının yapısını kurmaya çalışıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aylin Kalem&lt;br /&gt;Eğer her arayüz/program her kişi için farklı algılar öneriyorsa, bu kişisel bir deneyim. Bana bu durumda bedenin oluşum sürecini vurguluyor gibi geliyor .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Yüzsüz bir beden. “Yüz”ün performansınızda rolü yok, neredeyse kafası kesilmiş bir beden gibi, uzaysal bir beden. Gösteri sanatlarında genel anlamda yüz önemli bir rol oynar, siz bunu en aza indirgeyerek yine de seyircinizle ilişkinizi sürdürmeye çalışıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A (JC) - Ben bedenimi parçalara bölmeye çalışmıyorum, tamamını kullanıyorum. Mimikleri kullanmıyorum. Benim için beden ve zihin birarada. İnsanlar bunu etkileşimli olarak deneyimlediklerinde sanal beden üzerinden yaşamaya başlıyorlar, diğerlerinin bakışının farkında olmuyorlar. İnsanlar kendi kendileriyle karşı karşıya kalıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Bedeniniz odak noktanız olduğuna göre, el veya ayak parmaklarınızın hareketini ödünç almayı düşünmez miydiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A (JC) - Performansın bir başka bölümünde, bir kutuyla dansediyorum, bu başka bir insan bedeni de olabilirdi. Ona dokunduğumda beliriyor, dokunmadığımda kayboluyor. Bu kutuyla insan bedenini değiştiriyor, dönüştürüyoruz. Ben bedenin dili olduğuna inanıyorum. Kelimelerle veya mimiklerle fazla ilgilenmiyorum. Ben tüm bedenime odaklanıyorum. Bedeni zihinsel/ duyusal/akılcı/fizyolojik/felsefi/heykelsi görüyorum. Bedenden maddesellik içinde bahsediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A (IV) -Algıları bilerek tersyüz ediyorsunuz. Bu algıların hiyerarşisinin yeniden tasarlanmasıyla ilgili. Bir yüz olduğu zaman sadece yüze bakıyorsunuz. Beklemediğiniz başka bir şeye bakmanız gerek. Bu teknolojiler bazen bu önyargıları devam ettiriyor. Hiyerarşilerimizi değiştirelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Bedeniniz bu performansın merkezi ve dijital ortamlar tarafından çoğaltılıyor, bu sizi rahatsız etmiyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (JC) -İnsanlar aynı bedenin farklı algılarını görüyor, kopyalama gibi değil. İki şeyin aynı anda gerçekleşmesi. Bazı insanlar ikisini de algılıyor. İkisi arasında karar vermek için ortak-yazarlık yapmalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Hareketleriniz ortam tarafından nasıl etkileniyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A (JC) -Uyarı bazen bedenimden geliyor, bazen de dijital sanatçıdan veya sesten, vs. geliyor. Bedeni ölçeklendirebiliyoruz, büyük veya küçük. Performans sırasında bu sanal bedenin neredeyse benim hareketlerimin koreografisini yaptığı hissine kapıldım. Her performansta şaşırıyorum, her sefer yeni şeyler keşfediyoruz. Sanki gerçek zamanlı resim yapıyorum, çünkü görsel kompozisyon üretebilen bu araçlara sahibim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Gösteri sanatçıları olarak kendiniz için bir tür araştırma ve deney yapıyorsunuz. Kendinizi tamamıyla yeni bir alana, sistemin içine koyuyorsunuz. Sınırlarınızı bulmaya çalışıyorsunuz. Kendinize ait bir diliniz ve kelime dağarcığınız var. Ben izleyici olarak algımı değiştirmek için uzun bir zamana ihtiyaç duyuyorum. Sisteme aşina değilim ama gerçekten sizinle etkileşime girmek istiyorum. Kendimi sizinle bağlantılandırmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (JC) -Benim canlı performansımı görmelisiniz. Aksi takdirde aynı konuşma seviyesinde olamayız. Bunu sizin de deneyimlemeniz gerekiyor. Böylece benim iç dünyam hakkında belki benim isteyebileceğimden de fazla fikir sahibi oluyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (Tiago D.) - Bir resim gördüğünüzde yorumunuz içinizdedir, ben onu sadece hakkında konuştuğunuz takdirde bilebilirim Ama etkileşimli bir yerleştirmeye gittiğinizde, davranışlarınız hisleriniz ve düşünceleriniz hakkında bize bilgi verir. Bizim performansımızda seyirci gösteriyi yapanla yeniden bağlanabiliyor. Benim için en önemli şey, fiziksel beden ile projeksiyonu arasındaki ilişki, aramızdaki sürekli geri besleme iletişimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Sizinle iletişim halindeyim çünkü sizin sisteminizin, kelime dağarcığınızın dışındayım. Sizi anlamak istiyorum, bu imkana sahip olmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (JC) - Müzeye gittiğinizde oradaki eserleri tam olarak nasıl yaptıklarını bilmeniz gerekmez, sadece bir deneyim yaşarsınız. Sizden istediğim, deneyimlemeniz ve bunun bilgi birikimini edinmeniz. Belki sonrasında nasıl yapıldığı ile bu kadar ilgilenmeyeceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (IV) - Başlarda bu tür işler pek ilgi görmüyordu. İnsanlar uzaklaşmaya ve seyirci katılımına yönelik ortam yerleştirmeleri yapmaya başladılar. Ben yeni bir kültür oluştuğunu düşünüyorum. İnsanlar galerilere de gittikleri için gösterilere geliyorlar. Bu performans için, gidip canlı olarak gördüğünüzde o bilgiyi bedeniniz aracılığıyla alacağınıza inanıyorum. Bu sanatçılar katılımcıları kavrıyor . Günümüzde birçok sanatçı bunu yapıyor, işlerini tamamlamıyorlar ve insanların deneyimlemesi için halka açık hale getiriyorlar. Bu işin bir parçası, sanatçılar seyirciden gelecek geri beslemeye güveniyor. Bu katılımcılarla bütünleşen bir süreç. Seyirci her geçen gün sanat eserinin daha da parçası haline geliyor. Bu süremde deneyim bile tamamlanmış değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Bana öyle geliyor ki, tüm bu tasarım mutsuz bir adamı resimliyor. Dansetmediğiniz zamanlarda bile dijital efekt sayesinde bedeninizin yine de enerjisi var ve bir şeyler yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (JC) - Benim eserim mutluluktan çok insan ilişkileriyle ilgileniyor. Gerçeğin bir gözlemcisi olarak etrafımızdaki dünyada çok da fazla mutluluk görmüyorum. Aşk, dokunma, ilişkiler, bazen boş bir dünyada yaşamak gibi birçok soruyla ilgileniyorum. Benim için bu beden melez örnek bir beden ama aynı zamanda enerjiyle bağlantılı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Doğanın elementleriyle etkileşiminizi ne ölçüde hissettiğinizi merak ediyorum. Toprakta dansediyordunuz ve neredeyse suda yüzecektiniz ama ateş ve hava dijital efektlerden geliyordu. Elementler bana göre bedenin söylemek istediği ve insan bedeninin sınırları nedeniyle söylenmesi imkansız hale gelenler hakkında doğal bir izlenim vererek durumu çok yönlü hale getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Katılımcıların rolü ve bunun tasarlanması sorusuyla başladınız. Şimdi bir video ile etkileşim içinde olunan normal bir performanstan bahsediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (AK) - Aslında biz iki tür etkileşimle uğraşıyoruz. Performansta da algılama önemli ama etkileşimli yerleştirmelerde izleyici faal bir katılımcı ve dolayısıyla aynı zamanda da gösteriyi yapan kişi haline geliyor. Dolayısıyla bir bakıma bazı yakınlıklar var. Şimdi performans yerine halka açık yerleştirmelere bakıyor olmamız iyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (JC) - 2004 yılında Porto’da etkileşimli işitsel-görsel bir yerleştirmemiz oldu. İnsanlar bedenleriyle ses, müzik üretebiliyorlardı ve görsel bir kompozisyon, resim oluşuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (Tiago D.) - Biz insanların kendileri için başka görsel kompozisyonlar yapmalarını istedik. Yerleştirmeler ve performans arasında çok büyük fark var. Yerleştirmelerde insanlar mekana giriyor ve anlamaları gerekiyor veya etkileşime girebiliyorlar, dolayısıyla etkileşim sistemi kademeli ve basit. Oysa performansta, etkileşimi anlayan ve ona tahakküm eden bir dansçı var, bu da imkanları artırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (JC) - Bu tür yerleştirmelerde insanların ekranda göründüklerinde gerçekten sezgisel olabilmesi için bir arayüz veya yazılım geliştirilmesi gerekiyor. Psikolojik insan davranışı da aynı zamanda gözlemlenebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (IV) - Sistemin tamamının görsel üstünlüğünü sorguluyorum çünkü gerçekten sizi görsel olarak bağımlı olmaya sevkediyor. Bedensel yön, şekil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (Tiago D.) - Bu yerleştirmede farklı bir görsel kompozisyon yaratmaktan başka amacımız yok. Kuvvetli görsel yön orada ve görsel bir dokunma hissi alma imkanı sağlıyor. Bir süre sonra insanlar gerçekten sisteme alışıyor ve projeksiyondaki bedeni hissetmeye başlıyor. Kendilerini o tür bir dijital deneyimde konumlandırıyorlar. Bir ziyaretçi bacağı kırık olduğu için koltuk değnekleriyle gelen bir bayandı ve kendi projeksiyonuna o kadar konsantre olmuştu ki, bir süre sonra değneklerin varlığını unuttu. Düşebilirdi fakat farkında değildi. O sırada diğer bedenle deneyler yapıyordu. İnsanlar davranışlarını değiştiriyor. Her bireyin kendine özgü bir eşsizliği var ve bu bizim işimiz açısından önemli.&lt;br /&gt;C (JC) - İnsanlar kendi algılarını kendi deneyimleri doğrultusunda tasarlıyorlar.&lt;br /&gt;C (TD) - Rudolfo ve ben çalışmaya, sadece fare ve klavyeyle etkileşebildiğimiz multimedyada başladık, orada beden sadece bir çıktıydı; hiçbir zaman iletişim sürecinin içeriğinin bir parçası değildi. Burada beden, modeller, bilgi görebiliyorsunuz. Sistem bedeninizin aracı. Onu kullanacak insanlar olmadığında bir faydası yok. İnsanlar onu kullanıyor ve kişilerin işitsel-görsel şeyler oluşturmasına, birleştirmesine imkan tanıyor. SWAP’ta beden ortama modellik yapıyor, şekiller yaratıyor ve jestlerle biçimleri genişletiyor, bizim için önemli olan bu.&lt;br /&gt;A(AK) - Sanırım şu ana kadar konuştuklarımız, aynı zamanda algıyı tasarlamanın politik yönünü de akla getiriyor. Mevcut her sistem politik bir yaklaşımı da beraberinde getiriyor zaten. Sosyal etkileşimlerde daha çeşitli ve daha problemli hale geliyor çünkü kendi sisteminizi kendiniz seçiyorsunuz, yani bir bakıma etkileşime hazırsınız ve kabul ediyorsunuz oysa katılımcı içeri giriyor ve öncelikle keşfetmek zorunda kalıyor, ve sonunda belki beğenmiyor, kabullenmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir işin video görüntüleri sunuldu. (Théatre du Grande Jour- Montréal 2003): Kanada’da yerleşik bir dans ve medya topluluğu. Koreograf ve medya sanatçısı arasındaki işbirliğinin ürünü. Her sefer bir izleyici girebiliyor. Kapalı bir odada iki lamba ve iki gölge var. İkinci bir odada gösteri sanatçısı iki kişi var. İzleyici gösteri yapanları kendi gölgesinin içinden görebiliyor. Performans izleyicinin hareketlerine bağlı olarak oluşturuluyor. Odanın öbür tarafındaki performans bir nevi anlatıyı, etkileşimli durumu oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (AK) - Tüm düzenek merak uyandırıcı şekilde hazırlanmış (yerleştirmenin olduğu alana giriş bir garajdan, yerleştirme şehir dışında ıssız bir yerde, girişte bir koruma sizi karşılıyor, karşınıza birçok kapı çıkıyor) Aslında herhangi bir sahne performansından çok farklı değil, insanlar davet ediyorsunuz ve kendi dünyanızı sunuyorsunuz. Seve de bilirler, sevmeye de bilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Seyircinin algısından bahsediyorsak, herhangi bir gösteriyi tasarlamak da algıyı tasarlamak olarak düşünülebilir. Gösteriyi yapan sanatçı olarak performansınızda, dijital bedenle kendi tasarladığınız algı mı daha önemli, izleyicinizin algısı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (JC) - Her ikisi de muhakkak. Aynı zamanda seyircinin algısına odaklanıyor olmasaydım hiç göstermemek daha iyi olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (AK) - Dijital teknolojiler bağlamında, teknolojik ve teknolojik olmayan toplumlar arasındaki ilişki nedir? Teknolojik malzemeyle farklı dünya, farklı önermeler. Seyirciyi etkileşime davet ediyorsunuz. Halihazırda belli bir önermeniz var zaten. Onlara şunu, bunu yapmalarını empoze etmek yerine ne kadar aracılık bırakabilirsiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C - Tüm bu projeler dans ortamından geliyor. Bir sonraki adım, katılımcıların girip oyunun parçası olduğu ve olayların gidişatını değiştirdiği kurgusal ve anlatısal bir ortam yaratmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (EQ) - Etkileşimli sinema alanında bunun üzerinde çalışan birçok kişi var. Sinematografik bir görüntü ve kurgu ile etkileşim kurabilirsiniz. Almanya Karlsruhe’de, Geleceğin Sineması’nda sadece değişik ekran ve imgelem sistemleri değil, aynı zamanda sinematografik anlatı ve dramaturjiler de sunuyorlar. Bir çalışma arkadaşım, anlatı alanı olan ama imgelemi olmayan bir etkileşimli ortam üzerinde çalışıyor. Hareketleriniz bir geçmiş oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (AK) -Normalde dijital teknoloji kullanan tüm sanatsal eserlerde, görsel malzeme ağırlıklıdır. Oysa bu yerleştirmede, karanlık bir odaya girmek üzere davet ediliyorsunuz ve hiçbir görsel referansınız yok. Yürüyorsunuz ve hareketinizin gidişatı bazı hikayeleri tetikliyor. Bu hikayeler aracılığıyla hafızanızdaki görüntüler tetikleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (EQ) -Çok önemli bir deney alanı. Etkileşimli sinema ve televizyon yapmak için çok iyi bir sistem keşfeden kişiler çok zengin olacak. Farklı ekipler sadece mikro anlatımla çalışıyor, basit kurgu, prototip gibi imge ve seslerle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (IV) -Biz kendimizi farkında olmasak da zaten bu sistemleri içerir olarak düşünüyoruz. Bir nevi insan-sonrası hale dönüşüyoruz. Halihazırda bütünleşiyoruz. Projelerin, algıların tasarımının kullanımı, teknoloji bile olmadan, bu deneyimi içeriyor. Bazıları düzeneği kullanıyor, bazıları kullanmıyor çünkü gün geçtikçe daha da ulaşılabilir hale geliyorlar ve kullanmadığımız zaman geçersiz hale geliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (EQ) - Biz sadece algıyı yeni araçlarla değiştirmeye çalışmıyoruz, algımız zaten araçlarla değiştiriliyor. Bunu genç insanlarda gözlemleyebilirsiniz. Teknoloji ve çoklu görevlere çok aşinalar. Aynı anda birden fazla faaliyet gerçekleştirebiliyorlar. Dünya hakkındaki fikrimiz halihazırda etkilenmiş durumda. Sanat sadece bunlara bir şiirsellik katmaktan ibaret, belki de biraz eleştirmekten.&lt;br /&gt;S - Yüzlerce tekniğimiz, fikrimiz ve kavramımız var. Tüm genlerin manipüle edileceğine dair bir kaygım var, kenimi korumak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (AK) - Dijital teknolojiler bu soruların farkına varmamızı sağladı, bu onların faydası. Bu fikir yeni değil, sadece daha hızlı ve daha karmaşık bir dünya öneriyor. Bu her zaman böyle oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (JC) - Ben teknolojiyle bağlantılı çalışmaya devam etmek istiyorum çünkü bedenimizin sınırları var, dolayısıyla dijital yöntemler bana bedenimi yükseltmenin yeni yollarını gösterecek. Sanatçılar olarak çağdaş sanatlarda “beden ve dijital” konusunu bir bilim adamının klonlamayı aldığı gibi dikkate almalı ve araştırmalıyız, bu etik bir durum. Nasıl kullanılacağı ve uğraşılacalığına ilişkin bir mesele.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (AK) -Fikirler yeni değil. Kendini perdeye yansıtmak, sanal beden her zaman zihinlerde olan konulardı (ayna, gölge oyunu). Şimdi elimizde bunu belli şekilde gerçekleştirebilecek belli teknolojiler var. İmgenizi perdeye yansıtarak kendinizi yabancılaştırıyor, genişletiyorsunuz ve günümüzde bunu yapacak araçlara sahipsiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-4293157023257256271?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/4293157023257256271/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=4293157023257256271' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/4293157023257256271'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/4293157023257256271'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/altay-algy-tasarlamak.html' title='Çalıştay - Algıyı Tasarlamak'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-2781645162202853110</id><published>2007-11-05T18:00:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T05:33:06.170-08:00</updated><title type='text'>Çalıştay - Sınırda Buluşmalar : Araştırmacı Ve Sanatçı</title><content type='html'>ÇALIŞTAY - SINIRDA BULUŞMALAR: ARAŞTIRMACI VE SANATÇI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 13.30 - 15.30&lt;br /&gt;Yer: İTÜ-3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Ekmel Ertan (Techne Dijital Performans Platformu Kurucu Üyesi, Türkiye)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Marcel.li Antunez Roca (Sanatçı, İspanya)&lt;br /&gt;Rudolfo Quintas (Etkileşimli Medya Sanatçısı, Portekiz)&lt;br /&gt;Oğuzhan Özcan (Interaktif Medya Tasarımı Bölümü, Yıldız Teknik Üniversitesi, Türkiye)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekmel Ertan&lt;br /&gt;Techne06 Dijital Performans Platformu etkinliği Türkiye’de bir ilk. Dijital sanatlar yavaş ama istikrarlı biçimde görünür hale geliyor ve meşruluk kazanıyor. Hepimiz dijital performans alanında küresel ölçekte bir deneyim olduğunu biliyoruz. Bu alanda faaliyet gösterenlerin bu birikimden çıkmış yöntem ve biçimlerden faydalanması gerekiyor, tarihçe göz ardı edilemez. Techne06 etkinliği, sanat ve teknolojinin buluştuğu noktada bazı sorular sormamıza yardım etti. Bu Türkiye’de yeni bir deneyim olmasına rağmen düzensizce de olsa, küresel bir deneyimin parçası olduğumuzu biliyoruz. Sorulacak retorik soru şu: Bu deneyime ne oldu? Bu soruyu küresel ölçekte ele almak; yeni dijital performans biçimini daha geniş sosyal, politik ve ekonomik ilişkiler çerçevesinde konumlandırmada bize yardımcı olacak. Biz hepimiz bu deneyimle imkan tanınmış, cesaretlendirilmiş ve mecbur tutulmuş olduk. Türkiye’nin yerel sosyal/kültürel/politik koşulları, küresel etkilerden ayrı düşünülemez. Birikmiş bir deneyim mevcut. Bu, bizi hem ona bağlanmaya ve ondan faydalanmaya hem de Türkiye’de dijital sanat üretmek için onu değiştirmeye ve onunla çalışmaya iten, egemen bir biçim. Sanat ve teknolojinin sınırı, sanatçının ve araştırmacının rolünü değiştirdi, bu da tanımların değişmesine yol açtı. Başkalarının deneyimleri hakkında konuşalım. Bu keskin kenarda; sanatsal yetenek, beceri ve yaratıcılık eskisiyle aynı anlamı taşımıyor. Farklı türde bilgi birikimi, teknolojiye erişim ve yeni sanatsal duyarlılık biçimleri gerektiren dijital alandaki sanatsal yapıtların üretimini etkiliyor. Tüketim değişiyor. Seyirci bakımından sanatçının bağlandığı biçimler nelerdir? Bu biçimlerin klasik ve modern sanat tüketimi biçimlerinden farkı nedir? Etkileşim, tüketimi ne yönde etkiler? Şimdi daha genişlemiş bir izleyici kitlesine mi sahibiz? Eğer öyle isek, herhangi bir bağlamda sanatın demokratikleşmesinden bahsedebilir miyiz? Sanatın tüketiminde ve üretiminde bazı sınırlar mevcut. Merkez/sınır(uç) nedir? Bu sanat ve teknoloji buluşması toplumu nasıl dönüştürüyor? :Bu birleşme öncesindeki iyi toplum anlayışımız sanatçının veya bilim adamınınkinden ne kadar farklıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rudolfo Quintas&lt;br /&gt;Ben etkileşimli yerleştirmeler ve performanslar için geliştirilen beden tepkisel yazılımlar üzerinde çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marcel.li Antunez Roca&lt;br /&gt;Ben dijital biyolojik konular üzerinde çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuzhan Özcan&lt;br /&gt;YTÜ’den geliyorum ve İnteraktif Medya Tasarımı Bölümü’nün kurucusuyum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekmel Ertan&lt;br /&gt;Sanatçının ve araştırmacının konumları nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marcel.li Antunez Roca&lt;br /&gt;Ben bu soru hakkında biraz karamsarım. 90’ların başında araştırma yapmaya başladım. Programcılar ve mühendislerle üniversitelerde çalıştım. İspanyol üniversiteleriyle teslim tarihleri konusunda zorluk çektim, öğretim görevlileri ve öğrenciler başka bir yörüngede yaşıyor gibiler. Karşılaştığım en önemli sorun maddi imkansızlık. Bariz sonuçlar sunmadıkça maddi kaynak elde edemiyorsun.&lt;br /&gt;Teknoloji çok değişti, öncelikle bugün eskiden olduğundan çok daha popüler. Geçmişe kıyasla çok daha fazla cihaz, arayüz, vs. mevcut. Ben durumuma özel olarak mesela, dijital performanslarım için düşündüğüm platformu oluşturmak için programcılarla bağlantı kurmak zorundayım. Birçok yazılım mevcut ancak bunları senkron içinde tek bir yerde bir araya getirmek mümkün değil, bu diğer bir sorun. İnsanlar yazılımsız bunu nasıl yapacak? Kendinize özel programlanmış yazılımlara ihtiyacınız var. Sensörler gibi arayüzler de başka bir problem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekmel Ertan&lt;br /&gt;Siz tiyatro ve müzik geçmişine sahipsiniz. Sanatsal kariyeriniz nasıl değişti ve bunun hakkında neler hissediyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marcel.li Antunez Roca&lt;br /&gt;Bana göre sahne sanatları en karmaşık durumu ortaya koyuyor. Bu sanatlar insan ilişkileri üzerine kurulu. 90’ların başında bilgisayar sistemleri bu durumu değiştirdi. Artık insan ilişkilerine gerek kalmadı. Karmaşıklığı kontrol etmek ve kullanmak için yeni araçlarımız var. Bu en önemli sebep. Durum basit değil, oldukça karmaşık. Bilgisayarlar gün geçtikçe küçülüyor ve iletişim alanında (ağ, internet) güç kazanıyor. Bilgisayarlar özel roller üstleniyor, bu yeni. Medya daha dijital hale geldi. Ses ve video analogdu, şimdi hepsi dijital oldu (video, 3 boyutlu animasyonlar, vs.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekmel Ertan&lt;br /&gt;80’lerde dijital olmayan işleriniz vardı. Sanatçının değişen rolü nedir, sizin için şahsen neler değişti?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marcel.li Antunez Roca&lt;br /&gt;Yeni ufuklar açıldı. Yeni işler yapma imkanları çoğaldı. 1994 yılında bir performansımda insanlar bedenimi fareyle kontrol etmişlerdi, bu yeniydi. Seyirci özne, bedenim nesne haline gelmişti. İnsanlar video oyunu oynar gibi oynadılar. 1998 yılında bedenimi pirinç iskeletimle sensörler aracılığıyla genişlettim ve senkronize multimedya ölçüleri, etkileşimli sesler ve robotlarla kontrol ettim. Son işimde, seyircinin yüzlerini alarak anlatıya katıyorum. İnsanların yüzleri hikayenin başkahramanı haline geliyor. Genellikle sesler ve beden ile beden ve robotlar arasında senkron oluyor. Bu, sahnede rol yapmanın yeni bir biçimi. Bedeniniz sensörlerle dolu olduğunda başka bir rol üstleniyorsunuz. Yine de karamsarım çünkü, bu tür bir incelemeyi pazara sunmak kolay değil. İspanya’daki programcılar daha çok ticari işler ve şov dünyasıyla ilgileniyor gözüküyorlar. Oysa pazarı kazanamazsanız mevcut değilsiniz demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rudolfo Quintas&lt;br /&gt;Üniversiteye başladığımda öğretmenlerimiz arasında dijital sanatçılar yoktu, sadece mühendisler ve görsel müzisyenler vardı. Öğretmenlerimiz bize programcılar varken bizim program yazmamızın gerekmeyeceğini söylüyorlardı. Ama genç sanatçıların yazılımlarını mühendislere yaptıracak kadar parası yok. Bunun bir üst seviyesi ise “kod hatalarının spiritüalizmi(tinselciliği)”. Bir kod yazdığınızda ve fikrinizi, konseptinizi programcıya anlattığınızda, bir hata meydana geldiğinde mühendis bunu bir kenara koyar. Bir sanatçı ise hata karşısında şaşırır ama bunu işinde kullanabilir. Dolayısıyla program yazmaya başladım ve işimi geliştirdim. Şimdi temel matematik ve fizik kullanarak yazılım geliştiriyoruz. Bugün artık sanatımıza maddi kaynak bulabiliyoruz ama bugüne kadar sanatsal araştırmamız için gerekli beceri düzeyini ancak ticari işler yaparak elde edebildik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuzhan Özcan&lt;br /&gt;Türkiye’de sanat alanındaki bir doktora programının yöneticisiyim. Bu programın merkezi yönetim tarafından kabul edilmesi üç yıllık bir mücadelenin sonucu. Sanatın bilimsel bir alan olmadığını söylediler ve bu alanda nasıl araştırma yapılacağını sordular. Onlara Avrupa ve Kuzey Amerika’daki muadillerini göstererek onları ikna ettim. Bu alanda da araştırma yapılıyor ancak bilimsel alandakinden biraz farklı. Halen sanat alanında nasıl araştırma yapılacağı konusunda mücadele veriyoruz. Bologna sürecindeyiz ve bu soru gittikçe daha fazla önem kazanıyor. Anglosakson sisteme sahip olmayan Güney Avrupa ülkeleri kurallarını değiştirmeye çalışıyorlar. Avusturya, İsveç ve İspanya ile işbirliği içinde bir projem var, onlar da dengeye ulaşmak ve sistemi iyileştirmek için mücadele veriyorlar. 2006’nın başında Türkiye’nin AB’yle bütünleşme süreci başladı. Bologna sürecine baktığınızda, üç temel kural var: Eğitimde standartlaşma, yayma, Avrupa boyutunun yeni biçimi. Birinci konunun ele alınması kapsamında programlarımızı değiştirdik. İkinci konu, araştırma gerektiriyor. Fikirlerinizi yaymanız ve bunları uygulamanız gerekiyor. Bu seviyede, araştırma üzerinde sanatsal bir bakışla düşünmeye başladık.&lt;br /&gt;Benim branşım tasarım. Endüstriyel tasarıma daha yakınım. Bize kullanıcıdan talep geldiği sürece araştırma önemli bir sorun olmaz. Ancak örneğin Gösteri Sanatları Fakültesi’nde “yayma” kavramının anlaşılmasında sorun yaşadık. Araştırma yapmak istemediler, sanatlarını icra etmek istediklerini söylediler. Halen mücadele ediyoruz. Karşılıklı birbirimizi anlamaya çalışıyoruz. İki senenin sonunda iki önemli husus saptadık:&lt;br /&gt;1. Örneğin elektronik teknoloji kullanıyorsanız tasarım eğitimi tarzı belki de değiştirilmeli. Sanatçı ve programcı. Yeni bir sanat eğitimi platformunu nasıl oluşturabiliriz?&lt;br /&gt;2. Yeni teknoloji kullanımıyla beraber gösteri sanatları kavramı da değişiyor. Yeni sanat kavramının üstündeki fikri değiştirmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekmel Ertan&lt;br /&gt;İşbirliğinin yeni kuralları gitmesi gereken yön nedir ve bu yeni ilişkilerin beklenen biçimleri neler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rudolfo Quintas&lt;br /&gt;Farklı insanların işbirliği söz konusu olduğunda amaca ulaşabilmek için etik dilin ortak olması gerekir. Sanatçı ve bilim adamı arasında yeni bir işbirliği başladığında bazı sorunlar yaşandı çünkü her iki tarafın araştırma ve gerçekliğe yaklaşımı çok farklıydı. Değişik altyapılardan gelmeleri nedeniyle algıları, anlayışları ve tasavvurları farklıydı. Şimdi durum biraz iyileşiyor çünkü daha fazla tartışma var ve zihinsel anlamda ortak bir dil gelişiyor. Bir kelimenin birçok farklı anlamı olabilir, gelinen disiplinlere göre değişir. Belli bir tartışma seviyesine gelebilmek zor bir mesele.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuzhan Özcan&lt;br /&gt;Fakültemizdeki sanatçılar üzerinde yapılan bir araştırma sonucunda onların yeni teknolojiler hakkında bilgi sahibi olmak istediklerini tespit ettik. Bunun üzerine her üç ayda bir, farklı fakültelerin yeni teknolojik görüşü almasına yönelik bir programa başladık. Şu anda yediden fazla sanat araştırma projesi Mühendislik, Nano-teknolojiler ve Fen Bilimleri Fakültesi işbirliğinde sürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marcel.li Antunez Roca&lt;br /&gt;Sanatçı ve bilim adamı arasındaki işbirliği bir çeşit efsane, şimdilerde normal, 10 yıl önce değildi. Programcılar başka alanlarda; örneğin bankacılık sektöründe çok daha kolay para kazanıyorlardı. Şimdi yeni bir programcı nesli var.&lt;br /&gt;Video oyunlarının tarihçesine bakın. Video oyunları anlatısallığın bir parçası. Son beş yıldır genç programcılarla iletişim kurmak daha kolay hale geldi. Hatta bazen yeni fikirleriyle size katkıda bile bulunuyorlar. Sorun, sanatın öznesi ve bilim adamı. Farklı bir zihniyet var ve metodoloji farklı. Ancak her ikisi de aynı amacı taşıyor: hayatı değiştirmek, dünyayı anlamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekmel Ertan&lt;br /&gt;Teknolojiyle uğraşıyorsanız bir tür işbirliği kurmanız gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rudolfo Quintas&lt;br /&gt;Günlük hayatın konuları internet, forumlar, vs. sayesinde küreselleşiyor. Herkes aynı referanslara ve tartışmaya erişim hakkına sahip olmaya başlıyor. 10 yıl önce bilgi sadece kütüphanelerdeydi. Bilimadamı kendi mikro dünyasındaydı, sanatçı da müzelere gidip geliyordu. Yeni durum, ortak bir düşünme biçimi oluşturmaya yardımcı oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekmel Ertan&lt;br /&gt;Bir grup olarak SWAP (aynı zamanda işin sanat yönetmenisiniz) ve birey olarak sen Marcel.li (programcılarla çalışıyorsunuz) aranızdaki farklar nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marcel.li Antunez Roca&lt;br /&gt;Her zaman kolektif bir durum. Ben fikirlerimi grubuma öneriyorum ve görüşlerini alıyorum, açık bir diyaloğumuz var. Teatral bir durum. İşe bağlı olarak bazen yalnız da çalışıyorum. Programcılar, mühendisler, animatörler, grafik tasarımcıları, müzisyenleri bir araya getirmek, karmaşık bir durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekmel Ertan&lt;br /&gt;Seyircinin bu yeni yöntemlerle ve sanatın tüketimiyle olan ilişkisi nedir? Marcel senin etkileşim veya yeni teknolojiler aracılığıyla seyirciyle kurduğun ilişki nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marcel.li Antunez Roca&lt;br /&gt;Gösterinizi gerçekleştirirken bir sorun var. Anlatısallık sıralı bir durumdur, etkileşimin anlaşılabilmesi için geri besleme gerekir. Benim performansımda, seyircinin anlayabilmesi için ekranda bazı sahneler birçok kez tekrarlanıyor. Bu nedenle etkileşim açısından yerleştirmeler performanslardan daha iyi netice veriyor. Yerleştirmeleri kullanacakları zamana insanlar kendileri karar veriyor ama seyirciyi performansın süresi hakkında bilgilendirdiğiniz zaman bu sıralı bir durum oluyor. Bu durum anlamada sıkıntı yaratıyor, dolayısıyla tekrarlamanız gerekiyor. Normal şartlar altında seyirci ile yerleştirme arasındaki etkileşim bireyseldir. Ben seyirciyi nasıl içine koyacağım üzerine düşünüyorum. Bedenin irade dışı hareket eden kısımlarını; kan basıncı, seyircinin sıcaklığı gibi, kullanmayı düşünüyorum ama bu insanlar için çok açık değil. Bedenim, seyircinin hisleri ve gösteride olup biten arasında bir arayüz haline geliyor . Ancak bu öznel bir durum. İnsanlar arayüzler kullandıklarında onun tam olarak nasıl çalıştığını anlayabilmek için bir ila üç gün arası süreye ihtiyaç duyuyorlar (playstation veya farede olduğu gibi) Bu performansı 1996’da gerçekleştirdiğimde etkileşim sistemini kimse bilmiyor ve anlamıyordu. Yabancılara arayüzlerin nasıl çalıştığını göstermeniz gerekiyor. Şu anda üzerinde çalıştığım araştırma; “içgüdüsel arayüzler” üzerine. Seyirci ile arayüzler arasında daha iyi bir ilişki kurmak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuzhan Özcan&lt;br /&gt;Kullanıcının katılımı hala anlaşılması zor bir alan. Birçok sanatçıya sorarak kullanıcıların sanatsal ifadeye/beyana olan tepkilerini araştırmaya çalışıyoruz. Sanatçının genellikle bir sanatsal ifadesi/beyanı oluyor ve kullanıcının buna cevabını bilmiyorlar. Esas soru şu: kullanıcılar için katılım veya çekim anlamına mı geliyor, yoksa hayal kırıklığına mı uğratıyor?&lt;br /&gt;İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde yerleşik yedi projeyle ilgili olarak; projeye tepki veren standart kullanıcılarımız var, bu tepkiler sanatçıya raporlanıyor. Tepkiyi bilmediğiniz zaman kendi değerlendirmenizi yapamazsınız. Bizim araştırmamız; kullanıcının esas beklentisinin ne olduğunun, kullanıcıyı nelerin etkilediğinin, tepkilerinin kültürel kökleri olup olmadığının tespitine yönelik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekmel Ertan&lt;br /&gt;Nasıl yeni izleyici kazanıyorsunuz? Toplumun sınırlarına/uçlarına nasıl erişiyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rudolfo Quintas&lt;br /&gt;Özellikle paylaşmak istediğim üç ana sorun var: Seyirci katılımı, yerleştirme ve performans arasındaki fark, arayüzler. İzleyici katılımı ortak-yazarlık gerektirir. Bir de pasif-yazarlık ve ortak-yazarlık meselesi var. Etkileşimli işler ve normal medya ile ilgili olarak neler değişti?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekmel Ertan&lt;br /&gt;Ortak-yazarlık’ta izleyicinin rolü değişiyor. Sanatçının sınırları dahilinde izleyici tasarımın bir parçası haline geliyor. Hiç beklentilerinizin ötesine geçen özel durumlar oldu mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rudolfo Quintas&lt;br /&gt;Displacement-Yer değiştirme 2004’te bilgisayar imgelem arayüzü-böylelikle büyükannem bile sistemi bir bilgisayar mühendisi maharetiyle kullanabiliyordu.&lt;br /&gt;Edimsel bedeni kullanarak yeni kompozisyon modelleri üzerine bir araştırma. İki enstrümanınız var; kırmızı aktivatör bedenle çarpıştığında yakalanan sarı bir silüet ve diğer enstrüman mavi poligon. Odaya giriyorsunuz ve kullanılan teknolojiden haberiniz yok. Kendinizi görüyor ve neler olduğunu merak ediyorsunuz. Siz ve sistem arasındaki geri besleme iletişimi gerçekleşiyor. Bu yerleştirmede odayı terk ettiğinizde bedeniniz (mevcudiyet/hatıra) orada işitsel-görsel bir kompozisyon olarak kalıyor. Döngü devam ediyor, bu aynı zamanda işin okumasını etkileyen bir ortak-yazarlık.&lt;br /&gt;İzleyici açısından sanat yapıtı ile etkileşimli iş arasında meydana gelen farkı şöyle açıklamaya çalışayım. Bir tablo gördüğünüzde evdeki kanepenizle nasıl bir uyum içerisinde olacağını düşünebilirsiniz. Bakışınızın oynak bir yanı vardır. Etkileşimli bir işe baktığınızda ise kendinizi korunmasız bırakırsınız. Oynak veya dalgın, insanların sanat yapıtlarına karşı farklı tavırları vardır.&lt;br /&gt;SWAP, bedenin içinde ve etrafındaki enerji akışlarını ortaya çıkarmak ve radikal jest artırımıyla ilgili bir proje. Dans ve etkileşimli medya sanatı arasında bir iş. Dans ve bedende, jestin ne olduğu ve gerçek zamanlı kompozisyon geri beslemeye, öğrenmeye devam ettiğimiz, dansçının kendini adapte etmek zorunda olduğu dinamik bir sisteme sahip olduğumuzda nasıl bir jeste doğru yaklaştığımız üzerine düşünen bir proje. Bu işte, dramaturjiye ilişkin değişik fikirlerle parçayı oluşturan farklı ortam modelleri geliştiriyoruz. Etkileşimi izleyicinin nasıl algılayacağı bir sorundu, onun için bunun çok etkileyici bir sistem olması gerekiyordu. Figüratif ve geometrik sanal arasında, organikten soyuta, izleyicinin uzaydaki jest artırımını ve araştırmak istediğimiz tüm nosyonları nasıl algılayacağı üzerinde çalışıyoruz. Bir diğer örnekte burada, hareketin iç artırımı üzerinde çalışıyoruz. Siz dursanız da, bedeniniz kendi içinde hareket etmeye devam ediyor ve bu hareket başkalarını etkiliyor. Tinsel gözüküyor ama bilimsel. Radikal olarak bu tür enerjiyi artırmaya çalışıyoruz. İzleyici iki farklı beden görüyor ve beden hakkında iki farklı kanaate sahip oluyor; fiziksel ve dijitalize. Öbür bedeni ölçeklendiriyoruz. İçeride olup bitenle dışarıda olup biten arasında bu tür bir çelişki yaratıyoruz.&lt;br /&gt;Ben ve Tiago bilgisayarlarımızla sahnedeyiz, bu durum ve komutlar yaşadığımız diğer sorun. Dansçıyla aramızda bir diyalog kuruyoruz ve bu ekranda cisimleşiyor. Yapılandırılmış bir doğaçlamamız var ama aynı zamanda diyalog ve adaptasyon da önemli çünkü sistem üçüncü eleman. Sistem bazen daha özerk ama biz parçacıkları kontrol ediyoruz.&lt;br /&gt;Etkileşimli bir sanat eseri için dengeyi sağlamak her zaman değişik olabilir ama aynı zamanda jesti ifade ettiğinizde bir algı ve etkileşimi var.&lt;br /&gt;S - Kendi aletlerinize tutsak düşmekten korkmuyor musunuz? Bir bilgisayar için tasarım yaparken ekranla etkileşim içindesiniz, seyircinin imgesiyle, kendisiyle değil. Teknoloji, etkileşim sürecinizin önünde bir engel de olabilir. Geleneksel performanslarda seyirci alkışlayabilir, tezahürat edebilir, hatta bis bile isteyebilir. Bu sizin işiniz için geçerli olabilir mi? Bu etkileşimli süreç, bu iki insan ruhu; icracının kendisi ve etkileşimli alıcı olarak izleyici tüm bunlardan ne derecede etkileniyor?&lt;br /&gt;C (RQ) - Sanat yapıtının teknolojinin kendisi haline gelmesi sorunu her zaman mevcut. Programcılığa başlamamızın nedeni bu. Başlangıçta ticari yazılımlar kullandık. İnsanlar teknolojiye yönelik deneyler yapmaya çalışıyor, sonuçlar elde ediyor ve üzerine düşünmeye başlıyor. İşin motivasyonuyla oluşturmaya başlıyorsunuz. Bu sanat, estetik ve filozofiye yönelik bir sorun. Kavramsal olanı gerçeğe ithaf etmek istiyoruz. Yeni ufuklara doğru yol almak istiyoruz. Yeni özne; jest, yeni plastisite, figüratif, soyut hakkında yeni bilgi birikimi sağlayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Koreografi ve CAD arasındaki ince çizgiyi görmeye çalışmıyor muyuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (RQ) - Artık postmodern olmaya çalışmıyoruz. Başka şeyler elde etmeye çalışıyoruz. Önemli olan sanat eserinin anlamı, bileşenleri değil. (koreografi veya CAD).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Ucu açık yaklaşımınız izleyicinin eserinizi değiştirmesine izin veriyor, buna hazırlıklı mısınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (EE) - Tamamlanmış nesne değil, sürecin kendisi sanat yapıtı haline geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (Tiago D.) - Rudolfo yazılım geliştirme sürecinden bahsedebilir. Ya hep aynı yazılımı kullanıyorsunuz, ya da her parçaya özgü yazılım uyarlıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (RQ) - SWAP kombine düşünce sonucunda geliştirildi. Düşünen bedenin bilgisi. Yazılımın geliştirilmesi sürecinde her hafta dansçılar ve koreograf bizimle görüşlerini paylaşmak üzere bir araya geldiler. Bu bağlamda yazılımın kendisi koreografi. Bedenin soyut düşüncesinin entelektüelize edilmesi ve bedenin bir iletişim ağı oluşturmak içi kullanılması olarak düşünülebilir. Dolayısıyla teknoloji sadece bir araç değil aynı zamanda koreografinin de bir parçası olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S (EE) - Yeni izleyicilere nasıl ulaşıyorsunuz? Genişleyen bir izleyici kitlesinden bahsedebilir miyiz? Toplumun sınırlarına nasıl erişiyorsunuz (programcılar eskisinden daha fazla sanat izleyicisi haline geldiler)?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (MR) - İzleyici fikri ile teknoloji arasında bir çelişki var. Çünkü teknoloji ve ürünleri DVD, cep telefonu, CD gibi buluşlarla bireyselliği en tepeye yerleştiriyor. Neden bir avuç yabancıyı bir mekana koyup bir saat boyunca bir performansı izlemelerini bekleyelim? Bu biraz ilkel bir düşünce mi? Bu tür performanslara genç insanların (farklı bir internet kültüründen geliyorlar) dikkatini çekmek güç, bu bir çelişki. İzleyiciler ve performanslar arasında yeni bir pazar yaratmalıyız. Yeni biçimler ve mekanlar üzerine düşünmeliyiz. İşinizi internete koymak. Gerçek zamanlı gerçek bir iş ile zamansız-mekansız teknolojik durum arasındaki çelişki.&lt;br /&gt;C (RQ) - Öncelikle eğitim konusu var. İnsanlar neden sanat eserlerini takip eder? Bunun için kendilerini motive hissetmeleri gerekir, sanat tüketme ihtiyacını hissetmeleri gerekir. Bu politik bir konu. İkincisi; teknolojiyi kullanarak yeni izleyicilere ulaşabilirsiniz. Sanat hakkında fikir sahibi olmayan ama aynı teknolojik aletleri kullanabilen birçok kişi, bu onlar için aralanmış bir kapı olabilir. Bu insanlar için teknoloji fonksiyoneldir ve hayatlarını kolaylaştırır. Bir gün, teknoloji üzerine kurulu fakat o fonksiyonelliğe sahip olmayan bir sanat eseri gördüklerinde belki de düşünmeye ve sorgulamaya başlayacaklar. Belki bu işler yeni bir izleyici kitlesi edinmemize yardım edecek. Üçüncüsü; normalde etkileşim halinde olmayan disiplinler birbiriyle içiçe geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S (EE) - İspanya ve Portekiz’deki yerel durum nasıl?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (MR) - İnsanlar yeni teknoloji hakkında konuştukları zaman, genç insanları kastediyorlar ama 15 yıl yeni teknolojiler üzerine çalıştığınız zaman, yaşlı olmuş oluyorsunuz ve yeni şeyler yapmamaya başlıyorsunuz. Normal programlara işleriniz dahil edilmiyor. Sürekli yeni festivaller, organizasyonlar, düşük bütçeler, yeni ortaya çıkan pazarlarla karşılaşıyorsunuz. Tüm Avrupa’da durum böyle. Yüksek enerjili, iyi niyetli ve parlak fikirli parasız, mekansız kişiler. Gerçek mekanlar sürekli sadece opera ve şov dünyasının etkinliklerine ayrılmış vaziyette. Teknoloji ancak; video oyunları, cep telefonları gibi ticari alanlara entegre edildiğinde kuvvetli hale geliyor. Teknolojinin katarsis gibi altüst edici/yıkıcı şekilde ortaya konması, para kazanmak isteyen hiç kimse bu fikirlerle ilgilenmiyor. Para yok, politik alaka yok. Sanatçılar ticari çözümlere yönelmek zorunda kalıyor. Bu şekilde kariyer yapmak imkansız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S (Yorum) - Yeni izleyici kitlesi edinmeyi zor kılan teknoloji değil. Klasik bir tiyatro sanatçısının radikal monoloğu da aynı dertten muzdarip. Mali konular her zaman bir sorun. Araştırmacı kendi teknolojisiyle çalışan sanatçıdan faydalanabilir. Her iki taraf için de bir alışveriş söz konusu. Dolayısıyla işbirlikleri/ortaklıklar gerekli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - İnsanlar farklı bireysel zevklere sahip olmalarına rağmen burada bir kolektiviteye hitap ediyorsunuz. Bu ekranı alıp halka açık bir meydana koyduğunuz takdirde bir izleyici kitleniz olur. İnsanlara bu tür sanatsal yaklaşıma yönelik bir beğeni geliştirmeye başlamaları için bir kapı açmış olacaksınız. Sanattan sadece bireysel bir formül olarak söz edemeyiz, her zaman bir kolektivite arayışı içindeyiz ve bu kolektivite ile etkileşim halindeyiz, bu sadece bir avuç bireysel kişiden oluşuyor olsa da. Dolayısıyla bu tür yaklaşımlar aracılığıyla insanları iyileştirdiğinizi söyleyemezsiniz, bireye daha fazla seçme özgürlüğü tanımalısınız.&lt;br /&gt;S - İşlerinizde doğanın elementlerine yönelik bilinçaltı bir bağlılık hissetmiyor musunuz? Bir seyirci, ilham verici olarak? Peki ya sanatçı ile Tabiat Ana arasındaki ilişki?&lt;br /&gt;C (MR) -DVD, filmler gerçek kolektiviteler değil. İnsanları bunları satın alabilir ama eserinizi değiştiremez. Evlerinde bakarlar ve eser değişmez. Ama gerçek zamanlı bir performansta, beraber hissediyor ve beraber değişiyorsunuz.&lt;br /&gt;İnsanlar bedeni hareket ettiriyor ve beden geometrik imgeleri veya sesleri hareket ettiriyor. Bu figüratif değil soyut. Ateş, su gibi doğal bir şey değil. Sanatımın konusu; geleneği teknolojiyle yani anlatıyla bağlantılandırmak. Geçmişe dahil olan ve beden ile izleyiciler tarafından kontrol edilen sembolik unsurlar kullanmak.&lt;br /&gt;C (OÖ) - Kısmen katılmıyorum. Sanat sanatçı tarafından tasarlanan bir kompozisyondur. Eğer izleyici her şeyi değiştirirse artık bir kompozisyon değildir. Buna sanatçı tarafından tasarlanan pasif etkileşim diyoruz. Belli bir kompozisyonu vardır. Belirli bir senaryo vardır, her şeyi değiştiremezsiniz. Sanatçı sonuçta belirgin bir mesaj verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S (Yorum) - Ne kadar soyut olursanız olun, doğaya ters düşemezsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (RQ) - Ben her şeyi doğaya ait görüyorum, dijital veya elektronik olarak analog olsun, kimya olsun. SWAP’ta izleyiciye doğa ile ilgili yeni bir deneyim vermeye çalıştık. Gerçeği taklit eden bir gerçeklik yaratırsanız, gerçeği taklit eden o gerçeğin içine girdi olarak gerçek koymanız gerekir ki bu da gülünç bir sistem haline gelir ve çalışmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (EE) - Sürecin kendisi sanat nesnesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (Tiago D.) - Sanatsal yaratı sürecine ilişkin olarak iş; süreç hakkında bilgi sahibi olmayan izleyiciye sunulur, dolayısıyla bazen insanlara ulaşamaz. Sanatçı açık bir süreç izlerse, izleyici eserin nasıl geliştirildiğini görebilir. Eğer sanatçı yeni izleyici kitlesine ulaşmak istiyorsa eğitim bunun bir parçasıdır. Açık süreç sanat eserleri de başka bir yol olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S (EE) -Bu birleşme öncesinde iyi toplum anlayışımız, kişinin sanatçı veya bilim adamı için hayal ettiğinden farklıydı. Sanat ve teknolojiyle bir arada uğraşıyoruz. Teknoloji sizi veya işinizi belli bir yöne gitmeye zorluyor mu? Teknoloji aracılığıyla değişim kendinizi ifade etme biçiminizi veya bunun ardındaki fikirlerinizi etkiliyor mu?&lt;br /&gt;C (RQ) - Sonuçta mesele teknoloji değil. Tüm bu konular hep var. Mürekkebin sanayileşmesi teknolojik bir gelişmeydi. Bu doğal bir gelişim. Teknoloji vardı ve her zaman olacak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-2781645162202853110?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/2781645162202853110/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=2781645162202853110' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/2781645162202853110'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/2781645162202853110'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/altay-snrda-bulumalar-aratrmac-ve-sanat.html' title='Çalıştay - Sınırda Buluşmalar : Araştırmacı Ve Sanatçı'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-3702710258400148642</id><published>2007-11-05T17:00:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T05:33:30.310-08:00</updated><title type='text'>Off Meeting - Black Seas Projesi</title><content type='html'>OFF MEETING - BLACK SEAS PROJESİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 14:30-16:30&lt;br /&gt;Yer: İTÜ-3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar: &lt;br /&gt;Chris Torch (Intercult, Yönetici)&lt;br /&gt;Yuliana Yankovova (Intercult, Denizler Proje Koordinatörü )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chris Torch: Intercult’ın yöneticisi olan Chris Torch, SEAS projesi ve Intercult üzerine bilgi verdi. SEAS projesinin arkasında yatan fikir, liman kentlerinden sanatçıları biraraya getirmek ve onlarla işbirliği yapmak. Marinaların Asya’ya taşınmasından sonra, liman kentleri neredeyse yok oldu ve bu kentlerin sakinleri de başka kentlere taşındılar. SEAS projesi 2002 yılında, Baltık ve Adriyatik denizindeki liman kentleriyle işbirliği için başladı. Projenin ardındaki itki, bölgedeki sanatçıların biraraya gelip birbirleriyle ve sanatçıları toplumla kaynaştırmak idi. Sanatçılar Baltık ve Adriyatik kıyılarındaki liman kentlerine gönderildiler ve bu kentlerden esinlenen bir proje önerisi kaleme alındı. 2003-2005 yılları arasında, 12 ortak yapım gerçekleştirildi. Projede yer alan liman kentleri, kentsel dönüşüm sonucu limanları Asya’ya taşınmış olan ve artık kullanılmayanlardı. Aynı yaklaşım bu sefer Karadeniz ve Kuzeydenizi projesinde de kullanılacak ve her iki bölgeden sanatçılar işbirliği projeleri için biraraya gelecekler.&lt;br /&gt;Bu proje, kentsel dönüşüm sonucu terkedilmiş endüstriyel mekanlar ve liman kentlerine yeniden yaşamsallık kazandırmayı (yeniden üretimini canlandırmayı) odağına alan bir sosyal sorumluluk yaklaşımına özel önem atfediyor. Sanatsal boyutu seçilen kentlerde araştırmalar, danışma kurulları, yerel yetkililerle işbirliği, sivil girişimler ve sanatçı toplantılarından oluşacak ve işbirliği içinde geliştirilecek ve seçilecek. Buna ek olarak, Türkiye’den başvuracak iki kültür yöneticisi /operatörü Stockholm’de eğitim alacak ve yerel organizasyondan sorumlu olacak. Bu projede akılda tutulması gereken iki önemli noktayı ademi merkeziyetçilik ve mutenalaştırma oluşturuyor. Ayrıca sanatçıların politize olmak istemeyebilecekleri de göz önünde bulundurulmalı. Yerel ortakların ne istediklerini kesin olarak bilmeleri büyük önem taşıyor. Projenin sponsorları AB, Culture 2000, İsveç Enstitüsü, Avrupa Kültür Fonu(ECF) ve Kuzey Ülkeleri Konseyi.&lt;br /&gt;Chris Torch aynı zamanda DATES projesi hakkında da kısaca bilgi verdi. DATES, 30 sanatçının belirli bir tarihte toplanması ve sonrasında da işlerini sunmak üzere ülkelerine geri dönmeleri esasına dayanan bir proje. Bir mobilite projesi. İlk toplantı Romanya’da yapıldı. 2007’de sanatçılar Odessa’da buluşacaklar ve sunumlarını yapacaklar.&lt;br /&gt;SEAS’e dönersek, bu projede yer alacak sanatçıların birlikte çalışmaya, limanlar, terkedilmiş endüstriyel alanlar gibi, alışılmışın dışında mekanları kullanmaya ve işlerini böyle bir bağlama oturtmaya ilgi duymaları gerekir.&lt;br /&gt;Oturumun devamında gelen sorular üzerine, Torch Seas projesinde aynı bölgeden iki kentin projede yer alabilmesinin fon bulma (kaynak bulma) fırsatlarına bağlı olduğunu belirtti. Kentin proje öncesinde ve sonrasındaki durumunun karşılaştırılarak projenin değerlendirmesinin yapılması için, en başarılı sosyal oluşum grubunun dört veya beş farklı acenta ile çalışan grup olacağını sözlerine ekledi. Böylece Seas projesi bittiğinde hala süren bir etkileşim olması gerektiğini söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arnaud Litardi: İstanbul Fransız Kültür Ensitüsü’nün Müdürü söz aldı ve ve Türk sanatçılarıyla işbirliği beklentileri üzerine birkaç noktaya değindi. AFA 25++ yazısındaki 25’in AB üyesi 25 ülkeye karşılık geldiğini, ++’nin de AB’ye eklenecek ülkeleri işaret ettiğini belirtti. Internet sitesi ve kültür sanat yöneticileri için düzenlediği eğitimlerle AFA’nın uzun bir süredir varolduğunu söyledi. 2009 yılında, Türk Fransız Baharı projesi kapsamında Türkiye’den sanatçılar bugünün Türkiyesi’ni yansıtan eserlerini sunmak üzere davet edilecekler. Türk sanatçıları Fransa’da ağırlamak istiyorlar. Proje Türkiye ve Fransa’da aynı zamanda gerçekleşecek. Litardi’ye göre, 2010 Avrupa Kültür Başkenti olarak Istanbul’un diğer kentlerle ve iletişim ağlarıyla bağlantıda olması gerekiyor. Ayrıca Türkiye’nin AB’ye kabulu yolunda çağdaş Türk sanatçılarının Avrupa kamuoyunu etkilmek yönünde önemli bir rolü olduğuna inanıyor. Litardi sözünü Türk sanatçılardan bu bağlamda projeler beklediklerini belirterek noktaladı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-3702710258400148642?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/3702710258400148642/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=3702710258400148642' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/3702710258400148642'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/3702710258400148642'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/off-meeting-black-seas-projesi.html' title='Off Meeting - Black Seas Projesi'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-2984785471108608533</id><published>2007-11-05T16:00:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T05:33:55.156-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>ÇALIŞTAY - GÖSTERİ SANATLARI EĞİTİMİNDE ALTERNATİFLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 15:00-17:00&lt;br /&gt;Yer: İTÜ-3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Nihal Koldaş (Tiyatro Yöneticisi, Bilsak Maya Sahnesi, İstanbul, Türkiye)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar: &lt;br /&gt;Aylin Ersöz (YTÜ Dans Programı, Dansçı, Koreograf, İstanbul, Türkiye)&lt;br /&gt;Handan Ergiydiren Özer (Başkent Üniversitesi, Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, Ankara, Türkiye)&lt;br /&gt;Tuğçe Ulugün Tuna (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Devlet Konservatuarı, İstanbul, Türkiye)&lt;br /&gt;Bedirhan Dehmen (Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu/BGST, İstanbul, Türkiye)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihal Koldaş: Çalıştayın yöneticisi olarak öncelikle dinleyicileri, tüm konuşmacıların Türkiye’den olması nedeniyle oturumun kaçınılmaz olarak Türkiye’deki gösteri sanatları etrafında geçeceğini ve konuşmacıların tamamının dansçı veya koreograf olmaları dolayısıyla da konuşmaların gösteri sanatlarının tüm yönleri üzerinde değil, Türkiye’de dans eğitimi üzerine odaklanacağını söyledi. Konuya giriş niteliğinde kısaca Türkiye’deki tüm gösteri sanatları eğitimi sisteminin 1940’ların başında, Cumhuriyet döneminin başlarında geliştirilen konservatuar paradigmalarına dayandığını belirtti. 1980 askeri darbesi sonrası eğitim sisteminin değiştirildiğini ve bunun sonucu olarak da konservatuarların özerk eğitim kurumları özelliğini yitirerek üniversitelerin birer departmanına dönüştüğünü vurguladı. Dediğine göre, özel üniversitelerin sisteme dahil olmasıyla beraber, 1990’larda gösteri sanatları ve sanat yönetimi alanında eğitim veren kurum sayısında bir artış görüldü. Aynı zamanda İstanbul’da, sertifika programları düzenleyen özel bazı kuruluşlar veya üniversitelerin gösteri sanatları kulüpleri bir şekilde gösteri sanatları eğitimi alanında kendi yaklaşımlarını ve paradigmalarını geliştirdiler. Sahne sanatları alanında görünüşteki bu canlılığa karşın, bu canlılığın eğitimin ve sanatçının kalitesine ve bunların uluslararası sahne ve gelişimle nasıl başedebilecekleri konusuna katkılarını şüphe götürür bulduğunu ifade etti.&lt;br /&gt;Koldaş oturum sırasında bir ara, farklı çalışma alanları ve disiplinlerinin ilginç bir karışımını oluşturan, oldukça farklı altyapılardan gelen, yeni bir dansçı, koreograf ve gösteri sanatçısı kuşağının mevcut olduğunu belirtti. Hatta şu an buradaki konuşmacıların artalanlarına bakarak bile bunun rahatlıkla görülebileceğini vurguladı.&lt;br /&gt;Konuşmacıları tanıttıktan sonra sözü onlara bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aylin Ersöz ilk konuşmacıydı. Önce, üniversitede gördüğü eğitimin temel özelliklerini, avantaj ve dezavantajlarını şu an aynı üniversitede kendi verdiği eğitimle karşılaştırarak anlattı. Yıldız Teknik Üniversitesi Modern Dans Programı’nın amacının kültürel açıdan donanımlı dansçılar yetiştirmek olduğunu belirtti. Dans eğitiminin oldukça zor olduğunu ve uzun zaman aldığını, zira insan bedeniyle ve hareketi bir dil olarak işlevselleştirmekle ilgili olduğunu, bu nedenle de entellektüel seviyesi de yüksek olan dansçılar yaratma amacının birçok sorun çıkarabildiğinin altını çizdi. Sözlerine özetle şöyle devam etti: “Alternatif eğitim öğrencilerin etkin katılımını gerektirir. Bir çok güzel dersimiz olmasına karşın, genelde bu etkin katılımdan yoksunduk ve dans hakkında okuma ve yazma konusunda pek yeterli değildik. Bu sorunlar dans eğitiminde birçok aksaklığa yol açtı. Türkiye’de alternatif bir eğitim yaratmak, gerçekten pek kolay değil. Bunun nedeni sadece sistem değil, aynı zamanda dansın doğası.”&lt;br /&gt;Ersöz ayrıca dört yıllık eğitim süresi içinde dansçılardan profesyoneller yaratmayı bekleyen okul sisteminin yarattığı baskının da altını çizdi. Toplumla daha sık ve derinlikli ilişkiler kurmanın gereğini vurgularken bu anlamda Eminönü Halk Eğitim Merkezi’nin önemini vurguladı. Ayrıca bu konuda yoğun entellektüel ve fiziksel çaba harcayan dans Prof. Kaya İlhan adını da özellikle andı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bedirhan Dehmen, kendini tanıttıktan sonra, öncelikle Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nun, her ne kadar isminde Boğaziçi Üniversitesi’nin adını barındırsa da, (BGST) konservatuar ya da kurumsal eğitim sistemi dışında olduğunu belirtti.&lt;br /&gt;“BGST üç farklı alanda etkinlik gösteriyor. Bunlar Dans, Müzik ve Tiyatro. BGST 1995’de üniversitenin mezunlarının kültürel ve sanatsal pratiklerine devam edebilmeleri amacıyla kuruldu. Araştırmaya özel bir önem veriyorlar. Dehmen Türkiye’de halk dansları alanında bir Milli Dans paradigmasının varolduğunu, buna göre hareketlerdeki etnik ya da bölgesel farklılıkların gözardı edildiğini ya da farklı etnik veya bölgesel geçmişlere sahip tüm dansçıların bir örnekleştirilerek Anadolu ya da Türk Halk Dansçıları adı altında etiketlenmeye çalışıldığını belirtti.&lt;br /&gt;Kendi yaklaşımlarını demokratik çokkültürcülük olarak tanımladı. Buna göre Turkiye’de farklı yörelerin dans hareketleri arasındaki benzerliklerin yanında farklılıkların da altını çizmek istiyorlar. Ayrıca yaklaşımlarında entellektüel çalışma önemli bir yer tutuyor. Eğitim yöntemleri kuramsal ve pratik yaklaşımların bir bileşimi. Dans araştırmaları; hareket ya da biçim biriktirebilmek amacıyla yerel halkı gözledikleri saha çalışmalarından, onları BGST’nin mekanlarına davet ederek bizzat kendilerinden ya da kaydedilmiş görüntülerden öğrenmeyi içeriyor. Bu alandaki araştırmalarında, özellikle bağlamdan koparılma sorunsalına karşı, halk oyunları hareketlerinin kültürel olarak taşıdığı anlamları bulmaya, yansıtmaya önem veriyorlar. Dans formlarını (biçimlerini), toplumsal bağlamı içinde öğrenmeyi tercih ediyorlar.&lt;br /&gt;Asıl ilgilendikleri, özgünlük ve otantiklik adına teknik yetkinlik ve hızın öne çıkarılması değil, belirli bir dans biçimine belirli bir bağlamda atfedilen anlamlar, bedensel tavır ve jestler.&lt;br /&gt;Saha çalışmaları ve sahne projelerine, o projeye özgü artalan okumaları ve antropoloji, cinsiyet ve performans konuları, dans tarihi, vb. üzerine yapılan genel entellektüel okumalar eşlik ediyor.&lt;br /&gt;Seçilmiş konular üzerine seminerler düzenliyorlar. Teatral sahne tekniklerini dans ve müzikle birleştirerek yeni bir gösterim dili yaratmaya çalışıyorlar. Bazı dramaturjik tercihlere sahip olduklarından, tiyatro ve dans arasındaki ilişkiyi önemsiyorlar. Şu anda fiziksel aksiyon ile dans arasındaki ilişkiyi derinlemesine anlamaya yönelik bir yöntem üzerinde çalışıyorlar. Bu çalışmanın temel amacı, halk oyunları altyapıları yoluyla bir alternatif getirerek, teatral ifade kapasitelerini arttırabilmek. Topluluğun bir diğer ilkesi de, kuramsal ve pratik çalışmaların sonuçlarının yayımlar ve atölye çalışmaları yoluyla paylaşılması.&lt;br /&gt;Oturumun ilerlerleyen safhalarında Bedirhan Dehmen, çağdaş sanatı nasıl alımladığımız sorusunun yanıtının önemine değindi: “Avrupa merkezli bir bakış açısıyla modernizmin bir uzantısı olarak mı yoksa günümüz gerçekliğiyle kendi karşılaşmalarımız olarak mı?”. Dehmen ayrıca, varolan gösteri piyasası dışında dansçılar için hemen hiç iş olanağı olmadığını belirterek, sanatçının araçsallaştırılmasına dikkat çekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Handan Ergiydiren Özer, öncelikle Türkiye’deki yeni dansçı ve koreograf profilinin bir örneği olarak, kısaca kendi özgeçmişinden bahsetti. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra 1986 yılında Ankara’da arkadaşlarıyla birlikte, doğası gereği alternatif bir dans topluluğu kurmuşlar. Kendisinin çağdaş dansa yakın olmasına karşın, Ankara’da daha çok modern bale merkezli yaklaşımı benimsemiş üniversitelerde çalıştığını belirtti. Ancak kendi bakış açısıyla bu türden kurumsal yaklaşımlar arasındaki uçurumun giderek artması sonucunda, şu anda Başkent Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık fakültesinde ders veriyor. Dersleri doğaçlama ve kontakt doğaçlama ve çağdaş dansı yorumlamak üzerine. Bu dersler genelde tasarım öğrencilerinin kültürel ve sosyal gelişimlerine yönelik.&lt;br /&gt;Özer, kendisinin hareket yoluyla tasarım dediği bir yaklaşım öneriyor, bir alternatif olarak. Bu bedensel farkındalık ve kinestetik beğeni yaratmaya yönelik, tasarım öğrencileri için geliştirilmiş deneysel bir yaklaşım. Özer ayrıca modernist bakış açısına dayanan klasik yaklaşımla, postmodern bakış açısına dayanan çağdaş yaklaşım arasındaki farkın kurumsal düzeyde ciddi sorunlar yarattığının altını çizdi:&lt;br /&gt;“Bu iki yaklaşım arasındaki fark, birincisinde amaç öğrencileri teknik olarak iyi “performer”lar olarak yetiştirmek iken, ikincisinde öne çıkanın onları yaratıcı ‘”performer”lara dönüştürmek olmasıdır.” Ayrıca dans eğitiminin yeni dijital teknolojiler ve tasarım gibi farklı disiplinlerle birleştirilmesinin önemini belirtti. Özellikle düşünme pratiği ve değerlendirme açısından felsefe derslerinin gerekli olduğunu söyleyerek, bunun çağdaş dansçı için hayati önemde olduğunu vurguladı. Ona göre, dansı dans olarak ele almak son derece tehlikeli, bunlara hereket tabanlı gösterimler demek daha doğru. Özer marjinalleşme ve seçkincileşmeyi de Türkiye’deki seyircinin konumu açısından önemli bir problem olarak gördüğünü açıkladı. Sonuçta da, milli eğitim sistemine beden üzerine çalışmanın dahil edilmesinin çok önemli olduğunu belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuğçe Ulugün Tuna konuşmasına Nihal Koldaş’ın konservatuar sisteminde disiplinlerarası yaklaşımlara veya işlere yer olup olmadığı sorusuna yanıt vererek başladı: “Tek sorunumuz hükümetten para alamıyoruz ve çalışma mekanımız yok. Diğer herşeye sahibiz; çok iyi dansçılarımız, yetenekli öğrencilerimiz ve uluslararası alanda da çalışan yetkin öğretmenlerimiz var. Çalışma ve gösteri mekanı yoksunluğu, mekana özgü işler yapılması sonucunu getirdi ve böylece “organik” biçimde disiplinlerarası olduk. Eğer dansa tutkuluysanız, hükümetten herhangi bir para ya da destek beklememeniz gerekiyor, çünkü alamazsınız. O nedenle yüzümüzü topluma dönmek zorundayız. Eğitimimizi, öğrencilerin kendi düşüncelerini ve sezgilerini takip etmeleri üzerine kurmaya çalışıyoruz. Ben para kazanmak amacıyla, aynı zamanda serbest dansçı ve koreograf olarak da çalışıyorum. Ancak, konservatuarda hocalık yapmaya bayılıyorum. Akademi benim için bir kale gibi. Tek gereksinimimiz mekan ve para.” Tuna, dışarıdan hocalar çağırdıklarını ve onların ücretlerini ödemek için gerekli parayı zengin arkadaşlarından bulduklarını belirterek, ilginç bir noktaya parmak bastı. Bu durum yasal bir sistem içinde “yasal olmayan” bir sistem oluşturuyor. Eğer hükümetten fon alabilirlerse bu yasal olmayan durum sona erecek.&lt;br /&gt;Tartışmanın ilerleyen kısımlarında halkla daha fazla ve derinlikli ilişkiler kurmanın önemin vurguladı ve Aylin Ersöz’ün de değindiği Eminönü Halk Eğitim Merkezi’nin öneminden, Kaya İlhan’in da adını anarak, bahsetti. Daha yaşlı kuşaktan hocaları ve eğitmenleri yeterli anatomi bilgisine sahip olmadan modern dans öğretmeye çalıştıkları gerekçesiyle eleştirdi. Aydın Teker’in, anatomi üzerinde çalışan ilk kişilerden biri olarak bu durumu değiştiren insan olduğunu belirtti. Eleştirilerini daha yaşlı kuşağın daha tutucu olduğunu ve kendilerini hoca olarak yetiştirmediklerini ekleyerek sürdürdü: “Aydın Teker, Geyvan McMillen ve Kaya İlhan’dan sonra kuşaklar arasında bir boşluk oluştu.” Tuna’ya göre, genç kuşak yaşlı kuşağa göre iletişime daha yatkın.&lt;br /&gt;Oturumda izleyiciler de sorular, deneyimlerine dayanarak verdikleri örnekler ve fikir beyan ederek tartışmaya katkıda bulundular. Temelde katkıları aşağıdaki gibi gruplandırabiliriz:&lt;br /&gt;Hollanda örneği:&lt;br /&gt;Kaliteye ulaşmak için çalışma, beden ve enerji üzerinde yoğunlaşmalı. Fazla akademik yaklaşımlar ve entellektüelcilik izlenecek doğru yol değil. Çalışmaya “beden”le başlanmalı ve buna bağlı kalınmalı. Hollanda’da da kuram ve uygulama arasında bir boşluk, fark var. Eğitim programları öğrenci merkezli olmalı. Amsterdam Yeni Dans Geliştirme Okulu çok iyi bir kurum.&lt;br /&gt;Portekiz örneği:&lt;br /&gt;Sanatçı üzerindeki baskılara karşın, vazgeçmemek, çalışmaya devam etmek ve sistem içinde kalmak önemli. Tercih, konuşmacı ya da okutmanlardan çok, bu alandan sanatçıları davet etmek yönünde olmalı. Gösteri ve sahne sanatçıları bürokrasiyi aşmaya ve müfredatı yeniden tasarlamaya çalışmalı. Mobilite, esneklik ve alana yakın olmak anahtar sözcükler. Bir dansçı olarak, ruhunuza sahip çıkmak ve yaratıcılığınızı destekleyen okullar bulmak çok önemli.&lt;br /&gt;Türkiye örneği:&lt;br /&gt;Usta-çırak ilişkisi içinde çalışan halk eğitim merkezlerine daha çok önem verilmeli ve bunlar desteklenmeli. Bu çağdaş sanatçıların ve üniversitelerin günlük yaşama erişimini sağlamaya ve sanatsal bilgi birikimlerini ve deneyimlerini paylaşmalarına olanak verecektir. Aynı zamanda görünürlüklerinin artmasına da yardımcı olacaktır. Eminönü Halk Eğitim Merkezi, bir örnek olarak önemlidir, ancak vizyon eksikliği nedeniyle başarısızlığa uğramıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-2984785471108608533?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/2984785471108608533/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=2984785471108608533' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/2984785471108608533'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/2984785471108608533'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/alitay-gsteri-sanatlari-eitiminde.html' title=''/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-515593811276459493</id><published>2007-11-05T15:00:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T05:34:17.650-08:00</updated><title type='text'>Bilgilendirme Toplantısı - AB Kültür Programları</title><content type='html'>BİLGİLENDİRME TOPLANTISI - AB KÜLTÜR PROGRAMLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 15.00-17.00&lt;br /&gt;Yer: İTÜ 4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Leila Badis (Relais Culture, Fransa)&lt;br /&gt;Mesut Özbek (UKA, Türkiye)&lt;br /&gt;Eva Zakova (UKA, Divadelni Usta Tiyatro Enstitüsü Prag, Çek Cumhuriyeti)&lt;br /&gt;Zora Jaurova (UKA, Slovakya)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesut Özbek&lt;br /&gt;Kültür ve Turizm Bakanlığı Proje Koordinatörü’yüm. Avrupa Birliği fonları dünyada nasıl dağılıyor? Üye ülkeler, aday ülkeler ve potansiyel aday ülkeler, üçüncü ülkeler, ortak topluluk programlarına dağılıyor. Türkiye 2002 yılında üçüncü ülkeler arasındaydı, şimdi aday ülkeler arasında. Yunanistan 2007 yılı için bu fonlardan ne kadar alıyor? Yaklaşık 9 milyar €. Türkiye Yunanistan’dan dokuz kat büyük. Türkiye’nin adaylığı kabul edildikten sonra yeni bir dönem başladı ve katılım öncesi mali yardım çerçeve kontratı imzalandı ve yıllara göre alınan yardım arttı. Bu statü öncesi Türkiye aldığı her fonu Brüksel’den onaylatmak zorundayken, merkezi olmayan uygulama sistemi başladı. 2002’de 126, 2006’da 500 milyon € aldık, 2007-2013 arası 1 milyar € bekliyoruz. Yunanistan gibi üye ülke statüsünde olsaydık, 9 milyar’ın dokuz katı fon alacaktık. Bu seneki fon Türkiye’de nasıl dağılacak? Biz katılım sürecinde olduğumuz için, fon dağılımını daha çok Bakanlıklar yapıyor. Bizi ilgilendiren, ekonomik ve sosyal uyum yani % 35’lik kısmı. Aktif işgücü piyasası, mesleki eğitimin güçlendirilmesi gibi konularda kullanılıyor, bakanlıklar gerekli yasal değişiklikleri ve kurumsal yapılanmayı gerçekleştiriyor. Kültür 2000 ve 2007 programları topluluk programlarıdır. Bu programlar, belirli bir süreyi kapsayan topluluk politikalarıyla ilişkili farklı spesifik alanlarda üye devletler arasındaki işbirliğini teşvik etmek amacıyla AB tarafından kabul edilen entegre bir dizi eylemi ifade etmektedir. Türkiye UKA’sı olarak Kültür 2000 ve 2007 programının Türkiye’deki her türlü tanıtım görevi bize ait. Broşürler hazırlıyoruz, Türkçe ve İngilizce internet sitemiz tamamlanmak üzere, halkın sorularını cevaplamak için on-line bir cevaplama ünitesi kuruyoruz, eğitim programları vereceğiz. Hedef kitlemizin İstanbul’da olduğunu düşünüyoruz. Türkiye Kültür 2000 programına katılmak için 1,390 milyon € veriyor. Türkiye’de proje hazırlama ve uygulama alışkanlığının kazanılması bizim için paradan daha önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eva Zakova&lt;br /&gt;Başvurunun doldurulmasıyla ilgili pratik sorunlar hakkında birçok şey biliyoruz. Culture 2000, tüm sanatsal alanlardan uluslararası kültür projelerini desteklemek için oluşturulmuş bir topluluk programı ve ana hedefi, sanatsal işlerin ve kültürel operatörlerin mobilitesini artırmaya öncelik vererek kültürel kurumlar ve kültürel operatörler arasında işbirliğini başlatmak. Zaten bildiğinizi düşündüğüm ve bittiği için öncelikler ve kriterler hakkında konuşmayacağım. Gelecek yıl yeni programın başlangıcı olacak. Her yıl programın teklif çağrısı yayınlanır, son yayınlananın son başvuru tarihi Ekim’deydi. Yeni programı ve yeni teklifi bekliyoruz. Bu yeni program için çağrının bu yıl yayınlanacağından emin değiliz. Bu programların sonuçları hakkında bazı veriler vermek istiyorum. 2005 çağrısında programa katılan tüm 30 ülkeden 672 başvuru ve 217 desteklenen proje vardı. Genelde başarılı projelerin yüzdesi yaklaşık % 30’dur. Başlarda bu oran daha yüksekti ama sonra aday ülkeler ve yeni katılanlar proje hazırlamayı ve başvuruyu doldurmayı öğrendiler ve daha başarılı hale geldiler ve başvuruları arttı. Program tarafından desteklenebilecek kültürel alanlar hakkında; kültürel miras ve gösteri sanatları iki büyük bölüm. 2005’te bu bölümlerden yaklaşık 43-45 yıllık proje ve her bir sektör için yedi çokyıllı proje desteklendi. Bir de edebiyat, görsel sanatlar, üçüncü dünya ülkeleriyle işbirliği içinde projeler gibi bölümler de var ama bunların sayısı daha düşük. Yaklaşık 33 milyon € yıllık olarak bu projelere gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zora Jaurova&lt;br /&gt;Culture 2000 önceki AB programlarının bir devamı/takip programıydı. AB’nin yeni mali bakış açısı için, yeni nesil topluluk programları hazırlandı. Yeni programı mevcut olanla karşılaştırdığınızda birkaç değişiklik olduğunu göreceksiniz; bunlardan biri; programın hedeflerinin azaltılmış olması. Bunlardan ikisi sanatçıların mobilitesi ve sanat eserinin/işinin mobilitesi, üçüncüsü kültürlerarası diyalog. Başlangıçta Komisyon, yedi yıllık dönemi kapsayan (2007-2013) program için 408 milyon €’luk bir bütçe teklif etti. Yeni program kültürel faaliyetlerin desteğini alıyor, bu da temelde Culture 2000’in bugüne kadar olduğu şey. İki yıla kadarki projelerin desteklenmesi, şimdi odaksal noktaların (maksat fonlamadan sonra da varlığını sürdürecek ağların yaratılmasının desteklenmesi) işbirliği olarak isimlendirilen çokyıllı projelerin desteklenmesi, özel faaliyetler (örneğin; Avrupa Kültür Başkenti). Program ayrıca Avrupa seviyesinde aktif olan oluşumlara, Avrupa’yla ilgili kültürel organizasyonlara (örneğin: IETM) da destek sağlıyor. Üçüncüsü, kültürel işbirliği alanındaki bilginin analiz edilmesi, toplanması ve yayılmasının desteklenmesi (örneğin: UKA’lar). Culture 2000 programından başlıca farkı, yeni programın sanatsal projelere yönelik sektörel yaklaşımdan vazgeçmiş olması. Bu durum önceki bazı projelerde soruna neden olmuştu çünkü, sanatın çağdaş gelişimine karşılık gelmiyordu, dolayısıyla vazgeçildi. Amaç daha fazla sektörlerarası projeleri desteklemek. Diğer farklar; minimum bütçenin ve minimum ortak organizatör sayısının artırılması. Bu ikisi uzlaşma sürecinde kabul edilmedi çünkü üye devletlerin çoğu buna karşıydı. Minimum bütçe temel engellerden biri çünkü Komisyonun sadece % 50’sini temin ettiğini dikkate aldığınızda, başka bir yerden ortak finansman bulmanız gerekir. Komisyon küçük projelerde Avrupa’ya katma değerin veya Avrupalılık ölçüsünün teminat altına alınamayacağı savıyla bunu artırmak istiyordu. Uzlaşmalar sırasında projenin büyüklüğünün Avrupalılık ölçüsünü garanti etmeyeceğini belirttik. Sonuçta, minimum bütçe ve ortak organizatör sayısı aynı kaldı. Bir de AB’nin amaçları arasında beyan ettiği; programın yönetimini rasyonelleştirmek için tüm yönetimi ele alacak olan bir Yürütme Ajansı (Executive Agency) kurulması konusu var. Bu Ajans ayrıca toplum politikaları, medya, eğitim ve gençlik alanlarının da sorumluluğunu alacak. Bütçe, programın halen AB tarafından resmen kabul edilmemesinin bir diğer sebebi, dolayısıyla teklif çağrıları da muhtemelen gecikecek. Mali bakış açısı üzerinde uzun zamandır uzlaşılıyor. Komisyon 408 milyon teklif etti ve sonuçta 600 milyon teklif eden Parlamento’ya gitti, ki bu istisnai bir durum (genellikle Parlamento’nun teklifi daha düşük olur) ve kültür, medya, gençlik ve yaşamboyu öğrenme alanlarında Parlamento programlar için daha fazla para teklif etti. Bütçe üzerindeki tartışma nedeniyle, üye devletler arasındaki anlaşma geçen yılın Aralık ayında sağlandı. Şu ana kadar Komisyon, Parlamento ve Konsey arasındaki kurumsal uzlaşma devam etti. Şimdilik programlara özel maliyet kırılımını halen bilmiyoruz. Gözüken o ki, nihai bütçe Komisyon’un teklifi ile Parlamento’nun teklifi arasında bir yerlerde olacak. Avrupa’daki bağımsız kültürel sektöründen Avrupa kültürel bütçesine ilişkin birkaç inisiyatif de oldu. Bunlara bir örnek “kültür inisiyatifi için 70 cent”ti, onların çabası bütçeyi 10 katı artırmak ve Avrupa’da kültür için 10 katı daha fazla para talep etmekti. Süren kampanyalar Parlamento’nun Komisyon’dan daha yüksek teklifiyle sonuçlandı. Bütçe söz konusu olduğunda kültürün Avrupa için hala marjinal bir alan olduğu görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leila Badis&lt;br /&gt;Ben dış ilişkiler ve kültürel inisiyatiflere destek veren harici AB programlarından sorumluyum. Avrupa faaliyetinin çeşitli alanları kültürel inisiyatif geliştirmeye imkan tanıyor. Türkiye için bunlardan birincisi, katılım ortaklığı olarak adlandırılan temele dayalı AB ile Türkiye arasındaki iki yönlü ilişkide yatıyor. Bu da Türkiye’nin adaylık statüsüyle bağlantılı. Kültür için kullanabilecek iki program mevcut. Birincisi, Türkiye’deki AB delegasyonu tarafından yönetiliyor ve Türk insanının Avrupa sanat ve kültürünün farklı yönlerine olan ilgisinin geliştirilmesi hedefini taşıyor. Tüm sanatsal alanlarda çeşitli türden faaliyetleri destekliyor, üç koşula bağlı olarak: faaliyetler kuvvetli bir Avrupa kültürel boyutu sunmalı, yenilikçi inisiyatifler olmalı ve AB ile Türk kültürel dernekleri arasındaki koordinasyonu teşvik etmeli ve geliştirmeli. Bu program doğrudan Türkiye’deki AB delegasyonu tarafından açılan teklif çağrısı esasına uygun çalışıyor. 2006’da bir çağrı yapılacak. Bu programlara her türden STK başvurabilir. Etkinliğin organizasyonunda sadece aracı olarak değil, doğrudan sorumlu olmaları gerekiyor ve AB üyesi kültürel yapılarla kuvvetli ortaklıklar altında inisiyatifler gerçekleştirmeleri gerekiyor. Daha ayrıntılı bilgi almak için delegasyonun ve AB İşbirliği Ofisi’nin web sitesini ziyaret etmeniz lazım. Kültürel inisiyatif için açılan ikinci program, bir küçük projeler programı ve sivil toplum diyaloğunu güçlendirmek için AB ile Türkiye arasında daha büyük işbirliği hedefiyle bağlantılı faaliyetleri desteklemeyi amaçlıyor. Faaliyetler sivil toplum ve Türk devleti arasındaki sivil diyaloğu güçlendirmeli ve Türkiye’nin sivil toplumu ile AB üye devletleri arasındaki bağlantıyı geliştirmeli. Bu da teklif çağrısı esasına uygun çalışıyor ve genel kurallar birinciyle aynı. Şu anda bir teklif çağrısı 21 Eylül’e kadar açık. Öncelik spesifik olarak kültürel. Bu teklif çağrısı Türk kültürel operatörlere, bir AB üyesinde sürekli ziyaret değişimi veya gerçekleşecek bir konferans için bireysel hibeler veriyor. Bu program bağlamında alabileceğiniz maksimum finansman, seyahat masrafları için 3000 €. Türkiye için ilginç olan kültürel inisiyatiflerin geliştirilebileceği üç alan var: AB’nin yabancı politikası ve bunun AB üyesi olmayan ülkelere karşı harici yardımı, bölgesel politika, Türkiye’nin katılımına açık dahili Avrupa programı. Harici yardım bağlamında, özellikle faydalı olan bir anlaşma, Avro Akdeniz ülkeleri ortaklığı ki bu, Barcelona sürecinin temelini formülize ediyor; AB ve 10 güney Akdeniz ortak arasındaki ilişki. Bu programının uygulanmasını mümkün kılan mali araç, Meda programı. Meda, 2002’ye kadar AB ve Türkiye arasındaki temel işbirliği programı. Bu ortaklıkta, kültür için kullanılabilecek Türkiye’ye açık iki program var. Birincisi, Euromed kullanımı; genç insanların Avrupa içi ve dışında mobilitesi ve değişimi üzerine en genel olarak kullanılan AB programının Akdeniz ülkeleri versiyonu. Akdeniz bölgesinde genel hedefler; kültürlerarası diyalog, demokratikleşme ve gençlik değişimi. Bunlar doğrudan Brüksel’deki merkez tarafından yönetiliyor ve her ortak ülkedeki ulusal ajanslardan yardım alıyor. Gençlik değişimini, Avrupa gönüllü hizmetini ve eğitim, öğrenim ziyaretlerini, seminerler ve konferanslar gibi faaliyetleri destekliyor. Bu da doğrudan Brüksel’deki merkez tarafından yapılan teklif çağrısı esasına uygun çalışıyor. Akdeniz ülkeleri için, ulusal seviyede merkezden dağıtılmış bir yönetim var. Bu programın katılımcıları; genç insanlar, tüm dernekler ve gençlik STK’ları. Diğer bir program; Anna Lindt Vakfı tarafından desteklenen kültürel faaliyetler. Bu Vakıf, Barcelona sürecinin üçüncü kısmının kültürel, sosyal ve insani hedeflerine ulaşmak için Avro Akdeniz ülkeleri ortaklığının sertifikalı üyeleri tarafından yaratılmış. Misyonu, Akdeniz bölgesinde kültürel diyalog alışverişinin gelişmesine yardımcı olmak. Kültürel faaliyetler için bir teklif çağrısı açık. Kültürel projelerinizi geliştirmek üzere altı öncelik belirlenmiş. Temel koşul, güneyden iki, kuzeyden iki ortaklı çokyönlü projeler geliştirmek. Kuzeyden bir ortak kendi ulusal ağıyla bağlantılı olmalı ve aynı durum güneyde yerleşik ortaklar için de geçerli. Teklif edilen hibelerin minimum miktarı 10,000 € , maksimum miktarı 35;000 €. Başvuru teslim tarihi bu yıl için 1 Haziran ve 1 Kasım. Avro Akdeniz ülkeleri ortaklığının dışında, ama yine de harici yardım alanında Türkiye’ye açık kültürle ilgili iki program daha var. Birincisi, demokrasi ve insan hakları için Avrupa inisiyatifi, ki bunun genel hedefi, AB üyesi olmayan ülkelerde demokrasi ve insan haklarının gelişimine yardımcı olmak ve desteklemek. Üç tür faaliyeti destekliyor ama sizin için en ilginç olanı mikroprojeler programı. Bu program, doğrudan her ülkedeki AB delegasyonu tarafından yönetiliyor, teklif çağrısı esasına uygun çalışıyor ve küçük STK’lar tarafından uygulanan küçük projelerin geliştirilmesine imkan tanıyor. Tüm sanatsal alanlardaki tüm faaliyetler uygulanabilir ama bunların demokrasi ve insan hakları öncelikleriyle bariz bir şekilde ilintili olması gerekiyor. Son program, gelişen ülkelerdeki STK’lara ortak finansmanı amaçlayan, üç hedefli, teklif çağrısı esasına uygun olarak çalışan bir program. Kültürel faaliyetler geliştirmek için bir başka önemli alan, tarım politikasından sonra AB’nin ikinci önemli politikası olan bölgesel politika. Bu bir dayanışma politikası ve gelişime yardımı amaçlıyor. Kullandığı mali araç, yapısal fonlar. Interreg’in amacı 2000 ile 2006 yılları arasında AB dışı bölgelerin katılımıyla AB bölgeleri içindeki işbirliğini geliştirmeyi amaçlayan inisiyatif. Sınırötesi işbirliği, uluslarötesi işbirliği ve bölgelerarası işbirliği üç tür. Tüm kültürel yapılar, STK’lar ve kar amacı gütmeyen organizasyonlar sadece yerel yetkililere açık olmayan ve teklif çağrısı esasına uygun çalışan bu programa başvurabilir. Interreg bağlamında Türkiye için Türkiye bölgesinin katılımını içeren ve kültürel inisiyatifi destekleyebilecek üç program örneği var. Birincisi, Yunanistan ve Türkiye arasında bir sınırötesi program ve iki ülke arasındaki işbirliğini bir kültürel öncelikle desteklemeyi amaçlıyor. Desteklenen faaliyetler, iki ülke arasındaki işbirliğini geliştirmeyi amaçlayan her tür kültürel etkinlik, faaliyet, ağ. Şu anda teklif çağrısı açık değil ama yeni bir çağrı yapılacak. İkinci program, güneydeki işbirliğini ve tüm güney Akdeniz bölgesindeki ülkeler arasındaki işbirliğini geliştirmeyi amaçlayan Archimedes programı. Kültür için bir öncelik, kültürel mirasın gelişimine yardımcı olmaya odaklanıyor. Bir sonraki örnek, her türlü kültürel faaliyeti destekleyebilecek tüm batı Akdeniz ülkeleri için Medoc, teklif çağrısı şimdilik yok fakat 2007’den sonra açılacak. Son olarak, Türkiye’ye açık iki dahili program; Culture 2000 ve bir de doğrudan kültürel olmayan ama kültürel inisiyatifi destekleyebilecek daha büyük bir program.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Başvurulardaki sorunlar. Devlet kurumlarının aksine birçok STK’nın kültür yönetimi için uygun personeli yok. Bu konuyla ilgili fazladan yardım veya dokümantasyon olacak mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C - Projenin yönetimiyle bağlantılı tüm maliyetler geçerli, dolayısıyla temel olarak bir yönetici tutabilirsiniz ve uygun bir maliyetle bunu proje maliyetine koyabilirsiniz. Esas sorun, UKA’nın tüm sürecin içindeki rolü. Şimdilik Komisyon bizim projenin gerçekleştirilmesi döneminde değil sadece başvurunun doldurulması döneminde yardımcı bir temas noktası olmamızı öngörüyor. Yeni program kapsamında UKA’nın rolünün nasıl değişeceğini göreceğiz ama program ana hatları açısından başvuru yapanların kategorisine göre bir farklılaştırma yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C - Benim Çek Cumhuriyet’nden gelen deneyimlerim var. Bu sadece STK’ların sorunu değil aynı zamanda birçok devlet organizasyonunun da bu tür projeleri yönetmek için uzmanları yok. Benim deneyimime göre, insanlar gerçekten uluslararası bir projeyi nasıl hazırlamaları, yönetmeleri gerektiğini ve projenin uluslararası ortaklarıyla nasıl uzlaşacaklarını öğrenmek zorunda kaldılar. Bu proje sisteminin yapısına uygun düşünmeyi öğrendiler. Avrupa ve batılı ülkelerde bugünlerdeki uygulama gittikçe daha fazla bu proje temelli sistemi esas alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C - İtalya başvurularda önde çünkü projelerin hazırlanmasında çalışan birçok ajansı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Ortak organizatörler eğer başka projelerde de ortaklık ediyorlarsa sınırlandırılıyorlar mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C - Hayır bir sınırlama yok, birçok farklı projede ortak organizatör olabilirsiniz ama faaliyetlerin çakışmaması lazım. Faaliyetlerinizi iki proje arasında gayet açık bir şekilde tanzim etmelisiniz ki çifte finansman durumu ortaya çıkmasın. Bu Komisyon tarafından istenen koşul. Faaliyetlerinizi açık bir şekilde belirlemelisiniz, özellikle faaliyet giderleri söz konusu olduğunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Bir kısmı Türkiye’de olan üç yıllık bir Avrupa projesi gerçekleştirdim. Şimdi Kapadokya’da yeni bir proje planlıyorum ama Türkiye’de hangi kuruma para için başvurabileceğim hakkında yönelimim yok. Beni yönlendirebilir misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C - Türkiye’deki kültürel fonlara başvurabilirsiniz. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na proje ile ilgili yerin Belediyesi ile beraber başvurabilirsiniz. Bakanlıklar kural gereği kişilere ödeme yapamıyor. Eğer projenizi gerçekleştirmeyi planladığınız şehrin Valisine anlatırsanız size yardım edebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Birçok organizasyonun AB projeleri ile ilgili likidite, nakit akışı sorunları var çünkü Komisyon organizasyonların raporlarını yönetmede yavaş kalıyor. Bunu nasıl hızlandırabiliriz ve organizasyonlar için daha standart hale getirebiliriz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C - Bu sorun her yerde konuşuluyor ve bugüne kadar da bununla ilgili bir gelişme duymadım. Şimdi Ajans kuruldu ama bunun daha iyi olup olmayacağını bilmiyoruz. Bunu UKA pozisyonumdan bile çözemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C - Herkesin süregelen şikayeti bu. Beyan edilen; bürokrasiyi azaltmak, nakit akışını artırmak ve tüm bu sorunları çözmek amacıyla bir Yürütme Ajansı’nın kurulduğuydu. Ajans sadece bu yılın Ocak ayından beri mevcut ve şimdilik herhangi bir sonuç görmedik. Daha iyi olup olmayacağı muhtemelen gelecek programla beraber belli olur. Benim tüm başvuranlara tavsiyem şu; gerçekten tüm talimatları takip eder ve her şey için açık ve şeffaf bir açıklama içeren bir başvuru temin ederseniz Komisyonla uğraşmaktan kaynaklanan birçok gecikmeyi önleyebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Bazı ülkeler bu soruna bir çözüm bulmaya çalışıyor. Örneğin Fransa’da biz, AB paraları için teminat verecek ulusal bir fonun üzerinde çalışıyoruz. Çünkü bankalarla da sorununuz oluyor, bazen garanti vermek istemiyorlar. AB’ye başvurmak istiyorsanız, en başta organizasyonunuz hakkında net olmalısınız. Para ve yönetimle ilgili karşınıza çıkacak tüm sorunlarla yüzleşmeye tamamen hazır mısınız? UKA’lar başlangıçta, başvuruda yol gösterme konusunda yardım verebilirler ama proje başlayınca rolleri bitiyor. Biz AB Komisyonuyla ilerleme kaydetmeye çalıştık. Belki bir dahaki programda UKA’nın proje sırasında daha fazla müdahil olması sağlanır. Son değerlendirme çok önemli, dolayısıyla başlangıçtan buna göre hazırlamanız gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C - Ben iki role aynı anda sahibim, hem UKA’yım hem de yeni programların uzlaşması üzerinde çalışan çalışma grubunun bir üyesiyim. Uzlaşmalar süresince elde etmeye çalıştığımız şey, UKA’nın yeni program içindeki rolünün değişmesiydi ama ne yazık ki, çok başarılı olamadık çünkü Komisyon bu programın çok merkezi olmasını istiyor. Her şey başvuranların ve Komisyonun arasındaki ilişkilerde bitiyor, biz sadece danışma heyetleri gibiyiz. Bizim yapmak istediğimiz, programı biraz merkezilikten kurtarmak ve operatörlere çok daha yakın olan UKA’ların işlerden bir kısmını yapmasını hatta hibe dağıtmasını sağlamaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Ben yönetmenim. Bizim üç yıl önce kurulmuş bir Meslek Birliği’miz var. Sinema ve Televizyon Eseri Sahipleri Meslek Birliği. AB’nin uyum yasaları çerçevesinde fikri mülkiyet ön planda olmasına rağmen kurumsallaşabilecek kaynak yaratamıyoruz. Bakanlıkla yazışıyoruz ve cüzi destekler alıyoruz. Türkiye’yi bu konuda ileri götürmek, korsanla savaşmak için kurumsallaşmak istiyoruz. Nasıl yardım alabiliriz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C - Avrupa’nın ilk hedefi para temin etmek değil, birçok faaliyet için yasal çerçeve oluşturmak. Kültür için daha önemli olan, AB’nin geleneksel ama kültürel çeşitliliğe nasıl dahil olduğu. Sadece parayla ilgili değil, sanatsal mülkiyete Avrupa içindeki ve Avrupa ile üçüncü ülkeler arasındaki alışverişin adaleti kapsamında kalitesinin teminatını verecek yasal çerçeveyi nasıl üretebiliriz? Gördüğünüz üzere, bütçeyi artırmak ve proje için daha sağlam bir şeyler yapabilmek için çok çalışmamız gerekiyor.&lt;br /&gt;C - Entelektüel mülkiyet sorunu, Türk Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın en büyük sorunu. Bu sorun üç Genel Müdür’ün pozisyonuna mal oldu. Bununla uğraşan on iki STK var ama onlar kendi aralarında uzlaşamıyor. Öncelikle bunun sağlanması lazım. Bakanlığın fonları var ama küçük.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-515593811276459493?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/515593811276459493/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=515593811276459493' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/515593811276459493'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/515593811276459493'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/bilgilendirme-toplants-ab-kltr.html' title='Bilgilendirme Toplantısı - AB Kültür Programları'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-7264781911412619015</id><published>2007-11-05T14:00:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T05:34:41.849-08:00</updated><title type='text'>Panel - Türkiye Ve Avrupa'nın imajlarını Yeniden Gözden Geçirmek</title><content type='html'>PANEL - TÜRKİYE VE AVRUPA'NIN İMAJLARINI YENİDEN GÖZDEN GEÇİRMEK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 10.00 - 12.30&lt;br /&gt;Yer: İTÜ Oditoryum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Stella HALL (NewcastleGateshead Initiative, İngiltere)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Kristian Bankov (Doçent, NBU Yeni Bulgar Üniversitesi, Sofya, Bulgaristan)&lt;br /&gt;Nedret Kuran Burçoğlu (Yeditepe Üniversitesi, Türkiye)&lt;br /&gt;Ayhan Kaya (Bilgi Üniversitesi, Türkiye)&lt;br /&gt;Kevin Robins, (Sosyolog, City College, Londra, İngiltere)&lt;br /&gt;Edhem Eldem (Tarihçi, Boğaziçi Üniversitesi, Türkiye)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laurent Dréano, IETM Başkanı&lt;br /&gt;Avrupa’nın dünyadaki yeri meselesi ve IETM için İstanbul’daki ilk toplantıda birçok Türk sanatçıyla karşılaşma fırsatı. Bu toplantı adına sorduğum ve çalıştaylarda tartıştığımız sorunun ardında, her zaman sanatçının farklı ülkelerdeki rolü ve konumu ile sanatçıya varlığını sürdürebilme ve işini sunabilme imkanını tanıyan kültürel çeşitlilik sorusunun bulunduğunu unutmayalım. Bazı gruplar bağımsız sanatçılar ve büyük organizasyonlar arasındaki ilişkiler üzerinde de çalışacaklar. Bu çok verimli bir toplantı olacak. Hepinize en iyi dileklerimi iletiyorum. Anlamasanız da Türkçe’nin müziğini dinleyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mary Ann de Vlieg ( IETM Ağ Koordinatörü)&lt;br /&gt;Europist ile IETM arasında bir işbirliği, bir evlilik ve 20‘den fazla üye ortak. “Sınırlar” başlığı, kışkırtmak üzere kullanıldı. Bazen öğrenmek sancılıdır. Uyarıcı bir öğrenme deneyimi yaşayacağınızı ümit ediyoruz. Her biri önemli bir kısmı sanatsal alana giren en az altı farklı işte çalışan ve bu toplantıya destek veren kişilerle konuşmak için vakit ayırın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İpek Düben’in “Türk nedir/kimdir?” isimli belgeseli gösterildi. Aşağıda filmde konuşan Türkiye’de yaşayan yabancıların görüşleri özet olarak verilmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Carlyle insanoğlunun körlüğünü “ağza alınmaz/korkunç Türk” olarak tanımlamıştır.&lt;br /&gt;“Siyah saçlar, kara ten-Avrupalı olmayan bir görünüş”&lt;br /&gt;“Türkler kendileri Avrupalı olma konusunda şüpheler taşıyorlar.”&lt;br /&gt;“Avrupalı olabilmek için atalarınızın bile o ülkede doğmuş olması gerekir. Bu durum Amerika’da farklıdır, oraya gelen herkes Amerikalı olur.”&lt;br /&gt;“Benim için Türkler Yunanlılar, İtalyanlar, İspanyollar veya Çinliler’den çok farklı değil.”&lt;br /&gt;“Burada yaşayan bazı Fransızlar, Türkiye onların eski kolonilerinden biriymiş gibi davranıyorlar. Biz Fransız okullarında Türkiye hakkında fazla bir şey öğrenmedik.”&lt;br /&gt;“Çok tanınmış bir Macar kitabında Türkler’den çok kötü bahsedildiği hatırladığım tek şey.”&lt;br /&gt;“Üstüne doğru kötü şeyler fırlatılan (birisinin Türk kafası olmak) diye bir deyim var.”&lt;br /&gt;“Rusya’nın bir numaralı düşmanı.”&lt;br /&gt;“Türklerle ilgili tiksindirici resimler hatırlıyorum.”&lt;br /&gt;“Neşeli, oturmayı, sohbet etmeyi seviyorlar.”&lt;br /&gt;“Bazı Avrupalılar için insandan çok hayvana benziyorlar.”&lt;br /&gt;“Bitmek bilmeyen uzun akşam yemekleri var.”&lt;br /&gt;“İş ahlakı Türklerin birincil motivasyonu değil. İşlerinin bitirilmesiyle çok ilgilenmiyorlar. Bakarız, bekleyelim de görelim, hallederiz, kim bilir? en sık kullandıkları cümleler.&lt;br /&gt;“Türkiye’deki zihniyetin yapısına uyum sağlamak gerekiyor. Bir mantığı ve sistemi var ama ben tam olarak anlayamıyorum.”&lt;br /&gt;“Aldığınız her cevap bir miktar belirsizlik içeriyor.”&lt;br /&gt;“Türk kadınları sıklıkla biraraya geliyor ve Avrupalı kadınların aksine çok şey paylaşıyor.”&lt;br /&gt;“Batıl inançlar ve fanatizm.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stella Hall&lt;br /&gt;Seyrettiğimiz film, konusu “Türkiye ve Avrupa’nın imajlarını yeniden gözden geçirmek” olan bir oturum için mükemmel bir girişti. Çoğunluğu Türk olmayan konuşmacılar gördük ve burada masamızda da ağırlıklı olarak Türk ve bir de Bulgar konuşmacımız var. İmajları yeniden gözden geçirirken acaba fikirlerimiz değişecek mi, yoksa önyargılarımızı yeniden mi doğrulayacağız? Umuyorum ki bu oturum, birlikte Türkiye ve Türkler hakkında yeni fikirler geliştirmemize yardım edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedret Kuran Burçoğlu&lt;br /&gt;Roland Barth diyor ki, “İmajlar tanrı vergisi değil, insan yapımıdır, diğer bir deyişle inşa edilmiştir.” Dolayısıyla ötekine karşı olan davranışımızı etkiledikleri için imajların insan ilişkileri üzerinde büyük tesiri vardır. “Ötekiler” hakkındaki düşünme biçimimiz. İmajlar dinamiktir, dönüştürülebilirler veya aynı zamanda statiktirler, basmakalıp/klişe hale gelebilirler. Zaman içinde insan grupları, uluslar, etnik kökenler, vs. arasındaki ilişkilere göre oluşturulur, dönüştürülürler. Coğrafya, kültürel bakış açıları, din, adetler, sosyal normlar, değer yargıları, insan psikolojisi, mevcut olumlu veya olumsuz imgeler, imajı etkileyen faktörlerdir. İmajların oluşmasının arkasında hemen her zaman bir ideoloji, maksat vardır. Belli bir ülke hakkında kararlar alınması gerektiğinde, imajlar politik amaçlar için kullanılabilir. Konjonksiyon ve politik gündem, hangi imajların kullanılacağını, hangi imajların güçlendirileceğini, ön plana çıkarılacağını belirler. Sözlü, yazılı, görsel medya imajları etkin biçimde yayar.&lt;br /&gt;Türk’ün Avrupa’daki tarihinde pozitif ve negatif imajların farklı amaçlar için yan yana kullanıldığı birçok örnek mevcut. Kıyaslamalı edebiyattan gelişen imajoloji, imaj kavramını sosyo kültürel bir bakış açısıyla inceleyen disiplinlerarası bir alan haline gelmiştir. İmajları parçalarına ayırarak onların arkasında yatan üstü örtülü olguları açığa çıkarmak ve önyargılı imajların yaratabileceği klişelere karşı farkındalık yaratmak amacını taşır. İnşa edilmiş imajların arkasındaki stratejileri doğru “okumak ve parçalarına ayırmak” ve maksatları hakkında karşılıklı bilinç uyandırmak önemlidir. Aksi takdirde, toplumlar kolaylıkla manipüle edilebilir.&lt;br /&gt;Türk’ün imajı ile ilgili birkaç saydam göstermek istiyorum:&lt;br /&gt;Bir sözlükten bir örnek-Deccal, kafir, vücut bulmuş şeytan.&lt;br /&gt;Ortaçağlardan bir örnek daha-Çadırda bir Türk tarafından katledilmeyi bekleyen ürkmüş bir çift.&lt;br /&gt;Bazı reklamlarda da görüldüğü üzere, o dönemde Osmanlılarla iyi ilişkiler içindeki Fransızların Türkler hakkında olumlu veya nötr algıları varken, o dönemde kötü ilişkiler içindeki Almanların bayağı olumsuz fikirleri vardı. Bu imajlar yanyana yürürlükte olabiliyor.&lt;br /&gt;Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde bir ilaç-krem reklamında, ulusların dayanışması vurgulanmış.&lt;br /&gt;Asbach Uralt reklamında Türkler ve Almanlar yanyana dostane bir hava içinde resmedilmiş.&lt;br /&gt;Aynı dönemde Salem sigaraları Salem Aleyküm sloganını kullanmış ve Almanya’da çok popülermiş.&lt;br /&gt;Enver Paşa ismini üstünde taşıyan bir tramvayın fotoğrafı.&lt;br /&gt;Avrupalıların endişelerini resmeden bazı karikatürlerden örnekler: kalabalık Türk aileleri, Avrupa’nın İslamlaştırılması (Eyfel Kulesi’nin tepesinde ezan), AB perdesinden içeri sızan Truva atı. Bir de olumlu karikatürler: Kuaför Mustafa-Martin’in Kebapçısı, Mc Kebap, nargile içen Avrupalılar-çay saatindeki Türkler, döner kebabın dünyayı istilası.&lt;br /&gt;İmajlar bazen o günün gündemine göre ön plana çıkacak şekilde inşa ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kristian Bankov&lt;br /&gt;İmajlar nerelere yerleştirilir? Gazeteler, dergiler, televizyon, vs. Ama hepsinden önemlisi imajlar belleğimizin ve bilincimizin içindedir. Dünyayı anlamada temel aldığımız kültürel altyapımızın parçalarıdır. İmajlar nötr değildir. İmajlar; temsil ettiklerine, gerçeklere, işaret ettikleri ülkenin ilişki durumuna tam anlamıyla bağımlı değildir. Onlar, aracılıklarıyla kendi kimliğimizin anlamlı tekliğini ürettiğimiz kayda değer birimlerdir. İmajlar, referans noktalarımızdır ki, bu ötekilerin gözündeki imajlarını düzeltmek için çabalayan insanlar için pek de iyi bir durum değildir. Yunanca konuşmayanların barbar olarak görüldüğü eski Yunan kültüründen bu yana Avrupa kültüründe “öteki”, her zaman olumsuz bir referans noktası olarak hizmet etmiştir.&lt;br /&gt;Türkiye ve Balkanların imajı, ağırlıklı olarak batılı ülkelerin dahili medya bilgileri tarafından dikte edilir. Bizim ülkelerimizin imajının biçimi, nötr gerçeklik mantığının içinde değil, dahili tartışmaların mantığı içindedir. Televizyon şovları, fıkralar, reklamlar; birçok batılı medya kurumu, mesajlarını inşa etmek için kayda değer birimlere ihtiyaç duyar. Bu nedenle imaj çok tutucudur çünkü, basit basmakalıplar türetebildiği sürece etkindir. Başka kültürlerin imajlarının yayılımındaki tüketici mantığı, imajları banal seviyelerini korumaya zorlamaktadır. Politik popülizm, toplumun yabancı düşmanı kesimlerinin onayını almak için ötekilerin imajını sıklıkla kullanır. İmajlar kolektif kimliğe hizmet eder ve nötr olamaz. Bu da kendi imajını düzeltmeye çalışanların çabalarını engeller çünkü netice, dolaşımda olan ve bir şekilde batılı toplumların kamusal tartışmalarının mantığına uygun şekilde oynanan gerçek imajların içine kolay nüfuz edemez. Bulgaristan ve Türkiye aynı tarafta olmalarına rağmen, Bulgaristan’daki sağcı partiler Türkiye’nin kötü imajını kullanmaktadır. Popülist mesajlarda toplumun tatminsiz durumundan birisini sorumlu tutarsınız. Türkiye ile Bulgaristan arasındaki tarihsel ilişki bir bakıma Bulgaristan’ın bugün arzulanan refaha sahip olmamasının sebebi olarak sunulmaktadır. Hükümetler arasında mevcut iyi ilişkilere karşın popülist seviyede, imajların kullanıldığı bir seviyede, olumsuz anlamların yüklenmesine müsait bir zemin oluşmaktadır. Çok basit bir yolla kollektif kimliği geliştirmek için imajlar halkın kullanımına açılır. Ben entegrasyonu amaçlayan etkinliklerin uluslararası işlevini güçleştiren belirgin bir eğilimi vurgulamak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stella Hall&lt;br /&gt;Kristian bilgi yayan kurumların basit ve tutucu mesajları yaygınlaştırması ve ötekilerin imajları aracılığıyla kendi gerçekliğimizi inşa ettiğimizi kastediyorsunuz. Bir bakıma olumsuz imajlar olumlu imajları besliyor. Bu konuyu biraz daha açabilir misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kristian Bankov&lt;br /&gt;İmajların kötüye kullanımı, seyircisi üzerinde kolay ve acil başarı için çabalayan toplum kesimlerini daha fazla ilgilendiriyor-birisiyle alay etmek kolaydır. Etnik grupların bayağılaştırılmış imajları fıkraların ve şovların başlıca konularındandır. Değişen gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur. Fıkralar ve reklamlar bu sabit, bilindik, tanıdık imajları sıklıkla kullanır. Bütün kurumlarda değil ama halk söylemi dahilinde bu işler böyle çalışır. Her ülkede ortak İslam, Balkan, vs. imajları vardır. Bugünlerde Avrupalı ülkelerin aşırı sağcı kesimlerinin politik mesajlarında kolayca kullandıkları ortak bir payda mevcut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stella Hall&lt;br /&gt;İmajların nasıl geliştiğini ve nasıl kullanıldıklarını ve yayıldıklarını özetliyorsunuz. Bu odada olup da herhangi bir politik parti mensubu olmayan veya medyada, reklam sektöründe faaliyet göstermeyenlerimiz, değişen imajlar üzerinde çalışmaya ve yeni imajlar sunmaya nasıl devam edebiliriz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kristian Bankov&lt;br /&gt;Bununla nasıl başa çıkacağımızın cevabını ben de bilmiyorum, bilseydim mucizevi olurdu. Öteki ülkenin imajını düzeltme savaşı o banal olumsuz imajların türetildiği zeminle aynı zeminde yapılmalı. Tüm ülkenin Halkla İlişkiler politikaları medyaya aynı yolla müdahale etmeli. Öte yandan, bu pratikte zordur çünkü kaynak gerektirir. Biz burada bulunanlar bir ülkenin nüfusunun, kültürel altyapısının, ötekilerin çeşitliliğinin karmaşıklığının, diyaloğun ve fikir alışverişinin getireceği avantajların bilincindeyiz. Popülist, basitleştirilmiş, nefret dolu mesajları takip eden sokaktaki insanların öbür görüşü uygun şekilde duyması gerekiyor, ki bunu başarmak çok güç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edhem Eldem&lt;br /&gt;Ben Avrupalıların Türkiye veya Türkler hakkındaki imajı üzerinde yoğunlaşmayacağım. Söylenenlerin büyük kısmına katılıyorum. Bu imajların Türkler tarafından algılanışı ve kullanılışı beni daha çok ilgilendiriyor. Kendimizi Avrupa’ya kıyasla nerede konumlandırıyoruz?&lt;br /&gt;Türkçe’de İtalyanca’dan gelen “alaturka” diye bir deyim var. Türk’ün imajında tembel, yararsız, geri olan her şey için kullanılır. Kendimizden memnuniyetsizsek bu deyimi kullanırız. Bu durumda bir acıma uyandırma/dokunaklılık (patos) var. Bu kadar olumsuz anlamı olan bir şeyi ifade etmek için bir tür ulusal eleştiri kullanan pek fazla ülke görmedim. Bunun arkasında bir hastalık var ve bu hastalığa her yerde rastlıyorum. Türk’ün Avrupa’daki bu olumsuz imajlarını, bir tür yanlış anlamaya karşı meşru bir hak arayışı olarak kullanıyoruz. Popüler düzeyde yine bunun arkasında bir şey var. Altta yatan fikrin “Bu imajlar bu kadar olumsuz olmasaydı Türkiye’nin Avrupa’ya entegre olmasında sorun yaşanmayacaktı.” olduğunu düşünüyorum. Türk’ün tanımının batılı algılamalara dayandırılmasının tipik olduğunu düşünüyorum, filmde fikrini belirten şarktan gelen yabancılar yoktu. Bu durumu “kendi imajına yönelik saplantı” olarak ifade edebilirim. Bu, Türk’ü tüm imajlardan daha iyi tanımlıyor.&lt;br /&gt;Her şeyi fazladan anlamlandırmak istemiyorum ama bu etkinliğin başlığında “marjlar-uçlar” Türkçe’ye “sınırlar” olarak tercüme edilmiş. Bence bu da Türkiye’nin Avrupa’daki algılanışı ve kendisi ile ilgili düşünülenlere ilişkin sorununun bir parçası. Bu tarihsel bir olgu. 1809’da Halet Efendi (Paris’te büyükelçi olan) tarafından saraya yazılan bir mektupta bir dönüm noktası var, diyor ki: “Dünyadaki tüm Ermeniler ve Yunanlılar Müslümanların kurbanı olduklarını söyleyip durdular ve sonunda biz de buna inandık. Avrupa’da böylesi bir günah işlemenin imkansız olacağını söylediler. Ancak burada ben ismi Palais Royal olan-fuhuş yapılan bir yere gittim ve gördüm ki onlar bizden çok daha kötüler. Lütfen durumu Sarraf İbrahim Hoca’ya (saraya yakın bir Ermeni). Şükürler olsun ki İslam ülkelerinde bu kadar kötülük yok.”. Bu 18. yüzyılın sonunda ortaya çıkan çok tipik bir şey. Öncelikle, insanların bizim hakkımızda bazı şeyler söylediği ve bizim buna karşı tepkimizi koymamız gerektiği fikri mevcut. İkincisi; kültürel ve ideolojik olarak batıya yakın olup bize karşı çalışan hatta daha da ileri gidip bizi kendimizin kötü olduğuna inanma yanılgısına sürükleyen Yunanlılar ve Ermeniler fikri. Bu iki etki birleşerek çeşitli tepkiler üretiyor: Biri “Tamam eşcinseliz ama onlar da öyle” türünde tepki ki bunu Türkiye’de tüm konularda hala görüyorsunuz ve daha sonra geliştirilen tepki “özümsemek”; kabul etme, ona göre tepki verme ve kendi aksiyon programınıza entegre etmeyle sonuçlanan. Bu, 19. hatta 20 yüzyılda benim büyüleyici bulduğum bir şeye yol açıyor; oryantalizme. Osmanlı İmparatorluğu’nda en azından elit kesimin bu oryantalist klişeleri özümseyerek bunları kendine mal etme ve nüfusun geri kalanına uygulama noktasına kadar gitme kapasitesi. Osmanlı vakasında gerçek hedef, Türk olmayan Arap illeri. 1860’ın sonundan itibaren Bedevileri veya Yemen nüfusunu tarif eden Osmanlı Valileri’nin ifadelerine baktığınızda, bunları Hindistan’daki İngiliz bir subayın veya Cezayir’deki bir Fransız subayın mektuplarında yazdıklarından ayırt etmede çok zorluk çekersiniz. Batının kurallarına göre medeni bir mevcudiyet yaratma ve aklanma elde etmek için bu imajı tekrar üretip batıya gösterme arzusuna sahip çıkılıyor. Bugün yapılan tartışmaların çoğu 1840’tan beri ve özellikle bir diğer dönüm noktası olan 1856’daki Kırım savaşından beri sürüyor. Bu savaş, Osmanlılar’ın artık “kötü adam” olmadığı ilk misal. Yeni bir barbar ulusun doğuşu-Ruslar. Osmanlıların nihayet medeni uluslar kulübüne kabul edilme şansları olduğunun farkına varmaları. Osmanlılar ve Türkiye için ezelden beri varolan bu yol ayrımı: biri uygun özümseme, bu coğrafyada medeni bir dünya yaratma arzusu ve batılı değerleri onları kötü adamlara empoze etme pahasına benimsemek, diğeri ise; buna karşı geliştirilen tepki: kendini mazlum yerine koyma, kurban etme ve İslami veya ulusal değerleri yücelterek kendini batıyı memnun etmeye çalışma yükünden kurtarma arzusu. Bazı durumlarda bunlar üstüste biniyor.&lt;br /&gt;Türkiye Avrupa’dan çok daha fazla imajları tarafından yönetiliyor. Bu acıklı bir durum.&lt;br /&gt;Alaturkalık yapıp bana ayrılan süreyi aşmak istemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stella Hall&lt;br /&gt;Siz bizi bir yol ayrımına getirdiniz. Bu yollardan hangisinin daha iyi bir seçim olacağı üzerindeki görüşlerinizi duymak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edhem Eldem&lt;br /&gt;Bu tür ileriye dönük tahminlerden hoşlanmıyorum, bunlar gerçekten tehlikeli. Türk doğasına has olan bir başka şeyin imaj ve algıların had safhada hızla değişmesi olduğunu düşünüyorum, bunlar çok kaygan zeminler. Milliyetçi Kemalist gelenek, türlü sebeplerle Avrupa’ya entegrasyona karşı çıkarken Avrupa’ya dahil olmaya hazır İslami kimlik sınırlardaki bulanıklık hakkında size epeyce fikir verecektir. Hemen hemen sürekli olarak geri gelen bir kavramın, milliyetçilik olduğunu düşünüyorum ama bu kavram da oldukça esnek ve entegrasyona yönelik bir argüman olarak kullanılabilecek şekilde çevirilebilir ve böylelikle özelliğini kaybedebilir. İzdüşümler konusunda gerçekten fikrim yok. Türkiye’deki sorunlardan biri, tartışmanın nüfusun belli bir kesimiyle sınırlandırılması-bu açıdan Türkiye çok Avrupalı- ama 18. veya 19. yüzyıldaki gibi Avrupalı. Entelektüellere hala “aydın” denen ender ülkelerden biriyiz. “Biz aydın(landıy)sak onlar hala karanlıkta” anlayışı halen egemen, çok Avrupalı ama kimbilir hangi zamandan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayhan Kaya&lt;br /&gt;1999’da Helsinki’deki zirvede, Türkiye’ye tam üyelik şansı verildi. O günden bu yana, birçok değişiklik meydana geldi. Türkiye’de politikaların algılanışı, sivil toplumun organize oluşu, yetkilerin ve yasal değişikliklerin gerçekleşmesi bakımlarından.&lt;br /&gt;Avrupa hiçbir zaman statik bir yapıya sahip olmadı, sınırlar hep değişti. İskender ve eski uygarlıklar zamanındaki Avrupa bugünkünden epey farklıydı. Bir zamanlar doğuyu da dahil eden Avrupa, sonradan Hristiyan, daha sonra Alman hale geldi, daha da sonra farklı dini tarikatlara bölündü. Avrupa homojen bir varlık değil, bazı kısımları dış düşmanlarla girilen çatışmalarla yüzleşti, dahili dinamikler Avrupa’yı değiştirdi. Avrupa, her zaman birleşme ve ayrılma süreçleri içinde olan bir yapı oldu. Avrupa kendini kül olana kadar yakan sonra da küllerinden dirilen bir Anka kuşu gibi. AB’ye özellikle Avrupa anayasasının Fransa ve Hollanda’daki referandumundan sonra baktığınızda, medeniyetin, kültürün ve dini söylemin Avrupalı ülkelerde bir tür yükselişte olduğu gerçeğine baktığınızda, AB şu anda ayrılma tehdidiyle karşı karşıya. AB’ye inancı olan birisi olarak ben, bu evrelerin Avrupa’nın hep içinden geçeceği evreler olduğunu biliyorum.&lt;br /&gt;AB bir yapı. Hepimiz nelerden oluştuğunu biliyoruz (eğitim, yapısal fonlar, bayrak, pasaport, istatistikler, marş, harita, Euro).&lt;br /&gt;Euro banknotlarına baktığınızda köprüler göreceksiniz, bunlar aslında ulusal sınırları muhafaza ederek sınırları bir araya getirmeyi simgeliyor, uluslararötesi bir mevcudiyet haline gelmeyi, bir yandan da bölgesel, kültürel çeşitliliği vurgulayarak. Avrupa’nın “ötekiler” kavramı kendi kimliğini oluştururken hep değişegelmiştir. Şu andaki ötekiler; Bush’un Amerika’sı, İslam ve genişleme. Bu sadece Türkiye’ye değil aynı zamanda merkezi ve doğu Avrupa’dan yeni katılan ülkelere de yönelik.&lt;br /&gt;Bu resme baktığımda, AB’nin iki alternatif projesini görüyorum. Biri benim şahsen desteklediğim sinkretik Avrupa, öbürü ise bütünsel Avrupa. (Demokratik olana karşı tutucu olan)&lt;br /&gt;Bütünsel-kısa görüşlü politikacılar tarafından betimlenmiş, Avrupa’nın kültür, din, medeniyet yanlısı coğrafi karakterini referans alan, statik, komünal, çokuluslu, Merkel, Rasmussen, vs.’nin söylemleri tarafından örneklenen.&lt;br /&gt;Sinkretik-Örneğin, Avrupa’nın Yeşil projeleri-daha barışa yönelik bir proje; dinamik, laik, toplumsal, ulusallık sonrası.&lt;br /&gt;Türkiye’nin sinkretik Avrupa’da yeri var, diğerinde yok.&lt;br /&gt;Son zamanlarda Türkiye üç temel alanda muazzam bir dönüşümün içinde:&lt;br /&gt;1. Bir fenomen olarak çeşitlilik 1999’dan sonra politik olarak kurumlaştı. Çeşitliliğin bir fenomenden (50 farklı etnik grup ve birçok farklı din) ideolojiye dönüşmesi.&lt;br /&gt;2. Azınlıkların hakları (sosyal, etnik, dini) artık ulusal güvenliğin karşısındaki bir tehdit olarak tanımlanmıyor, onun yerine adalet ve eşitlik meselesi olarak görülüyor.&lt;br /&gt;3. Çok derin kökleşmiş cumhuriyetçi söylem “çeşitlilik üstünden birlik”, “çeşitlilik içinde birlik” ile yer değiştirme sürecine girdi. Türkiye politik olarak çeşitliliğini farkına varmaya başlıyor. Şu anda yasal yargılama yetkileri üzerindeki değişiklikler sürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•    1932 Türk tarih tezi: Türk Cumhuriyetçiliği bu meşhur tezle tanımlanmıştı. O günlerdeki Türkiye’nin dahili dinamikleri ve Avrupa’da yükselen faşist hareketle bağlantılıydı.&lt;br /&gt;•    Güneş dili teorisi (1936)-tüm dillerin aslen Türkçe’den türediğini iddia eden teori&lt;br /&gt;•    Üniteryen milliyetçi eğitim politikaları (1924)&lt;br /&gt;•    Ayrımcı yerleşim politikaları (1934)&lt;br /&gt;•    Ayrımcı yurttaşlık yasaları&lt;br /&gt;•    Varlık vergisi (1942)&lt;br /&gt;•    Yakın zamanda yerleri değiştirilen Türkiye’nin doğusundan ve güneydoğusundaki insanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar hep Türkiye’nin Kürt sorunu, politik İslam ve Türkiye’de yaşadıkları halde ulusun bir parçası olmayan ötekiler (Hristiyan toplulukları, Ermeniler, Museviler, Rumlar, vs) gibi dahili sorunlarından kaynaklandı. İçerdiği yan anlam nedeniyle “millet” dediğimizde bunun Sünni Müslüman Türklerden oluştuğunu vurgulamış oluyoruz. Ama şimdi, “millet” kavramı da dönüşüyor. Sadece AB’nin hatırına değil, demokratik sivil toplum hareketinden gelen iç talebe de bağlı olarak.&lt;br /&gt;Homojenize eden cumhuriyetçi ideoloji, 70’lerden beri çeşitli olaylara bağlı olarak sorgulandı. Kürt milliyetçiliği, Alevi dirilişi, AB etkileri vs. Türkiye’nin son zamanlarda müzik, spor, kültür, ekonomi, vs. alanında kazandığı başarıların neticesi olarak kaba milliyetçilik ulusal gurur ve özsaygıya dönüşüyor, ki bu çok daha az tehlikeli. Ben her zaman kaba milliyetçilik ile ulusal gurur arasında negatif bir korelasyon görüyorum. Ulusal gururun yükselişi ulusun ve toplumun özsaygısı ile bağlantılı. Türkiye’de milliyetçi bir hareket olduğuna dair son zamanların hipotezini sorguluyorum, gurur ve milliyetçilik arasında ayırım yapmayı tercih ediyorum.&lt;br /&gt;Politik bir barış projesi olarak AB Türkiye’de; demokratikleşme, azınlıkların taleplerini okuma gibi konularda birçok değişikliğin yapılmasını sağladı. Son olarak Daniel Cohn Bendit’ten bir alıntı “AB-Dünya tarihinin en başarılı entegrasyon projelerinden biri.” II. Dünya Savaşı sonrasında Fransa ve Almanya’yı Ren’in, Polonya ve Almanya’yı Oder’in iki kıyısında birleştirmeyi becerdi, şimdi sıra Boğaziçi-Türkiye’de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stella Hall&lt;br /&gt;Bizi güçlüklerden ve daha bugün konuştuğumuz ülkenin hızlı değişen tabiatından haberdar ettiniz. İmajların bu değişime ayak uydurup uyduramadığını merak ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kevin Robins&lt;br /&gt;Bu konu beni biraz sıkıyor. Burada bir kurumla çalışan eşim geçen gün bir Hollanda delegasyonuyla biraraya gelmiş. Delegasyon ona “öteki”ni anlamanın öneminden bahsetmiş. O da bahsi geçen “öteki”lerden biri olmasına rağmen kibarlık edip cevap vermemiş. Bu durum gerçekten ümitsiz. “Bunun durması lazım” Van Morrison’ın yeni CD’sinde dediği gibi. Asıl soru bunu nasıl durduracağımız. Bütün bu soyut kavramlar, boşluk üzerindeki izdüşümleri artık bitmeli. Amsterdam’da yaşayan Hırvat yazar Dubravka Ugresic dünyanın bu bölgesini Avrupalılar için “zihinsel boş alan” olarak tanımlıyor, üstüne yapılacak tüm izdüşümlerin/projeksiyonların mümkün olduğu. Avrupa ve Türkler hakkında daha fazla kitap görmek istemiyorum. Bu söylemin ötesine nasıl geçeriz, bunu nasıl değiştiririz? Üzerine bitmek bilmeyen seminerler düzenlemekten nasıl kaçınırız?&lt;br /&gt;“Öteki” hakkındaki kendi algımı düşündüm. Dün gazetede bir makale okudum ve bunun üzerine bir CD almaya dışarı çıktım. Satın aldım ve dinledim. Daha sonra bir de DVD almaya gittim. Tüm bunları sizi eğlendirmek için yaptım. “Türk” hakkında düşünürken bunu bir tür çağrışımla yapmak istiyorum. Ben size Türk hakkındaki kendi algımı sunacağım. Size CD’den bir şarkı dinleteceğim ve bahsettiğim DVD’den bir kısım seyrettireceğim.&lt;br /&gt;Müslüm Gürses- Bob Dylan’ın “Mr. Tambourine Man” şarkısının cover’ı.&lt;br /&gt;Yönetmen Ezel Akay’ın “Hacivat ve Karagöz neden öldürüldü?” filmi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öteki” hakkındaki algı soyuttur, boştur. Şimdi gördüğünüz film bundan bahsediyor. Türk’ün varoluşu, özü, doğası nedir, Türk hangi bakımdan farklıdır? Bu benim için bir tür algı. Bir diğer algı, verdiğim örneklerle çağrıştırmaya çalıştığım algı, kendine has, spesifik, gündelikle ilgili olan. Ötekini algıladığınız zaman, çok spesifik bir şeyi algılamanız gerekiyor. M. Gürses, kimdir, neden son yıllarda daha saygın hale gelmiştir? Nasıl olup da yeni kasedini Murathan Mungan’la yapmıştır? Beyoğlu entelektüellerinin onunla bu yeni ittifakı nedir? Onu dinlediğinizde bir geçmiş ve hatta mizah sezinliyorsunuz. Türk kültürünün içinde müthiş bir ironi vardır. Ötekini incelemek istiyorsanız, kendine has olanın diyarına girmelisiniz. Yönetmen Ezel Akay’ın buluşçu olduğunun farkına varmalısınız. Bana geceleyin otoyolda ters istikamette araba sürmeyi hatırlatıyor, karşınıza devamlı bir şeyler çıkıyor. Sonuç itibariyle, insan bu kültürün kendine haslığına, sağlamlığına bakmalı ve bu boş mitolojik soyutlamalardan uzaklaşmaya başlamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S (SH) - Algılarımızı nasıl biçimlendiriyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (EE) - Duyduğum kadarıyla Türk doğasının bir parçası olmayan “alaycılık ve iğneleme” rahatsızlığından muzdaribim. Underground-yeraltı yazarımız Murathan Mungan ve Müslüm Gürses arasındaki işbirliği sonucu ortaya çıkan dünyaca ünlü şarkıların yeraldığı bu “proje”. Bunun da sürekli olarak kendini sunma çabasının bir parçası olduğunu düşünüyorum. Çok muğlak. Günümüzün önemli düşünürlerinden Umutsuz Evkadınları dizisinden Bree Van De Kamp diyor ki: “Aşkın karşıtı nefret değil kayıtsızlıktır”. Türkler imajlarından şikayetçi ama bundan daha kötüsü de var. Haberlerde veya karikatürlerde hiç rastlamadığınız ülkeler var mesela. Türkiye’de problemli bir konu olan “sorunu içeriden dışarıya taşıma” kabiliyetinden kaçınma eğilimindeyim. Kendi suçları, hataları veya takdirleri üzerinde yoğunlaşarak. Kendinize bir hayat edinin ve kendinize bakın. Bu da Van Morrison’dan mıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (KR) -Tartışmadan kaset tavsiyesine, E.Akay’ın bir filmini daha önermek isterim “Neredesin Firuze” ve ona eşlik eden yine M.Gürses’in bir şarkısının yer aldığı soundtrack.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S (SH) -Hiç imajınız olmamasındansa bazı imajlarınızın olması daha mı iyidir? Olumsuz imajları değiştirme işi çok mu zor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Biz Türkler hakkında Türkiye’den doğrudan gelen bir bilgiden ziyade ülkemizdeki göçmenler vasıtasıyla bilgi alıyoruz. Bu konu tartışılmadı. Suç oranları, işsizlik verileri popülist bir biçimde kullanılarak Müslüman ülkelerin olumsuz imajını kışkırtıyor. Türkiye’nin bir bütün olarak Avrupa’da yarattığı imaj açısından çok önemli olan göçmenlerle nasıl bir bağlantı kuruyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (KB) -Olumsuz imajların yayılım yöntemi; medyanın belli bir tekil suç vakasını alıp bunu genele mal etmesi şeklinde olur. Bu azınlıkları ve göçmenleri etiketlemek için çok kuvvetli bir mekanizmadır. Medyanın temel prensibi basitçe “kötü haber iyi haberdir” esasına dayanır. Haberlerde göçmenler tarafından işlenen suçlara her zaman hazır yer vardır. Göçmenlerle ilgili olumlu haberler ise önemsizdir ve genellikle çok fazla kişi tarafından takip edilmeyen kültür programlarında verilir. Haberlerde kötü şekilde etiketlenmiş olmasa da bu tür bilgiler, başkaları tarafından göçmen politikasının değiştirilmesi gerektiği söylemini yaratmak için kullanılır.&lt;br /&gt;C (AK) -Geçen yıl 1700 kişiyi kapsayan, Fransa’da yaşayan Türkler ile Almanya’da yaşayan Türkleri kıyaslayan büyük bir araştırma yapıldı. Ana fikir, görünmeyen Türkler’i ortaya çıkarmaktı. Çünkü halk söyleminde aslında temel olan; sokakta, kamusal alanda görülen basmakalıp Türk tipine uyan “görünür Türk”tür. Temsil ve popüler imajlar arasında kuvvetli bir bağıntı olduğunu bulduk. Ama gerçek ile temsili arasında ise büyük uyumsuzluk var. Üç alan var; birinci, ikinci ve üçüncü. Biz hep gerçeğin temsili olan ikinci alan hakkında tartışıyor ve hep ilk adımı, yani gerçeğin kendisini unutma eğilimindeyiz. Ben orada gerçeklerin örtülmek üzere bulunduğunu görüyorum. Çok popüler, çok yaygın politik söylemler, Türkiye’de olduğu gibi AB’de de gerçekleri bastırıyor. Birçok sorun var; politik İslam, İslam fobisi, karşı cins fobisi, ötekiler, göçmenler, göçün güvenli kılınması, vs. bunların hepsi, kısa görüşlü tutucu politikacılar ve bize hazır imajlar temin eden medya insanları tarafından oluşturulmuş bilgi ve bilgi birikimleridir. Tartışmalarda eksik olan, pek fazla insanın sürmekte olan “endüstrileşmenin tersine işlemesi” sürecine dikkat etmemesidir. Vasıfsız göçmenler malzemesinin yoksulluk, işsizlik gibi konulara karşı savaşmak için kullanılması, dışlama, ırkçılık, gibi meseleler vasıtasıyla hükümetler bazı konuların üstünü örtüyor. Esas mesele, sermayenin AB’den emeğin daha ucuz ülkelere doğru kayıyor olmasıdır. Bu dışlamaya karşılık verecek ilk insan grubu bu vasıfsız insanlardır. Tutucu, dindar, etnisite yanlısı, milliyetçi, faşist bu insanlara nasıl davrandığımız, ortaya çıkarılması gereken kökleri derinde yatan yapısal sorunların belirtileri, sonuçlarıdır. Gerçekleri gözden geçirelim, baskın temsil rejimlerini değil. Araştırmamız Avro Türklerin % 60’ının basmakalıp imajdan farklı olduğunu ortaya koydu. Bu insanlar çok birleştirici, bütünleştirici, yaşadıkları ülkenin vatandaşlığına başvurmuş, vs. kişiler. “Görünür” Türk’le “görünmeyen” Türk arasındaki farkı görelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (KR) - “Türkiye’yle bir sorunumuz yok ama ülkemizde yaşayan Türk göçmenlerle ilgili bir sorunumuz var” ayrımını garip buluyorum. Bence burada bir bilgi birikimi eksikliği, göçmenlere aşinalıkta eksiklik var. Bunu sorgulamak istiyorum. Türk yönetmen Fatih Akın’ın “Eve gitmeyi unuttuk” isimli filmini tavsiye etmek istiyorum. Film kendi göçmen ailesinin karmaşık doğasından ibaret. Göçmenleri bu ruhla görmeliyiz. Türk-Kürt göçmenlerin canavarlaştırıldığı bazı Avrupalı ülkeler bağlamında ev sahibi kültürde neler olup bittiğini düşünmek de önemlidir. Ev sahibi kültürler üzerine de ışık tutmak gerekir. Viyana’da yaşayan bir Türk arkadaşım bana bir keresinde Avusturyalılara “Neden bu kadar mutsuzsunuz ve niye bize rahat vermiyorsunuz?” diye sormak istediğini söylemişti. Bence kişinin bunun üzerinde daha karmaşık bir şekilde iyice düşünüp taşınması gerekli. Göçmenler her tür sorun için tek sorumlu olarak gösterilmemeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Peki ya Avrupa’nın Türkiye’deki özel veya genelleştirilmiş/soyut imajları? Türk gazetesi Hürriyet’in AB üyelik uzlaşmalarının sonucuna göre hazırladığı alternatifli iki baş sayfaya şahit oldum. Yayınlanan “Viyana düştü “(olumlu sonuçlanması halinde)-ki bu yayınlandı ve Hitler’in tam sayfa portresi (olumsuz sonuçlanması halinde)-hiç yayınlanmayan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Bilinçaltında veya fonda kalan bir başka konu var: Türkiye’nin kimliğinin diğer Müslümanlar-Araplar, benim de geldiğim İslam dünyası gözünde ve kalbindeki yeri. Biz sizi İslam’ın savurgan kızları ve oğulları olarak görüyoruz. Otantik kimliğinizi kaybetme pahasına AB’ye katılmak mı istiyorsunuz? Ola ki Avrupa’ya yanlışlıkla sızarsanız, kardeşlerinize karşı iyi olun ve Avrupa’yı İslamlaştırın (!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (NKB) -Türkler iki kutup arasında zor bir durumda. İmajın diğer tarafına yoğunlaşamadık. Bu konu bir başka oturumda ayrıntılandırılmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (EE) -Konuşmamda daha önce sunulan Türk kimliğinin, Avrupalı olmayan kişilerin görüşlerini içermediğini belirtmiştim. Türk kültürünün tipik bir diğer özelliği de, hakkımızdaki diğer Müslüman düşüncelere önem vermememizdir. Arapların Türk kültüründeki olumsuz imajı üzerine bir panel yapabiliriz. Gerçek bir alaka eksikliği var. Avrupa’nın Türk imajı hep enstrümentalize edilir, bu bir imajın özel bir biçimde gözden geçirilmesidir, sürekli değişir çünkü tepkiseldir. Bu Avrupa’nın gerçek bir sorgulaması değil, Avrupa’nın Türkiye için bir amaç/tehdit olarak sorgulanması. Avrupa üzerine gerçek bir düşünme yapılmıyor. Düşmanlarımız olduğuna dair baskın bir paranoyamız var. Bu da; sürekli bir entrikanın merkezinde potansiyel bir kurban/kazanan olduğumuz durumlar türettiğimiz bir noktaya kadar gidiyor. Resimden çıktığımız anda artık hiçbir şey umurumuzda olmuyor. Bu Avrupa açısından bir sorun. Türkiye’nin sürekli kendisi ve Avrupa hakkında düşünmeden Avrupa’yı anlayabileceğini sanmıyorum. Avrupa’nın bir yapı olduğu söylendi, ben daha da ileri giderek Avrupa’nın bir buluş olduğunu söylüyorum. Eğer Avrupa gerçekten bazı insanların onda görmek istediği, kültürel, dini, homojen şey olsaydı, er ya da geç kırılırdı ve belki de kırılacak. Ama ben Avrupa’nın güzelliğinin, kendi buluş sürecinin ilginçliğinden başka bir tarihsel geçerliğinin bulunmaması olduğunu düşünüyorum. 16. yüzyılda Avrupa yoktu. Paranoyamız yüzünden 16. yüzyılda da Avrupa’nın bir parçası olduğumuzu kanıtlamaya uğraşıyoruz. Bunun hiç anlamı yok.&lt;br /&gt;C (KB) - Kültürlerarası diyaloğa hazırlıklı olan insanları bir araya toplayan etkinliklerin -bu insanlar zaten bu yönde çalıştıkları ve istekli oldukları için- çok fazla kazanç sağlamadığı ile ilgili söylediklerime bir ekleme yapmak istiyorum: Ülkelerin kendi dahili medya söylemlerindeki imajlarını düzeltmek için daha sistematik inisiyatifler alındığı takdirde bu tür etkinliklerde insanlar, bir know-how altyapısı olarak hizmet eden fikirler geliştirebilir. Yapılması gereken iş çok büyük ama fikirler bu tür etkinliklerden çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (SH) - Algıyı etkilemeyi sadece akademisyenler ve medyaya bırakamayız. Zenginliğin ve çeşitliliğin anlaşılmasını mümkün kılan özel karşılaşmalar yaratmak her birimizin elinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıtkı Kösemen’in “Avrupa” ve Pelin Esmer’in “Oyun” filmlerinin anonsu yapıldı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-7264781911412619015?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/7264781911412619015/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=7264781911412619015' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/7264781911412619015'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/7264781911412619015'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/panel-trkiye-ve-avrupann-imajlarn.html' title='Panel - Türkiye Ve Avrupa&apos;nın imajlarını Yeniden Gözden Geçirmek'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-3481501086269001901</id><published>2007-11-05T13:00:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T05:35:04.767-08:00</updated><title type='text'>Seminer - AB Kurumları Ve Kültür</title><content type='html'>SEMİNER - AB KURUMLARI VE KÜLTÜR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 12.30 - 14.00&lt;br /&gt;Yer: İTÜ-2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitmen:&lt;br /&gt;Ilona Kish (EFAH)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.    Yeterli bilgi sahibi olun.&lt;br /&gt;•    AB gerçekten istediğinizi düşündüğünüz şeyi veriyor mu?&lt;br /&gt;•    Yürürlükte olan bir fon programı var mı?&lt;br /&gt;•    İzleme, araştırma, anahtar dokümanlar ve yayınlar, genel toplantılara katılım.&lt;br /&gt;•    Verilmiş inisiyatif için gerçek öncelikler neler?&lt;br /&gt;•    Kararları kim veriyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.    Kilit fon türleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapısal fonlar    Uluslararötesi fonlar&lt;br /&gt;Spesifik coğrafi odak    Pan Avrupalı odak&lt;br /&gt;Interreg III için ortaklar gerekli     Farklı ülkelerden ortaklar gerekli&lt;br /&gt;Yerel karar verme    Merkezi karar verme (Brüksel)&lt;br /&gt;Büyük fonlar kullanıma açık    Küçük ve orta boy bağışlar&lt;br /&gt;Belli başlı işler veya insan temelli faaliyetler odak    Projeler (en fazla 3 yıl süreli) odak&lt;br /&gt;sınırlı “operasyonel” fonlama mevcut&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.    Kilit karar alıcıları; kurumları, şahıslar belirleyin.&lt;br /&gt;•    Güçlü “kurumsal” lobi kültürüyle Washington’la yarışır&lt;br /&gt;•    Etkili iletişim ağı faydalı&lt;br /&gt;•    Çeşitli kurumlar farklı güçlere sahip ve farklı alanlarda etkili&lt;br /&gt;•    Hiyerarşi had safhada önemli-unvan önemli ve etkili&lt;br /&gt;•    Asistanlar ve daha alt düzey görevliler de önemli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EFAH/FEAP web&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komisyonda lobi yapmak&lt;br /&gt;•    Hangi politika alanı (GM)?&lt;br /&gt;•    Komisyon üyesi ve kabine&lt;br /&gt;•    Genel Müdür&lt;br /&gt;•    Birim Müdürü (Yürütme Ajansı-yürütme ve uygulama)&lt;br /&gt;•    İdari/Tasarıyı hazırlayan (kötü/yetkin?)&lt;br /&gt;•    Ulusal Kültür Ajansları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parlamento&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ELDR-67    Yeşiller/EFA-40    PES-199    UEN-27&lt;br /&gt;EDD-15        EPP-ED-279    EUL/NGL-39    Diğer-66&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EPP’yi yanınıza almalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AP’de lobi yapmak&lt;br /&gt;Sürecin hangi aşaması? (her grubun bir politika danışmanı olacak)&lt;br /&gt;Hangi politika alanı?&lt;br /&gt;AP komitesi&lt;br /&gt;Anahtar APÜ’leri belirleyin.&lt;br /&gt;Politik grup pozisyonu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.    Ortak ilgi alanı olan ortaklarla bir ağ kurun.&lt;br /&gt;•    Açık biçimde çerçevelenmiş bir hedefiniz olsun.&lt;br /&gt;•    Olası ortakları veya işinizin Avrupalı boyutunu belirleyin.&lt;br /&gt;•    Meşruiyetinizi veya temsilciliğinizi belirleyin, AB’ye katma değer?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5.    Brüksel bürokratik süreçlerden ibarettir.&lt;br /&gt;•    Karmaşık bir karar alma süreci&lt;br /&gt;•    Müdahalenin zamanlaması önemli&lt;br /&gt;•    Yasamaya ilişkin sürecin neresindesiniz?&lt;br /&gt;•    Erken başlayın- taslak oluşturma aşamasında&lt;br /&gt;•    Kapanana kadar final yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her fon programı için yasal bir karara ihtiyacınız var. 18 ay sürebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6.    “Büyük düşün” vizyonuna katkıda bulunmak&lt;br /&gt;•    Ulusal hükümetin gücü&lt;br /&gt;•    Şahsi temas zaruri&lt;br /&gt;•    Resmi yazışma etkili&lt;br /&gt;•    Yerel milli Bakanlık&lt;br /&gt;•    Brüksel’de yerleşik sürekli temsilci&lt;br /&gt;•    Medya ve uygun olan yerlerde tanıtım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özet olarak; yukarıda belirtilen 5 kural önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temel esaslar:&lt;br /&gt;•    İlişkiyi geliştir&lt;br /&gt;•    Paylaşılan bir motivasyon oluştur&lt;br /&gt;•    Zamanlama her şeydir&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-3481501086269001901?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/3481501086269001901/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=3481501086269001901' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/3481501086269001901'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/3481501086269001901'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/seminer-ab-kurumlar-ve-kltr.html' title='Seminer - AB Kurumları Ve Kültür'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-5215028421047049617</id><published>2007-11-05T12:00:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T05:35:21.717-08:00</updated><title type='text'>Buluştay - Santral İstanbul'da Çağdaş Dans Ve Gösteri Sanatlarının Gelişimi</title><content type='html'>BULUŞTAY - SANTRAL İSTANBUL’DA ÇAĞDAŞ DANS VE GÖSTERİ SANATLARININ GELİŞİMİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 15:00-16:30&lt;br /&gt;Yer: İTÜ-3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Dijan Albayrak (..............)&lt;br /&gt;Vivian Saragosi (..............)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dijan Albayrak ve Vivian Saragosi, Bilgi Üniversitesi’nin Santral İstanbul’daki Çağdaş Dans ve Gösteri Sanatları projesi hakkında özlü bir giriş sundular. Anahatlarıyla bu konuşma aşağıdaki noktaları içermektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgi Üniversitesi’nin Santral İstanbul’daki Çağdaş Dans ve Gösteri Sanatları projesi gösteri sanatlarına ilgi duyan daha geniş bir kitle için öğretim, eğitim, ve danışmanlık hizmetleri, çağdaş dans ve gösteri sanatları etkinlikleri, genç sanatçıların sanatsal yaratıcılıklarını geliştirmelerini hedefleyen sanatçı ağırlama (residency) projeleri, ortak yapımlar, araştırma ve bilgiyi yayma etkinliklerini içermektedir. Bunun yanında sanatın bu alanının yerel ve uluslararası düzeyde teşvik etmeyi de amaçlamaktadır. Projenin hedefleri arasında aşağıdakiler bulunmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•    Yenilikçi yapısıyla alanın gereksinimlerine yanıt verecek, çağdaş dans ve gösteri sanatlarına yönelik bir sertifika programı oluşturmak&lt;br /&gt;•    Disiplinlerarası, deneysel ve çokkültürlü bakış açısıyla, varolan gösteri sanatları yapıları üzerine bir araştırma yürütmek.&lt;br /&gt;•    Türkiye’deki gösteri ve sahne sanatçılarına hizmet veren bir danışma ve iletişim ağı ofisi kurmak.&lt;br /&gt;•    Seçilmiş yerlerde yapılacak etkinlikler ve yayınlar yoluyla çağdaş dans ve gösteri sanatlarını halka yaklaştırmak.&lt;br /&gt;•    Sanatçı ağırlama (konuk etme) projeleri yoluyla Avrupa ülkeleri ve Türkiye’den sanatçılar arasında işbirliği kanalları açmak&lt;br /&gt;•    Santral İstanbul’da düzenli gösteriler sunmak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sunumdan sonra oturum, sorular, yanıtlar ve yorumlarla karşılıklı etkileşim içinde geçti. Sorular, bu türden kapsamlı bir projenin ne kadar gerçekçi olduğu, merkezin insanların erişimine açılmasının planlanandan daha uzun zaman alıp almayacağı biçimindeydi. Katılımcılar aynı zamanda böyle bir proje için gereken altyapının ayrıntılı biçimde düşünülüp düşünülmediğini, sanatçı ağırlama programını, iletişim olanaklarını, profesyoneller ve uzmanlarla sanatçıları biraraya getirmenin zorluklarını, dansçılar arasındaki değişim programlarını, özel ve devlet sektörü fonlarını tartışmanın odağına aldılar ve sorguladılar. Ayrıca Amsterdam Sanat Okulu gibi uluslararası kültür kuruluşlarının olası katkıları da toplantıda konuşulanlar arasında yerini aldı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-5215028421047049617?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/5215028421047049617/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=5215028421047049617' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/5215028421047049617'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/5215028421047049617'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/bulutay-santral-istanbulda-ada-dans-ve.html' title='Buluştay - Santral İstanbul&apos;da Çağdaş Dans Ve Gösteri Sanatlarının Gelişimi'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-6452578808209774452</id><published>2007-11-05T11:00:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T05:35:55.219-08:00</updated><title type='text'>Çalıştay - Yaratıcı Kentler İçin Katalizör Olarak Avrupa Kültür Başkentleri</title><content type='html'>ÇALIŞTAY - YARATICI KENTLER İÇİN KATALİZÖR OLARAK AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 15.00 - 17.00&lt;br /&gt;Yer: İTÜ-1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Hilde TEUCHIES (Het Muzik Lod, Belçika)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Per Svensson (Halkla İlişkiler Direktörü, İsveç Ulusal Meclisi, Kültürel İlişkiler, Stockholm, İsveç)&lt;br /&gt;Nuri Çolakoğlu (İstanbul 2010, Türkiye)&lt;br /&gt;Korhan Gümüş (Şehir Plancısı, Türkiye)&lt;br /&gt;Laurent Dréano (Lille 2004 Kültür Başkanı, IETM Başkanı, Fransa)&lt;br /&gt;Asu Aksoy (Uluslararası Projeler Koordinatörü, Santral İstanbul, Türkiye)&lt;br /&gt;Andrew Dixon (IFACCA, Dünya Sanat ve Kültür Zirvesi CEO'su, Newcastle, İngiltere)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laurent Dréano&lt;br /&gt;Avrupa Kültür Başkenti’ni organize ettiğinizde bu başlamadan ne olduğunu kimsenin bilmediği çok büyük ve beklenmedik bir şey. Neden Kültür Başkenti olmalısınız ki? Bu ağır bir iş, Avrupa Futbol Kupası’nı organize etmek gibi bir şey değil. Herkes futbolun ne olduğunu bilir, kültür için aynı şeyi söyleyemeyiz. Farklı disiplinlerden gelen herkes, bunu kendi disiplinlerinin başkenti olarak algılıyor. Lille örneğini ele aldığımızda, bu tür bir projeyi başlattığınızda vurgulanması gereken ana bazı amaçlar var. Bunlardan biri; kenti bilinen, yeniden keşfedilen bir yer haline getirmek ve çekiciliğini geliştirmek. Hepimiz biliyoruz ki, uzun dönemde bir kentin çekiciliğini artırmak için kültür, bir marka imajı ve bu da projeyi destekleyen bir çok kişinin ana amacından biri. Böyle bir projenin getireceği ekonomik gelişmeler, birikecek para, özel ortaklıklar, çekiciliğinden kaynaklanıyor. Bizim amacımız sadece Lille kenti değil, bazı Belçika şehirlerini de kapsayan bütün kuzey Fransa bölgesiydi. İkinci husus, organizasyonu yapanların meselenin “kültür”e ilişkin olduğunu unutmaması. Kültür konusunu gündeme koymak ve sanatçıları da kentin politik gelişiminin merkezine koymak. Kültür ve sanatçıların çok sık enstrümentalize edildiği bir dünyada yaşıyoruz ve bir kültür başkenti olarak, sanatçıların konumunu, sanatçılar ve kent sakinleri arasındaki olası bağlantıları ve insanların kültürün kentin gelişimi için gerekli olduğunu anlaması için olanakları geliştirmek zorundasınız, çünkü bu insanlara birliktelik hissi aşılamanın, aynı hisleri paylaşmalarını ve ötekilerin de kültürlerinin olduğunu farketmelerini sağlamanın bir yolu. Bu kendi kültürünüzün varolduğunu kabul etmek ve ötekilerin kültürünü anlamak için iyi bir vesile, sanatçı bunda çok önemli bir rol oynayabilir. Üçüncü amaç, sürdürülebilirlikle ilgili. Aynı zamanda hem uzun hem de kısa bir süre olan bir yıl için çalışmıyorsunuz.. Başlamadan önce, en az on yıl sonrası için çalıştığınızın farkına varmalısınız. Sürdürülebilirlik üzerinde çalışmanın yollarından biri yatırımdır. Kentin gelişiminde geleceğe yönelik yeni yerlere yatırım yaptığınızda, sadece neler kuracağınızı/inşa edeceğinizi değil, sonrasında bunları nasıl işleteceğinizi de düşünmelisiniz. Kültür alanında bu genellikle bir sorun teşkil eder çünkü sıklıkla inşa etmek için paranız vardır ama işletmek için yoktur. Lille’de, yeni bir kültür tapınağı geliştirme seçeneğimiz vardı. Biz sanatçı ve kent sakinlerine buluşma şansı tanıyacak yerler geliştirmenin daha önemli olduğunu düşündük. On iki yerden oluşan Maison Folie; 2004’te açıldı. Bu yerlerin açıldığı her kent, işletmesi için gerekli parayı ödemeye karar verdi. Bu yerler kolay aletler gibi hizmet etti; bir sanatçı veya kent sakini olarak yardım bulabileceğiniz, prova yapabileceğiniz, ilerlemede olan işlerinizi gösterebileceğiniz, insanlarla karşılaşma imkanına sahip olduğunuz ve kendinizi utanmış veya rahatsız hissetmeyeceğiniz mekanlar. Sürdürülebilirlikle ilgili sonradan daha iyi görme imkanına sahip olduğum iki husus; hazırlıklar için kurulan ortaklıklar ve kültür başkentinin yönetimiyle ilgiliydi. İnsanların bir arada çalışması için harika bir vesile oluyor ve bunu nasıl başlatacağınız çok önemli. Öncelikle sanatçılar arasında kültürel yapılarınızın olması gerekiyor. İkinci önemli konu; sanatçılar, kültürel yapılar ve kent yani kamu yetkilileri ile çalışmak. Hiçbir zaman bariz olmamakla beraber, genellikle para üzerine kurulu ilişkiler. Üçüncüsü, kültürel sektör, kamu yetkilileri, özel sektör ve turizm sektörüyle ilişkiler. Dünyaya ve kent sakinleri için projelere ev sahipliği yapacaksınız ve hepinizin aynı amaç için çalışması gerekiyor. Bu, bir yıldan daha uzun sürecek yeni ortaklıklar kurmak için gerçek bir fırsat. Başlarda birçok insan şüpheci oluyor, konunun ne olduğunu tam bilmiyorlar ve muhtemelen bunun sadece yukarıdan aşağıya işleyen bir şey olduğunu düşünüyorlar. Bu projeye insanların dahil olma biçimi de uzun vade gelişimi açısından bir başka soru. Bu da beraberinde kent sakinlerinin böyle bir projeye nasıl dahil olacağı sorusunu getiriyor. Halkla beraber havai fişek gösterisi gibi büyük etkinlikler düzenlemek sadece bir gece sürer ve sonra biter gider. Büyük etkinliklerin en önemli yanı, halka projeye dahil olma, inşasında ve gelişiminde katılımcı olma imkanını yaratmasıdır. Biz bunu Lille’deki etkinliklerde yaptık. Biz aynı zamanda sadece Lille’de değil, tüm bölgede bireysel projeleri de teşvik ettik ve bu da kendileri de dahil olacakları için insanların gözünde kültür başkenti fikrini görünür kıldı. Kültür başkenti projesi, tüm kent sakinlerinin projesi haline geldi ve bu onlar için tüm dünyaya gösterebilecekleri bir gurur oldu. Lille sanayi geçmişi olan bir kentti, pek kültürel özelliği olmayan, pek tanınmayan. Lille’de görecek hiçbir şey yoktu, şimdi durum artık böyle değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hilde Teuchies&lt;br /&gt;Kenti markalaştırmak, kültürü gelişimin kalbine koymak ve uzun vadeli, sürdürülebilirliği düşünmek amaçlarının Stockholm’de de farkına vardınız mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Per Svensson&lt;br /&gt;Evet bunlar bizim Stockholm’de de tartıştığımız başlıca konulardı. Bu etkinliği planlarken amaç, tartışılması gereken en temel konu. Stockholm’ün kültür başkenti etkinliği için seferber olmasının nedeni Glasgow’un 1990’daki başarısıydı. Ben o zamanlar Stockholm Kültür Kurulu’yla birlikte çalışıyordum ve Glasgow’u ziyaret etmiştim. Başarı o kadar barizdi ki, Glagow etkinliği tarafından yaratılan izlenim o kadar kuvvetliydi ki, ülkemize geri uçarken tüm politik sınırları hiçe sayarak Stockholm’ü kültür başkenti yapmak üzere birlikte çalışmaya karar verdik. Evimize dönerken Glasgow etkinliğinin yöneticileri bize daha sonra planlama safhasındaki tartışmanın özü olacak bir tavsiye verdiler. Dediler ki: “Bugünün yanı sıra geleceği de hedefleyin”. İkinci tavsiyeleri; bölgesel ve yerel seviyede mevcut kültür kurumlarının ve faaliyetlerinin programın temelini oluşturmasını sağlamamızdı. Üçüncüsü ise; tarihsel bağların, yeni bir nefes ve çeşitlilik sunan bir seçimin önemli hedefler olduğuydu. En az diğerleri kadar önemli olan sonuncusu da; kültürel hayatın her alanında ve seviyesinde verimli ve ciddi işbirlikleri kurmanın başarı için mutlak olduğuydu. Glasgow’da ayrıca programın kültüre elitist bir bakış açısını esas almadığını, kent sakinleri ve turistlere kültürel küredeki yerlerini bulma imkanı tanıyan çok geniş bir fikirden yola çıktıklarını gördük. Bu küreye; spor, halk festivalleri, amatör kültürel faaliyetler ve sanatın birçok alanında profesyonel ifadeler dahildi. Stockholm 1998 Kültür Başkenti’ne ulaşmak için uzun bir yolculuk yapmak gerekti. Başımıza gelen ilginç bir husus; asli inisiyatifi sorgulayan yoğun münakaşaydı: Ülkenin başkentine bir başka darbe indirecek bir şey için bir servet kadar kaynağı aktarmak mantıklı mı? Kültürel mesleklerde faaliyet gösteren insanlar arasında kampanyaya karşı güçlü bir güvensizlik vardı. Kültürel Meslekler Organizasyonu Başkanı bizi Brüksel’e giderek AB’ye Stockholm’ün bu konuda aday olmaması gerektiğini, kentin bu ünvana layık olmadığını söylemekle tehdit etti. Ulusal Kültür İlişkileri Konseyi Departman Müdürü olarak Stockholm 1998’in değerlendirilmesinden kısmen sorumluydum. Vardığımız sonuçların bazılarının kısa bir özetini vermek istiyorum. En önemli sonuçlardan biri çok çabuk ortaya çıktı. Kültürel politikaya ilişkin işlerin değerlendirilmesi için geliştirilmiş bir metodolojiye çok büyük ihtiyaç vardı, hem genel anlamda hem de özel anlamda yılın kültür başkenti gibi büyük konularda. Robert Palmer’ın hazırladığı büyük rapor da dahil olmak üzere diğer birçok değerlendirme çalışması bunu takip etti. Bu alanda hala yapılması gereken çok iş olduğunu düşünüyorum. Kültür başkenti projesinin sıklıkla geliştirilecek ve yeni formatları, anlatımları ve kurguları gösterecek, deneyecek bir yanı olduğunu keşfettik. Kurulu kültürel yaşamın uyuşukluğunu ve tutuculuğunu küçümsememek önemli. Bunu yeniden tanımlamak çoğu kimsenin zannettiği kadar kolay değil. Etkili birçok kurumun ve bağımsız kültür sahnesinin baskısı altında sanatın geleneksel tanımı kısa sürede yerini buldu. Bu talihsizdi çünkü günlük durumlar genellikle başarılı melezler için uygun koşullar yaratmıyor. Bu tür sıra dışı bir etkinliğin başarısız olma riski için fırsat tanıması ve bunu göze almaya hazırlıklı olması gerekiyor. Stockholm 1998 aynı zamanda yeni biçim ve ortamlarda sunulan yüksek düzey sanatsal kültür seçimleriyle yeni izleyiciye ulaşma hedefini de yerine getirmeye çalıştı. Beklenmeyenin sunumu sanatla yeni bir buluşma yaratacaktı ama bu konuda başarılı olunamadı. Stockholm 1998’e karşı katılım tavrı üzerine Kültürel İlişkiler Konseyi tarafından yapılan kapsamlı vatandaş araştırmasında bu etkinlik neticesinde Stockholm’de yaşayan insanların kültürel katılımcılığının kalıcı oranda arttığına dair bir bulguya rastlanamadı. Stockholm 1998, etkinliğin kültürel yaşamda kabul görmesi için çok büyük çaba harcadı ama sanatçılar arasındaki yaygın güvensizliği aşamadı. Bu sanatçıların birçoğu etkinliği normal kültürel yaşama ve kendi faaliyetlerine karşı bir tehdit olarak gördü. Stockholm’de süren etkinlik kültürüne karşı gündelik kültür münakaşası, güvensizliğin tohumlarını ekmeye katkıda bulunan bir etmen olarak seferberlik halindeydi. Bu görüş çelişkisi ortamında, finansman bulma ve fikir toplama aşamalarında, etkinlik idari ofise yağan büyük sayıdaki fikri ve teklifi verimli bir şekilde yönetemedi. Karar verme süreci; seçim sürecinde kimin görevli olduğu her zaman çok net olmadığı ve katılanların yetkinliği sorgulandığı için çok ağır kaldı. Stockholm 1998 sanatçılar arasında inanılırlığını kaybetti. Seçim sürecini çevreleyen tüm formalitelerin iyi bilinmesi ve kriterlerle yargılama yöntemlerinin açık bir şekilde tartışılabilmesi had safhada önemli. Kültür başkenti inisiyatifi devam edecek ve 2014 yılında sıra tekrar İsveç’e gelecek. Bu tür bir inisiyatifin etkileri üzerinde etraflıca düşünüp taşınmayı gerektiren birçok sebep olsa da eminim ki, bu yaratıcı kentlere yeni fikirler getirebilir ve onlara çok faydalı bir yakıt enjekte edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hilde Teuchies&lt;br /&gt;İskandinavların konu kendilerinine dönük de olsa çok açık sözlü olduğunu biliyoruz. Bize bu inisiyatifin daha az tatmin edici neticelerini de verdiğiniz için teşekkür ederiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nuri Çolakoğlu&lt;br /&gt;Biz bunu kentsel dönüşüm ve sosyal etkileşim için bir değişim vasıtası olarak görüyoruz. Bu yolda en önemli şey; tanıtmaya çalıştığımız yeni karar verme süreciydi çünkü, kültür başkenti İstanbul olarak biz buna bir tür yaratıcı kentler için bir katalizör gözüyle bakıyoruz. Bizim başlangıç biçimimiz; belediyeleri veya hükümetleri tarafından önerilen diğer Avrupa Kültür Başkentlerinden farklı olarak oldukça yaratıcı bir şekilde gerçekleşti. İstanbul bir sivil inisiyatif olarak başladı. Bu inisiyatife başvuran AB üyesi olmayan bir ülke olmanın fırsatını gören, beş yıl önce bir araya gelip bu proje üstünde çalışan ve merkezi yönetimi ikna eden bir avuç insan tarafından başlatıldı. Bu seçilmemizde de etkili oldu. Sürdürülebilirliği garanti altına alacak bu yeni karar verme sürecini korumayı umuyoruz. İlk kez olarak bunu eşit ortaklar olarak yönettik ve bunu gerçekleştirme biçimimiz yaratıcıydı. Belediyeler, STK’lar ve akademisyenlerle teklif dokümanımıza konacak projeler geliştirmek için farklı düzeylerde toplantılar yaptık. 2010’a kadar sürecek büyük bir kültür ve sanat etkinliği olduğu için, Avrupa kültürünü İstanbul’a, İstanbul’u Avrupa kültürüne tanıtacak, kentin ve Avrupa’nın kültürlerinin ortak köklerine işaret edecek, bize çeşitli araçlar sağlayacak yaratıcı ve kışkırtıcı bir içerik oluşturmaya çalıştık. Bir diğer amacımız, sanat ve kültürü, kentin temel sosyal haklardan yoksun kesimlerine tanıtmak. Ne yazık ki, sanat bu büyük kentin ufak bir kısmına sıkışmış vaziyette, varoşlardaki daha geniş alanlara uzanamıyor. Sürdürülebilirliği teminen bunu, büyük bir Halkla İlişkiler aracı, sadece İstanbul’un insanlarına değil Avrupa’ya da yönelik olarak, Türkiye’nin tam üyeliğinin Avrupalı seçmen tarafından oylanma zamanı geldiğinde Türkiye’nin onlardan çok uzak olmadığını hatta belki zaten onların bir parçası haline gelmiş olduğunu göstermek için bir iletişim projesi olarak kullanmak istiyoruz. Bu projenin yaklaşık 120 milyon € gerektiren finansmanı için bulduğumuz fikir, 2010 yılına kadar kentte satılacak her litre benzin için 1 cent’ten az bir miktar toplamaya hükümeti ikna etmekti. Benzin deponuzu doldurduğunuzda 20-30 cent kadar bir ekstra ödemiş olacaksınız. Bu küçük miktarlar birleşerek yıllık olarak yaklaşık 25 million €’ya ulaşarak bahsedilen bütçeyi oluşturacak. Bundan daha önemlisi; uzlaşmaları hükümetle süren bu projeyle devam ettiğimiz takdirde, kentin tüm benzin istasyonlarını iletişim noktaları haline getirmiş olacağız. İstasyonda “Hoş geldiniz ve katkınız için teşekkürler, 2010’da …. yapmanızı bekliyoruz.” yazan bir afiş olacak. Bu önümüzdeki yıllar için daha da fazla insanı içine katacak görünür bir platform.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Andrew Dixon&lt;br /&gt;Newcastle Gateshead İngiltere’nin kuzeyinde bir kent ve İngiltere için Avrupa Kültür Başkenti yarışını kazanamadı, ama halkın seçimiydi. 19 kent arasında geçen yarışta İngiltere adına 2008 yılı için Liverpool seçildi. Ben kaybetmenin ne kadar iyi olduğundan bahsetmek istiyorum. Bizim için adaylığın kendisi kazanmaktan daha önemliydi. Üç yılda elde ettiklerimiz; kentimizi bir bütün olarak sanat ve kültürün arkasına almak, kamu ve özel sektör, gelişim ajansları, basın, medya ve halkın bizim uzun dönem vizyonumuzu desteklemesini sağlamak ve kültürel bir kent yaratmaktı. Uzun süreç, kültür başkenti olmanın aslında istediğimiz şey olmadığının farkına varmamızı sağladı, çünkü bu sadece bir yılı kapsayacaktı. Biz, kültürel altyapısal bir bölge geliştirmeyi öngören, halihazırda sekiz yıl sürmüş ve daha altı yıl sürecek olan çok daha uzun bir yolculuğa çıktık. Taahhüdümüzü tuttuk ve her şeye rağmen devam edeceğimizi söyledik ve 60 milyon Pound’luk bir bütçe, kentte kültürel projeler, festivaller, ekonomik kültür turizmine yönelik yatırımların devamı için elde tutuldu. Biz aynı zamanda kendimizi uluslararası bir kent olarak konumlandırmayı devam ettirmek istedik Muhtemelen son iki yıllık dönemde Newcastle Gateshead’de Londra’dakinden fazla büyük kültür konferansları gerçekleşmiştir. Geçtiğimiz yıl, ESPA ve Womex’e ev sahipliği yaptık, bu sene de Dünya Sanat ve Kültür Zirvesi’ni ağırlayacağız. 10 yıl önce bunların olacağını söyleseydim birçok kişi bana gülerdi. Kültür başkenti adaylığı süreci sayesinde, kültürel bir altyapıyı yerleştirme vizyonuyla, küçük bir şehir için Avrupa’daki en modern kültürel altyapılardan birini kurduk. 250 milyon Pound’luk yeni kültürel tesisler açtık (dans merkezi, çocuk edebiyatı merkezi, galeriler, vs.). Bu bizi halkımız için uzun vadede de mevcut olacak bir şeye kavuşturdu ve kentte kültürel turizmin gelişmesine yardım etmemizi sağladı, ki bu Kültür Başkenti ünvanından çok daha önemliydi. Kültür Başkenti konusunda çalışan veya çalışacak kişilere söyleyebileceğim bir şey; ne kadar uzun planlarlarsa o kadar daha iyi olacağı çünkü, bu kültürel tesisleri, hükümetin ilgisini çekip basını ve medyayı arkanıza almanıza yardım edecek yeni destekçileri size sağlayacak olan işte bu katalizör, bu değişim anı. Biz şanslı kaybedenlerdeniz, yapacak başka şeyler bulduk, adaylıktan çok büyük deneyim kazandık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hilde Teuchies&lt;br /&gt;Tarif ettiğiniz amaç ve hedeflerin çoğu kültürel bir kent organize eden kişiler açısından çok tanınabilir ve İstanbul için eşit derecede önemli olan bir şey de görünüşe göre, kentin aynı zamanda fiziksel olarak da değişmesinin nasıl sağlanacağı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korhan Gümüş&lt;br /&gt;Ben kentlerarası ilişkilerin geliştirilmesinde kültür ve politikanın rolünden bahsetmek istiyorum .Dün Belediye’den üst düzey bir yetkiliyle bir radyo programındaydım. Konuşmasına İstanbul’daki lalelerden bahsederek başladı ve kültür başkentine daha başka sürprizleri de olacağını söyledi. Laleler gibi başka konularda da kent için üstlendikleri işlerde başarılı olacaklarını, ama bunun reklamını yapmayacaklarını, halkın zaten kentin her yerinde buna rastlayacağını söyledi ve ekledi: “Böylelikle lale üzerindeki hakkımızı Hollandalılardan geri aldık”. Ben bunu anlayamadım. Üç milyon laleyle yapılan önemli bir iş ama birden sembolik bir alana dönüşüyor. Vatandaşla iletişim seviyesi yok, sadece ideolojiler var. Mimarlar veya şehir planlamacılar veya kültür insanları kamusal alana nasıl nüfuz edebilir? Türkiye’nin en önemli mimarlarından olan bir arkadaşım bana Belediye’yle çalışmayacağını, özel sektör için çalışacağını söylüyor. Bu Türkiye’de bir sorun, yaratıcılık kamusal alandan dışlanıyor. Kamusal ve özel alanlar arasında bir nevi mücadele var gibi ve bu yaratıcılığın izole edilmesiyle sonuçlanıyor. Yaratıcılık aynı zamanda hemşerilerin de katılımı demek. 19. yüzyılda ideolojinin metaforları/mecazları kamu binalarındaydı. Mecazların normalleştirilmesi önemlidir. Onları bizim kentsel insanımızın temsili olarak görebilirsiniz. Prototiplerle tipleri birbirine karıştırıyoruz. Benzerlikleri var, aynı şekle sahipler ve bizi ifade ediyorlar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, insanların bu mecazlardan acı çektiklerini gördük. Kamu binalarında izole edilmişlerdi, kamusal alanda değil. İnsan hakları ve azınlık ihlalleri, Dünya Savaşları. Mecazların mecazları bize mecazların kendimiz değil mecazlar olduğunu gösterdi. Bu nedenle, yaratıcılık ve modern sanat, kentlerarası iletişim açısından çok önemli. Onları özel alana izole ettiğinizde, moderniteyi sadece bir yaşam biçimi olarak anlarsınız. Örneğin; İstanbul Belediyesi tarihsel alanda sadece eski dekoratif evler yapabileceğinizi düşünüyor ama eğer mimarlık istiyorsanız, o zaman özel sektörle kentin kenarlarına gitmeniz gerekiyor. Kamusal alanda mimariye, kültüre, profesyonelliğe ihtiyaç olmadığını sadece halkın temsilinin gerektiğini düşünüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hilde Teuchies&lt;br /&gt;İstanbul 2010’da çalışmak istediğiniz yöne dair birkaç işaret verebilir misiniz? Kamusal alana yaratıcılığı nasıl getirmeyi düşünüyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korhan Gümüş&lt;br /&gt;Kentsel aktörler olarak biz kamusal alanlarda yer alabiliriz ama hizmet grubunda kentsel kimliklerimizi parantez içine alıyoruz ki, başkaları için iletişim kurabilelim. En önemli şey, iletişim kurabilmek. Temsiliniz varsa, metodolojik yönden iletişim kurabilirsiniz. Önemli hususlardan biri, iletişime sadece niyetiniz ve seçimlerinizle değil aynı zamanda standartlarını da tanımlayarak yardım etmeniz. İkinci önemli husus; kamu sektörünü hakimiyet kurmaksızın bu gruba dahil etmek. Kamu sektörüyle her seferinde bağımsız olarak iletişim kurmak, bizim başka bir stratejimiz. Üçüncü husus; profesyonellik ve katılım. Eğer İstanbul’un kültürel eliti olarak biz, ihtiraslarımızı temsil ediyorsak, sözde bir yaratıcılık başlatıyoruz. Yerel halkla iletişim kurmak demek, aynı zamanda profesyonel yaratıcı bir yolunuz olması demek. Kimliğimizi yeniden göstermek bizim profesyonelliğimiz değil. Sanatçılar, şehir planlamacılar, mimarlar sadece kendilerini ve ihtiraslarını ifade edemezler, hemşerilerin konularıyla iletişim halindelerse yaratıcıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hilde Teuchies&lt;br /&gt;Kendimizi kişisel ve profesyonel yaratıcılığımızla kamusal alanın hizmetine sunmamız gerektiğini söylediniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korhan Gümüş&lt;br /&gt;Sanatçılar olarak bizim her zaman bazı seçimlerimiz vardır ve kentte kapalı bir grup haline geliriz, bu grubu halka açmalıyız. Biz sanatçılar olarak bir komünite değiliz.&lt;br /&gt;Hilde Teuchies&lt;br /&gt;Tüm projenin sosyal etkisinin önemi. Robert Palmer Avrupa Kültür Başkentleri hakkında yazdığı raporda bunu açıkça yapabilen çok az kent olduğunu söylüyor. Bu konu üzerinde biraz daha konuşabilir misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asu Aksoy&lt;br /&gt;AB-Türkiye ilişkileri bakımından İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olarak kabulünün sembolik önemi, İstanbul vakasını Lille, Newcastle ve Stockholm vakalarından farklı kılıyor. İstanbul derin tarihsel ve kültürel mirasa sahip olan büyük bir metropolitan, halihazırda bir merkez. Dolayısıyla, İstanbul adaylığının başka sembolik bir önemi var. Panelin sonunda jüri Başkanı “İstanbul’a 2010’da geldiğimde ne değişmiş olacak?” diye sordu. Bence değişim fikri, bizim savımızı üstüne inşa ettiğimiz unsur oldu. İstanbul’a sanatsal kültürel altyapı açısından baktığınızda, bu kadar büyük bir kent için uygun ve adil bir dağılımımız yok. Bu; izleyici koltuk sayısı, galeri ve konser mahalleri gibi unsurlar ve tüm bu kaynakların toplum geneline yayılımı bakımından büyük bir sorun. Ana başlıklarımızdan biri, yeni ulaşılabilir ve adil altyapılar vasıtasıyla değişiklikleri gerçekleştirmek. Nasıl bir altyapı ve nasıl bir süreç istiyoruz? Değişim tamamen sürece bağlı. İstanbul 2010 projesi bunu vurguluyor, kentsel bir inisiyatif olarak başlamasında; kuruluş, değişime gidiş sürecine vurgu var. Biz bu değişimin İstanbul içinde bir diyaloğu başlatacağının altını çizdik. Bu diyalog, tamamen süreçle ilgili. Kamu yetkilileri, Belediye yetkilileri ve özel, profesyonel sanatsal operatörler arası diyaloğu içeriyor. Bu operatörler oldukça farklı dillerle, politikalarla ve ideolojilerle çalışıyor. Halka nasıl ulaşacağımız hakkında bir diyalog meselemiz var ve iletişim kampanyamız bunun bir yönü. Tüm bu inisiyatiflere halkı nasıl dahil etmeli? Profesyoneller ve sanatçı toplulukları arasında diyalog. İstanbul çok büyük ama kimin ne yaptığı açısından bakıldığında aynı zamanda çok da küçük. Zaten mevcut olan işbirliği uygulamalarını, ortaklıkları kurmak zor olacak. Bir ağ oluşturabilmek amacıyla Avrupa ve diğer kültürel ortaklar ile iletişim kurabilmek için İstanbul’da kapasitelerimizi geliştirmeliyiz. 1990 yılından beri İstanbul bir globalizasyon sürecinin içinden geçiyor, global dinamiklerin avucunda. Globalizasyonun anlamlarına yönelik düzenleyici yapılarımız, kamu ve kültür politikalarımız eksik. Aslında şu anda İstanbul’da kentsel yenilenme ve dönüşüme yönelik konularda politik girişimlerde bulunulan bir dönemdeyiz ama bu politikaların zaten halihazırda bir sorun olan kutuplaşmanın daha da artmasına yol açması gibi büyük bir tehlike ile de karşı karşıyayız. Bu projeyle, çok açıkça bu anı geriye çevirmek istediğimizi söylüyoruz. Kritik dönüşlü enerjiler ortaya çıkarılmadığı takdirde kentsel yenilenme politikalarının daha da fazla kutuplaşmaya yol açabileceğinin altını çizmek istiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Süreçlerinizin organizasyonel anlamları hakkında hiç düşündünüz mü veya bu konudaki düşüncelerinize hiç ışık tuttunuz mu? Pazarlamaya ayrılmış bütçeler arası gerginlik örneğin ve belki de organizasyonun eğitsel ve davetsel altyapısı...&lt;br /&gt;C (KG) - İstanbul için bir örnek, sanayi mirası. 20 yıl önce çalışması duran gaz ve elektrik fabrikaları var ama bunları değiştirecek aktör yok. Dönüşüm için aktörlere ihtiyacımız var, ama aktörlerimiz yok. Kültürel düşünmenin, faydalanma ve dönüşüm amaçlarının kesinliği için kamusal bütçeye ihtiyacımız var. Bir tarafta STK’lar gibi yurttaşlar var, diğer tarafta kamu veya özel sektörde modele göre çalışabilen profesyonel gruplar var. Yeni fikirler için çalışılabilecek yer yok. Bu nedenle; Avrupa boyutu profesyonellik için çok önemli, gayrıresmi katılım çalışma yolunu kapatıyor. Organizasyonel ağırlığımızı Türkiye’deki bu profesyonel gruplar üzerine kurmaya çalışıyoruz. Bunu profesyonellere programlar açabilmek için yapmak zorundayız. Bir yanda dönüşüm için kentsel politika var, bunu hemşerilere açıklamak, diğer yanda ise katılımcı modeli tanımlamak için yasal yol var. Metodoloji ve süreç dediğimizde kentsel topluluğun katılımını sadece kapalı bir modelde değil profesyonelliğin açık modeli olarak tanımlamayı anlıyoruz. O kamusal alanların amaçlarını nasıl tanımlamalı, kamusal aktörü başka ortaklarla nasıl yeniden kurgulamalı? Bunlar sorulması gereken sorular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Lille kentinin etkinlikten önceki ve sonraki rakamları hakkında bize kısaca bazı veriler verebilir misiniz? (Kent merkezinde yaşayan insan sayısı ve kenti ziyarete gelenlerin sayısı, kültüre tahsis edilmiş yer sayısı, kentin yüzölçümü, performans alanı olarak kullanılan kentsel alan)&lt;br /&gt;İstanbul’un iletişim bağlamındaki hedefi ne olacak?&lt;br /&gt;İstanbul için beşinci element aşk, sadece mirasa bağlı olmayan aynı zamanda canlı olan. 2010 için bir kent inşa ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (LD) - İsterseniz size bir dizi rakam temin edebilirim. Proje üzerinde çalışmaya başladığımızda, daha önceden kültür başkenti olmuş kentlerden bilgi alabildiğimizde çok seviniyorduk. Bir yıl boyunca kentte ve bölgede gerçekleşen 2500 etkinliğe toplam dokuz milyon kişi katıldı. Kentlerde büyük projeler ve köylerde küçük projeler gerçekleştiriliyordu. Köyler kendi projeleriyle ilgileniyor, iki proje birbirine bağlı olduğu için kendilerini kentte olanlara uyumlandırıyorlardı. Yeni yerler kazandık, sonradan açılan Maison Folie. İnsanlar bu konuda şüpheciydiler ve yeni yerler açarsak, aynı miktarda paranın daha fazla bölüneceğini ve bunun da bütçenin herkes için kısılması anlamına geleceğini söylüyorlardı, ve tehlike tüm bütçenin şişmesiydi. Aslında kültürü gündeminize aldığınızda bu aynı zamanda politikacıların da onun etkisini fark etmesine vesile oluyor. Böyle bir süreçte, kültür için harcanacak para miktarına karar veren politikacılar üzerinde pedagojik çalışma yapmanız gerekiyor. Proje üzerinde düşünerek, kente 1,200,000 sakini temsil ederek birçok farklı yerden girdik. Kenti; merkez ve civarı diye ayırmayan, şehir merkezlerinin değiştiği çok kutuplu bir yer olarak düşündük. Elde ettiğimiz sonuçlardan biri, insanların sokaklarda gerçekleşen projelere dahil olmalarıydı. Kent, açık alanlarını öncesine kıyasla çok daha fazla kullanma imkanına sahip oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (NÇ) - İstanbul için beşinci bir element varsa bu insanlar olurdu. Muhtemelen tüm diğer elementlerle etkileşim halinde, insan elementi, beraberinde getirmeye çalıştığımız değişimi yaratırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Tüm süreçte yer alacak kişilerin seçiminde kullanılacak kriterlerin belirlenmesi hakkında. Bu insanların çeşitliliğini sağlamak çok güç. Bu kriterler nasıl belirlenecek ve süreçteki şeffaflığı nasıl sağlayacaksınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (NÇ) - Üstünde durduğumuz yasal bir zeminimiz yok, tüm bu faaliyetler duruma özel komiteler tarafından gerçekleştirildi. Küçük bir grupla başladık ve sonra bize katılmak isteyen herkese yönelik bir çağrı yaptık. Toplantılar için sabit başlama ve bitme noktaları belirledik. Danışma ve İcra Kurulu üyeleriyle konuşmak isteyen herkes ekucağımızı açtık. İcra Kurulu’nu katılmak isteyen kendini adamış kişilerle genişlettik. Gelecekte de bu şekilde devam etmeyi düşünüyoruz. Bir vakit herhalde harcanacak para olduğunda, kararların verilmesi ve sorumluların bilinmesi gerektiğinde omurgamız sağlamlaşacak. Kentin ve devletin rolünü aklımızda tutmalıyız. Bakanlar, Belediye Başkanları ve Valilerden oluşan, senede iki kez toplanan ve gidişatımız hakkında politik kararlar verecek olan, bütçe ve finansmanda yardımcı olacak bir Üst Danışma Kurulu oluşturmayı planlıyoruz. Çok etkin çalışan Danışma Kurulu’nu ve düzenli tam zamanlı İcra Kurulu’nu muhafaza edeceğiz. Bununla beraber, farklı sanatsal faaliyet disiplinlerinden gelen kişilerden oluşan bir Sanat Komitemiz olacak. Biri kentsel dönüşümden, biri büyük sergilerden, vs. sorumlu olacak. Muhtemelen büyük bir iş olan iletişim için de bir başka uygun takımımız olacak. Her şeyden önce iyi bir iletişim planına ihtiyacımız var. Örneğin 2007 yılından başlayarak, dünyanın farklı yerlerine iletişim amaçlı turlar gerçekleştirmeyi planlıyoruz. 2007’de Türk haritacısı ve denizcisi Piri Reis’in 16. yüzyıldaki ayak izlerini takip edip ve onun ziyaret ettiği tüm Akdeniz limanlarını yüzen sanat sergisiyle gezecek ve o şehirlerde gösteriler düzenleyeceğiz. 2008’de Marc O’Polo’nun ayak izlerini takip ederek Pekin’den İstanbul’a geleceğiz, 2009’da Jules Verne’in inadı yüzünden Karadeniz’in etrafını dolaşan bir Türk işadamını konu alan az bilinen romanının izini süreceğiz. 2010’da Ren’den başlayan ve aşağı kadar gelen bir Tuna köprüsü inşa edeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (AD) – Zorluk, daha fazla insanı dahil etmek istediğinizde başlıyor, çünkü hep eleştiriliyorsunuz ve hep dahil olmak istemediklerini söyleyen sanatçılar ve kültürel organizasyonlar oluyor. 1996 yılında Görsel Sanatlar Yılı adında çok büyük bir proje gerçekleştirmiş bir bölgeden geliyorum ve biz bu kapsamda düzenlenen 2500 etkinlikte üç kişilik personel ile çalıştık. Amacımız bölgedeki ve kentlerdeki yapıyı güçlendirmekti, o yüzden biz bu tür etkinlikleri kentimizin etrafına kurduğumuz bir yapı iskelesi gibi kullandık. İskeleyi kaldırdığınızda, kentin ve kültürel organizasyonların daha fazla güçlenmiş olması gerekiyor. Herhangi bir kente çok fazla dış danışmanla çalışmamasını, kendi içinden genç, yaratıcı yetenekler bulmasını tavsiye ederim. En azından bu Newcastle’da işe yaradı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Ben Bergen 2000’de çalıştım. Dokuz kentten biriydik, bu da diğer kentlerden birinden bir sanatçıyla işbirliği yaptığınız takdirde daha kolay finansman elde edeceğiniz anlamına geliyordu. Dolayısıyla Bergen’deki tüm sanatçılar uluslararası ve Avrupalı düzeyinde düşünerek birlikte çalışacak insanlar aramaya başladı. Kendi işlerinin yeteri kadar iyi veya ilgi çekici olmamasından korkarken, birdenbire başka ülkelerde de benzer şekillerde çalışan ve işlerine katkıda bulunabilecek birçok insan olduğunu keşfettiler. Bu durum, sanatçı topluluğu içindeki tüm düşünce biçimini değiştirdi ve bu da bir sonraki adımda, politika üretenlerin düşüncelerini değiştirdi. Bergen’e kentin kendisi ve civarı diye bakılırken uluslararası düzeyde bakılmaya ve buna göre politika oluşturulmaya başlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Çok romantik bir tablo, para gelmeye başlayıp konu güç konusuna dönüştüğünde ve politikacılar da resme girdiğinde iş; Avrupa’ya hangi gerçeği göstermek istediğimiz meselesi haline gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - 21-22 Temmuz’da Avignon yakınında Chalon sur Saone’da bu yıl, Avrupa Kültür Başkentleri ile ilgili iki oturum ve sokak-açık hava performansları gerçekleştirilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Benim ricam, kültür kelimesine “ler” ekini eklemeniz. Tek bir kültür yoktur, Avrupa’da bile kültürler çoğul olarak vardır. Siyasi çeşitliliği prensipte kabul ediyorsanız, kültürel çeşitliliği yaptığınız her ne ise temel olarak kabul etmek zorundasınız. Tek bir insan medeniyeti ama farklı insan kültürleri var. Çok geç olmadan bu eki yazmaya İstanbul’la beraber başlayın. Diğer tespitimse, Taksim’deki Maksim’in musluğunu tamir edin ve suyun akmasını sağlayın. İstanbul dört elementi olan bir kentten bahsediyor ve su bu elementlerden biri. Dolayısıyla lütfen sularınızın akmasını sağlayın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-6452578808209774452?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/6452578808209774452/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=6452578808209774452' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/6452578808209774452'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/6452578808209774452'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/altay-yaratc-kentler-iin-katalizr.html' title='Çalıştay - Yaratıcı Kentler İçin Katalizör Olarak Avrupa Kültür Başkentleri'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-5236121844626867748</id><published>2007-11-05T10:00:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T06:05:13.693-08:00</updated><title type='text'>Çalıştay - Geleneksel / Çağdaş</title><content type='html'>ÇALIŞTAY - GELENEKSEL / ÇAĞDAŞ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 15:00-17:00&lt;br /&gt;Yer: İTÜ-2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Svetlana Racanovic (Svetlana Racanovic, Sanat Tarihçisi, Eleştirmen ve Bağımsız Küratör, Karadağ)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Yeşim Özsoy Gülan (Ve Diğer Şeyler Topluluğu, Yazar, Yönetmen, Oyuncu, Türkiye)&lt;br /&gt;Özen Yula (Yazar, Yönetmen, Türkiye)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Svetlana Racanovic, kendini ve konuşmacıları tanıttıktan sonra, kısa bir giriş konuşması yaptı. Çağdaşlık ve gelenek arasındaki bu ikilik ya da zıtlığın hangi ilkeye dayandığı sorusuyla başladı ve ortaya attığı diğer sorular ve yorumlarıyla devam etti. Bunları nasıl ayırtediyor ya da nasıl atfediyoruz? Modern zamanlarda, bu kavramlar, toplumda ya da toplumlar arasındaki belli bir durumu niteliyor. Bu nitelikler sıklıkla tek taraflı yaklaşımlar, yanlış öngörüler, bilgi eksikliği, iyi niyet eksikliği temelinde, ya da klişeleştirmerin, yanlış yorumlama veya önyargıların sonucunda atfedilirler. Ayrıca modern dünyada, bu kavramlar birbiriyle çelişen, zıt ya da birbirini dışlayan kavramlar olarak algılanır.”&lt;br /&gt;Bu aşamada Racanovic sanat tarihi içinde, yirminci yüzyılın başlarına, dadaizm, fütürizm gibi akımları da içeren tarihsel avangarda dikkat çekti: “Tarihsel avangard; geleneğe karşı, gelenek ya da geleneksel olan herşeyin tamamıyla yok edilmesini talep eden son derece köktenci bir yaklaşım sergiledi. Çağdaş yaklaşımlar çoğunlukla, geleneği ya da geleneksel toplumları gözardı etme eğilimindedirler. Bazen geleneği canlandırmak onu hayata döndürmek isterler ancak eski güzel günlere özlemlerinin bir izdüşümü, nostaljilerinin bir parçası olarak ve egzotik bir tat sağlayabilmek içindir bu. Bazen de tam tersine, geleneğe ve geleneksel toplumlara onlara daha düşük bir değer atfetmek ve onları “öteki” olarak ayrımcılığa tabi tutmak amacıyla yaklaşırlar. Diğer taraftan, gelenek ya da geleneksel toplumlar bazen çağdaşlığın farkında bile değildirler, o nedenle “öteki”ni bilmezler, onu algılamazlar. Racanovic’e göre, daha varsıl ve umut vadeden toplumlar olabilmek için, bu iki etkenin, kavramın, uygulamanın, fenomenin dengede olması ve yönetilirken akrobtik beceriler kullanılması gerekir.&lt;br /&gt;Daha sonra Racanovic sözü Yeşim Özsoy Gülan’a verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşim Özsoy Gülan, sözün başında hayatının bu iki kavram arasında, geleneksel ve çağdaşlık arasında, bölünmüş olduğunu belirtti. Kişisel olanın politik olduğuna inandığını belirtti. Bu nedenle konuşmasının, gelenek ve çağdaşlıkla hem gündelik hayatta hem de tiyatro pratiğinde karşı karşıya gelen bir sanatçı olarak, kendi deneyimlerine ve fikirleri merkezinde olacağını söyledi.&lt;br /&gt;Michel De Sarto’nun tarih tanımından alıntı yaptıktan sonra Gülan, bizleri bir çok anlamda eşit kılan küreselleşmenin hükmünü pekiştirmeye başladığı bir çağda geleneği kurtarmanın, geri getirmenin olanaksız olduğuna inandığını söyledi. Ancak De Sarto’nun dediği gibi, geçmişi ve geleneği unutmak da olanaksızdır. Daha sonra Gülan, kendi üzerinden yansılayarak ve izleyicilere “bana ilişkin neler geleneksel?” sorusunu yönelterek, gelenekselin ne olduğunu sorguladı. Kendisi hakkında bu soruya yanıt olması için yaptığı liste; türk kahvesi gibi sevdiği içecekleri, yiyecekleri, jestleri veya bir kısmı batıl inanç özelliği taşıyan alışkanlıkları, halı gibi nesneleri içeriyordu. Daha sonra, belki aynı zamanda mesleki bir ilgi olarak da nitelenebilecek olan bir ilgi alanını, hayatında geleneksel olanın izi olarak öne çıkardı: Hayatının son on yılında, Osmanlı gösteri sanatı biçimlerine yönelik bir ilgi geliştirmiş. Tezi, bu geleneklerin yok olması ve bunun milliyetçilik ve oryantalizm ile olan ilişkisi üzerineymiş. ABD’nin Chicago kentindeki Northwestern Üniversitesi’ndeki teziyle ilişkili olarak, Osmanlı gösteri sanatları üzerine çalışmış ve oradan, belirli bir mesafeden, “kendi kültürü”ne bakma şansı elde etmiş. Bunu kendisi “öz oryantalizm” diye de nitelediği belki bir bakıma oryantalist bir şekilde yapmış olabileceğini belirtti. Gülan’in bu “öz oryantalizm” dediği şey, büyük olasılıkla “doğulu oryantalizm” kavramının farklı bir şekilde dile getirilmesi.&lt;br /&gt;Aldığı derslerden, direnme biçimi olarak tiyatro yaklaşımını da içeren “Politika ve Performans” üzerine gördüğü bir düşten de esinlenerek, bu bağlamda Türkiye üzerine örnekler aramaya koyulmuş. Başka birçok ülke hakkında çeşitli bilgilere ulaşmasına karşın, Türkiye hakkında hiç bir şey bulamamış. Gülan burada bunun ABD’ye özgü bir durum olmadığını, aynı sorunun Türkiye’de varolduğunu söyledi ve ekledi: “Ortaoyunu veya diğer Osmanlı gösteri sanatları biçimlerinde gösteriler göremezsiniz.”. Bu yokluktan etkilenmiş. Gülan buradan sonra kendi yazdığı ilk oyun olan “Alaturka Oyun”dan ve bu oyunda gölge oyunu, meddah ve ortaoyunu gibi geleneksel Osmanlı gösteri biçimlerini kullandığından bahsetti. Bu biçimlere aslında kendini uzak hissettiğinden, amacının bu biçimleri yeniden canlandırmak olmadığını söyledi. Ayrıca alaturka sözcüğünün Türkçe’de disiplinsiz, modern olmayan gibi olumsuz çağrışımlar, alafranga sözcüğünün ise temelde olumlu çağrışımlar barındırdığını belirtti.&lt;br /&gt;“Oyun geleneksel ve çağdaş olanın bir çarpışmasıydı. İstanbul’daki gösterim seyircide ikilik yarattı, öyle ki geleneksel biçimlerin uzmanı olanlar ya da gelenekselci olanlar, geleneğin kullanılış biçiminden hiç memnun olmadılar, kesin bir biçimde çağdaşın tarafında olanlar ise geleneksel biçimlerin oyundaki varlığını hor gördüler.” Gülan’a göre yarattığı ya da kullandığı göstergeler sorunluydu ve bu nedenle kendisi de bu konu üzerinde bir düşünme dönemi geçirdi. Bu gelenekle kesinlikle bir bağı olduğunu hissediyor ama aynı zamanda da karşısında tamamen yabancılaşıyordu. ”Geri getirmek imkansız ancak unutmak da imkansız”dı. Gülan’a göre “öz oryantalizm kişiyi böyle yapıyor”. İkinci oyununda, geleneksel biçimlerin unsurlarını doğrudan kullanmamış ancak ortaoyununun yapısından yararlanmış. Oyunun adı “Ev: Kakafonik bir Oyun” idi ve gerçek bir evin ortasında oynanıyordu. Bu oyunla topluluk Avrupa’da bazı kentlere turne yapmış. Gülan sözlerini gelenek ile çağdaşlık arasındaki ilişkinin kendisi için ömür boyu sürecek bir proje olduğunu söylerek bitirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özen Yula, “çağdaş” sözcüğünün sözlük anlamını vererek konuşmasına başladı. Bu tanıma göre, günümüzle ilişkilendirilme karakteristiği ya da özelliği taşıma, aynı zamanda yaşama ya da olma, günümüze uygun ve modern anlamları öne çıkıyor. Konuşmasının geri kalanının özeti aşağıdadır:&lt;br /&gt;“Çağdaş, batılı bir kavram olduğundan, bazı bakımlardan modernle yakından ilişkilidir. Bu nedenle kabaca 1890’dan 1950’ye kadar uzanan ve modernist çağın temel özellikleri olarak bilinen ilkelerce belirlenmiş, edebi, tarihsel ve felsefi bir dönemdir. Modernist dönem, “ya bu ya da şu” ifadesinin sürekli bir bulanıklığı olarak tanımlanabilir. Postmodern dönem, “hem bu hem de şu” ifadesine dönüşmüştür. Modernism, geçmişle kökten bir kopuşu önerir ve geçmişin devamı olmayan bir gelecek beklenir. Fikirler yeni ve köktencidir. Dr. Stockman’in bir Ibsen oyununda belirttiği gibi; tüm gerçeklik ve ahlak bir duruma ya da tarihte bir döneme göredir: “Kesin ve değişmeyen ilkeler yoktur. Bulunabilecek ya da tutunulabilecek bir gerçek yoktur, ne de başvurulabilecek mutlak doğru ve yanlış. Zaman ve insan dışında hiçbir şey değişmez değildir.”  Yula, Strindberg oyunlarındaki modernist özelliklere ilişkin bir örnek verdikten sonra çağdaşlığın karakteristik özellikleriyle sözüne devam etti:&lt;br /&gt;“Öncelikle Darwinizm, Marksizm ve Freudculuk’un 19. yüzyılın en yeni hipotezleri olduğunu söylemem gerekir. Tüm bu modern ve çağdaş fikri 19. yüzyılın bu üç hipotezinin bileşiminden kaynaklanmıştır. Bu üç hipotez ayrıca, yeni dramanın da temel unsurları olarak ele alınmalıdır. Bugünün çağdaşı, dünün çağdaşından farklıdır. Bugün modern kavramlar ve fikirler eskiden oldukları gibi geçerli ve katı değiller. Küreselleşme, post-yapısalcılık, çok kültürcülük gibi postmodern kavramlar bu alanda baskın durumdalar. Yani şimdiki çağdaş, bu kavramlarla ilişkide, bugünün edebi, sanatsal ve estetik değerleri üzerine kurulu. Ayrıca farklı alanlarda farklı çağdaşlıklar oluşmuş durumda, öyle ki, çağdaş tiyatrocuların değerleri ve fikirleri çağdaş mimarlarınkinden farklı. Değişmeyen tek şey ise, çağdaş olma fikri. “Çağdaş”ı Batılı bir kavram olarak kabul edersek, onun Batı’daki zaman algısıyla ilişkisini teslim etmemiz gerekir. Günümüzün zaman algısı, modern zamanlarınkinden çok daha şizofrenik. Bugün, aynı zaman diliminde farklı zaman algılarını da içereren bir çok farklı özelliğin hepsi aynı zaman diliminde yer alıyor. Zaman algısı, kültüre göre farklılık gösterir. Türkiye’nin yaşamakta olduğu Doğu ve Batı arasındaki çatışmayı kendine dert edinmiş olan, 1950’lerin etkili yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar’dan bir alıntıyla Doğu’da zaman “geçmiş ve şimdiden oluşan ve geleceğe yönelmiş tek bir an”dır. Eğer bir andan farklı bir biçimde sözeden bir metin yazarsanız bu Türkçe’de çağdaş bir parçadır, ancak Batılı anlamda çağdaştan çok daha farklı bir tarzda, kültürün kökenlerine inen, belki daha geleneksel biçimdedir.&lt;br /&gt;Bu noktada Yula, dinleyicilerle “Gayriresmi Hürrem” oyunuyla ilgili bir deneyimini paylaştı. Tarihsel kişiliklere dayanan oyunun öyküsünü anlattıktan sonra sahnelemenin öyküsü ile devam etti:&lt;br /&gt;“Oyunun yetenekli yönetmeni oyunda hareket koreografisine temel olarak Osmanlı minyatürlerini kullandı, böylece Türk seyircisi için yeni bir biçem yarattı. O nedenle oyunda yer alan iki aktris de oyun boyunca, sanki yüzüyormuş ya da dansediyormuşcasına garip bir biçimde hareket ediyorlardı. Oyun Türkiye’de başarılı bir çağdaş bir yapım olarak görüldü ve bütün ödülleri de topladı. O günlerde, Alman organizatörler, bazı oyunları seçip Almanya’daki bir festivale davet etmek amacıyla İstanbul’da oyun seyrediyorlardı. Bu oyunu seçmediler. Daha sonra bizzat kendilerinden öğrendim ki, o tuhaf hareketlerden dolayı oyunu seçmemişler çünkü oyunun aynı Çin ya da Japon tiyatrosundaki gibi sadece yerel seyircinin anlayabileceği bazı gizli kodları olan daha geleneksel bir oyun olduğunu düşünmüşler. Bu benim için tiyatroda çağdaşlığın algılanışındaki farklara ilişkin ilginç bir örnektir” Yula sözlerinin sonunda genç erkeklerin bedenlerini parklarda daha yaşlı erkeklere satmasını işlediği başka bir oyunundan ve onun Türkiye’de hiç sahnelenmemiş olmasına karşın Almanya’da Schaubühne tiyatrosunda oyunun çağdaş Türk tiyatrosunun başarılı bir örneği olarak algılanarak okuma tiyatrosu biçiminde sunulduğunu belirtti.&lt;br /&gt;Hemen ardından Svetlana Racanovic sözü izleyicilere verdi. Sorulan sorular, yapılan yorum ve belirlemeler, verilen örnekler ve paylaşılan deneyimler aracılığıyla hem dinleyiciler hem de konuşmacılar oturuma katkıda bulundular. Bu katkılardan öne çıkanların bir özeti aşağıdadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman her kültürde bir kurgudur. O nedenle algı anlamında farkı yaratan da budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Danimarka’dan bir tiyatro yönetmeninin bakış açısından, çağdaş Türk gösteri sanatları diğer her yerdeki kadar çağdaş. Tiyatroda çağdaşlık, şimdiki zamanı canlı, parlak ve çekici kılmakla ilgilidir. O nedenle tuhaf, alımlanamayan bir dili olmamalıdır. Geleneksel iletişim yollarını çağdaş bir işin içine katabilirsiniz. Bu izleyicilerinizi yabancılaştırmamalı, tersine yaşamlarını başka bir şekilde görebilmelerini sağlamalıdır. Çoğu toplumda şimdiki zaman; geleneğin yokoluşu, geleneğin ve kimliğin çalınıp götürülüşü ile ilişkilendirilmektedir. Hepimizin kimliklerimizi yitirip yitirmediğimiz politik bir sorunsaldır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980 askeri darbesi Tükiye’de çok şeyi değiştirdi ve siyasi, sosyal ve sanatsal sahneyi parçalı bir hale getirdi. Bu darbe, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir kırılma noktasıydı. Şu an yaşanmakta olan vahşi kapitalizm, sahneye söz konusu darbeden sonra çıktı. Aynı zamanda tüm seyirci profili de değişti. Alternatif işler uzunca bir süredir seyirci bulmakta oldukça büyük sorunlarla karşılaşıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de halen bir kimlik sorunu var. Kimliğinizi korumak ve gelenekle temas halinde olmak istiyorsunuz. Ayrıca bu unutkanlık hastalığına da sahipsiniz. Tüm bu gelenek ve çağdaşlık sorunsalı kimlik etrafında dönüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğlence endüstrisinin yanında, çağdaş sanat da bir başka küreselleştirici güçtür, ancak iyi niyetlidir. Bir taraftan çağdaş bir şey gördüğümüzde “bu uluslararası ne güzel” diyoruz, diğer yandan kimliğinizi yansıtamıyorsunuz hani nerede kimliğiniz diye soruyoruz. Bu konular gerçekten birçok çelişki içeriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçılar ortak bir yoldansa, öncelikle kendi yollarını, tarzlarını bulmalılar. Ancak bu süreç, oryantalizm ve oksidentalizme düşme risklerini barındırır. Avrupa ve Kuzey Amerika’da artan bir ilgi ve beğeniyle izlenen ancak Afrikalı izleyiciye hiçbir şey ifade etmeyen çağdaş Afrika dansında ortaya çıktığı gibi, bu tür durumlara sıkça rastlanıyor. O nedenle hangi izleyiciye hitap etmek istediğinize de karar vermeniz gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÇALIŞTAY - KENTİN SINIRLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 15:00-17:00&lt;br /&gt;Yer: İTÜ-3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Dirk Korell (Moov’action, Paris, Fransa)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar: &lt;br /&gt;Jean Hurtsel (Banlieues d'Europe, Fransa)&lt;br /&gt;Christophe Blandin-Estournet (Festival Excentrique, Fransa)&lt;br /&gt;Murat Güvenç (Bilgi Üniversitesi, İstanbul, Türkiye)&lt;br /&gt;Hatice Kurtuluş (Muğla Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, Muğla, Türkiye)&lt;br /&gt;Işıl Kasapoğlu (Tiyatro Yönetmeni) katılamadı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dirk Korell, çalıştayın moderatörü olarak, söze “varoş” için çeşitli Avrupa dillerinde kullanılan sözcüklerin etimolojik kökenleri ve anlamları üzerine bilgilendirici kısa bir giriş yaptı. Etimolojinin bize tarih boyunca, gerek bilinç düzeyinde gerek bilinçdışı olarak, bir konuyu nasıl ele aldığımız konusunda fikir verdiğini düşündüğünü belirtti. Buna göre, Portekizce’de “peripheria” terimi politik olarak en doğru sözcük gibi görünürken, İngilizce’de “suburb” sözcüğü aslında alt şehir/şehrin altı demek ve bu yaklaşıma göre sanki şehrin daha kalabalık, diğer büyük abilerinden daha az değeri olan bölgeleri izlenimi uyanıyor. Londra gibi büyük kentlerde, ofis çalışanları geceleri orayı terkettiğinde, şehir merkezi genelde kapalıdır. Fransızca’da “banlieue”, kent etrafında, yaşayanların hala yerel otorite tarafından koruma altında olduğu, belirli bir uzaklığın sınırı anlamına gelir. “Banlieue” aynı zamanda dışarda bırakmak ya da sürgün etmek anlamına da gelir, yani insanları sürgün ettiğimiz sınırdır aynı zamanda. Almanca ve Felemençe’de “kent öncesi” demektir.  Bugün göçün diğer bütün sorunların kökeni olarak damgalandığı bir çok batı Avrupa ülkesinde, o ülkelerin refahını inşa etmek üzere davet edilmiş olan yabancı nüfus, bazen etnik kökenlerine göre, kentlerin sınırlarına, varoşlara, belirli bölgelere veya belirli yapılara yerleştirilmiştir. Toplumun sınırında yaşamak kolay değildir ve iki sandalye arasında varolmayan bir boşlukta oturmaya benzer. Fransız kentlerinin sınırları, Avrupa’da kuşaklar boyunca varolmuş bir boşluğun/açığın, modern ve sömürge sonrası (post-kolonyal) yapılar arasındaki açığın bir simgesi gibidir. Turkiye’nin AB’ye üyelik süreci üzerindeki tartışma da Avrupa kentlerinin sınırlarında yaşayan bu ”korkulan nüfus”la ilişkilidir.”&lt;br /&gt;Korell, daha sonra hip hop ve rap dansı, kentsel sınırda sona eren, varoş kültürünün sanatsal ifadesine bir örnek olarak verdi. Ona göre, “Hip hop organik bir varolma biçimi ve gelecek kuşaklara aktarılmanın akademik olmayan bir yolu. Hiphop eleştiri getirme, sıradışı bir çevreyi betimleme ve daha güzel kılabilme yetisine sahiptir. Çağdaş sanatlar o sınırlarda esinini bulur ve toplumun o bölgelere sürgün ettiği çatışmaları görünür kılar. Kırsal alanlar, kırsal nüfus? Kırsal bir sanat biçimi var mıdır? Aslında dünyanın farklı bölgelerinden göçmenler, o varoşlarda, banliyölerde, altşehirlerde, şehir öncelerinde, sürgün bölgelerinde toplaşır ve beraberlerinde kültürlerini, değer yargılarını, düşlerini de getirir. Türkiye gibi, görece yoğun kırsal nüfusa sahip ülkelerin güçlü gelenekleri vardır. O halde, bu ülkelerin sanatçıları, hızlı endüstrileşme ve endüstri sonrası dönem nedeniyle oluşan açık/boşluk nedeniyle bir sürü adetini yitirmiş Avrupalılara çok şey öğretmede yardımcı olabilirler. Türkiye Avrupa’nın politik, ekonomik ve coğrafi sınırlarında yer alan bir ülkedir. Bazıları için çelişkili görünen bu durum, aslında yaratıcılık için yeni fırsatlar sağlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tartışmanın daha sonraki bir aşamasında Korell insanların rap’in düşük kültür ve tiyatronun yüksek kültür olarak nitelenebileceği bir kültür durumunu düşündüğünü ekledi. Her sınır bölgesi kendi merkezini, her merkez de kendi sınır bölgesini yaratır. “Katışıksız sanat”tan söz etmek anlamsızdır, her iş kültürün bir parçasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatice Kurtuluş, kentsel veya kırsal olan üzerinden devam etmektense, konuşmasını sınırlar ve marjinalleşmiş uzamlar (yerler) üzerine kurdu ve bir şehir için gerçekten bir sınırın varolup olamayacağını sorguladı. Bu sorgulamayı kendisi “provokatif” olarak niteledi. Kurtuluş’un görüşüne göre, zihinlerdeki sınırlar kapitalist söylemlerce kontrol edilmektedir. Kurtuluş’a göre:&lt;br /&gt;“Sınırlar (marjinler) kendi içlerinde marjinalleşirler. II. Dünya Savaşı’ndan sonra insanlar; sitüasyonistlerin sanatı yenilemek istediğini, kent ve mekan mimarisinin, sanat ve eylemin günlük hayatın ve gündelik gerçekliğin dönüşümünü sağlayacağını düşündüler. Yabancılaşmaya karşı “üniter kentleşme” (unitary urbanization” kavramını geliştirdiler. Ancak aralarındaki ilişki, 60’ların ortalarında sona erdi. 1970’lerde “uniter kentleşme” fikrinden kentçi ideoloji tezine kaydılar. Özellikle Guy Debort’un “Gösteri Toplumu” ve Henry Lefebvre’in “Mekanın Üretilmesi ve Kentsel Devrim” kitapları, 1970’lerin tartışmalarında öne çıktı. Lefebvre’in fikirleri kendi zamanı için ilginçti ve zamanımızda da özellikle çağdaş kapitalizmde kentçilik anlamında hala verimli bir taban oluşturmaktadır. Bugün kullandığımız kavramların birçoğu Lefebvre’in çalışmalarından kaynaklanmaktadır.”&lt;br /&gt;Hatice Kurtuluş temel olarak Lefevbre’in sosyo-uzamsal kuramı ve mekan ve kentçilik kavramları ile söz konusu kuramsal yaklaşım çerçevesinde onun sınır kavramı ile ilişkisi, kentin sınırları ve marjinalleşmesi üzerinde durdu. Yukarıda belirtilen çerçevede kentin sınırlarına nasıl dokunabiliriz sorusunu sordu. Istanbul’un Bizans’tan bu yana ve son 50 yılda değişen sınırlarını, sınırların sabit olmamasına bir örnek olarak verdi ve arkasından bu sınırları kimin yaptığı ve zihnimizdeki sınırları kimin oluşturduğu sorusunu yönellti. Ayrıca İstanbul’da, üst sınıflardan insanların yaşadığı güvenlik duvarları arkasındaki sitelerle gecekonduların birçok bölgede neredeyse yanyana olduğunu belirtti ve ekledi: “Eğer gecekonduların sınırda yer aldığını düşünüyorsak, aynı yerdeki özel güvenlikli siteleri nasıl ele alacağız?”. Kurtuluş daha sonra, bu bağlamda sınır (marjin) ve marjinallik kavramlarını sorguladı. Sonuçta sınırların zihnimizde olduğu ve belki de gerçekte varolmadıklarını vurguladı. “Modernite modern kenti ideolojik ve fiziksel olarak kurar. Belki gerçek sınır sadece, sınırın bir kale ile belirlendiği antik kentlerde vardı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat Güvenç, konuşmasına “Avrupa’nın sınırında bir kent olan Istanbul, marjinal bir Avrupa kenti midir?” sorusuyla başladı. Ona göre özde, şeyleri oldukları gibi görmek ve bir kenti ele alırken İslami ya da doğulu gibi önkabullerden kaynaklanan kategorileri kullanmamak gerekir.&lt;br /&gt;“Kentsel, varoş, metropol, periferik veya kırsal-kentsel gibi sözcükleri kullanırken iletişim bağlamında ne demek istediğimizi biliyoruz ancak bu kavramlar, hemen hiç varolanın özünü, gerekli olanı ifade etmezler ve ederlerse de kendilerini faydasız kılarlar. Diğer taraftan, içi boş ve sözde ayrımcı olabilirler. Bu kavramları kullanmakta ısrar edersek, bizi yanlış yönlendirebilirler. Bizi indirgemeci yaklaşımlara götürme riskini barındırırlar. Bu kavramların, somut maddesel dünya ile ilişki içinde yeniden yorumlanmasına gereksinim duyuyoruz. 1990’lardan bu yana İstanbul’un geçirdiği değişimi betimlemek için Güvenç, kendisinin Pierre Bourdieu’den ödünç aldığını söylediği, “uygunluğun faktoryel analizi” olarak adlandırılan yöntembilimsel bir araç kullanıyor. Ancak oldukça karmaşık olduğundan yöntemin ayrıntılarına girmedi. Kısaca belirtmek gerekirse, Bordieu’nun toplumun farklı sosyo-ekonomik sınıflarını farklı zevklerle ilişkilendirdiği yöntemi ödünç alıp bunu farklı yerleri/mekanları farklı sosyo-ekonomik kategorilerle ilişkilendirmekte kullanıyor. Yani Bourdieu’nün yönteminde “zevkler” yerine, farklı özelliklerini kullanarak “yerler/mekan”ı koyuyor. Sonuçta, Türkiye’nin ekonomik manzarasında, endüstriyel, tarımsal ve hizmet merkezli olmak üzere üç farklı segment keşfetmiş. (Bu aşamada tüm bu kategorileri ve sözünü ettiği hususları içeren bir harita gösterdi.) Murat Güvenç, İstanbul’un 1990’ların aşırı büyümüş endüstriyel kentinden, hizmet merkezli küresel bir kente dönüşmekte olduğunu belirtti ve özetle şunları dile getirdi: “Ancak aynı anda birden çok dönüşüm sürecinin hüküm sürdüğünü aklımızda tutmamız gerekir. Tek bir süreç yerine bir çok süreçten bahsetmek daha doğru olacaktır. İstanbul endüstrileşmesini durdurdu, farklı bir süreç işliyor. Ankara örneğin, her geçen gün daha da hizmet merkezli bir hal alıyor. İstanbul ve İzmir, bu iki liman kenti, benzer biçimde dönüşüyorlar. Türkiye’deki manzara, globalizm rüzgarları etkisinde, tüm dünyanın gözleri önünde bir dönüşümden geçiyor. Türkiye söz konusu olduğunda ise, kentin içinde olup biten de çok ilginç gerçekten. Aynı yöntemsel yaklaşımı uygularsak, kentin Pierre Bourdieu’nun iki ekseni altında kolaylıkla sınıflandırılabileceğini görürüz. Bunlar farklılaştırmanın iki eksenidir. Birinci eksen, kolgücüne dayanan işgücünün baskın olduğu bölgeler ile hizmet işgücünün baskın olduğu bölgeler arasındaki ayrımı vurgular. İkinci eksen, merkez ve çevre/periferi arasındaki ayrımı işaret eder. Merkez ve çevre arasındaki farkı belirleyen, çevre ya da sınır bölgelerin etkinlik ve dönüşümün gerçekleştiği, metropolitan büyümenin ortaya çıktığı yerler olmasıdır. Sınır bölgeler ve çevre kendini inşaat endüstrisi ile ilişkilendirir. Merkezde yer alan ise ticaret ve hizmetlerdir.&lt;br /&gt;Merkez ve çevre arasındaki farklar giderek azalmaktadır. Son yıllarda, merkezin merkez olmaktan çıkması ve çevrenin merkezileştirilmesi söz konusudur. Ayrıca merkezin çevreleştirilmesi diyebileceğimiz tersine bir süreçten de geçmekteyiz. O nedenle “çevre” 10 yıl önceki kadar marjinal değildir. Çevre bölgelerde ortaya çıkan bu yeni kent yapılarına “exopolis” de denmektedir ki bu, Amerikan okullarının kentsel terminoloji ve morfolojiye kattığı yepyeni bir terimdir.&lt;br /&gt;Oturumun ilerki safhasında Güvenç, “şeylerin sınırları ve sınırların da şeyleri vardır” dedikten sonra, meselenin kavramları bir müzakere aracı olarak kurumsallaştırıp kurumsallaştırmayacağımız olduğunu ekledi. Şeylerin yorumunun zamanın ruhu anlamına gelen Zeitgeist ile ilişkilendirilerek yapıldığını belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Christophe Blandin konuşmasına “margin” sözcüğünün sınırdan ziyade kenar anlamına vurgu yaparak, kenar (margin) ve sınır (border) sözcükleri arasındaki ayrıma işaret ederek başladı ve devam etti:&lt;br /&gt;“Bir kağıt parçasını düşünürsek, eğer kenarda iseniz hala kağıdın içindesinizdir, ama sınır kağıdın dışındadır. Bir zamanlar hapishanelerde çalışmıştım ve bazı hapishaneler şehir dışındadır. Bir sosyal ceza olarak hapishane, özgürlük kavramını getiren Fransız Devrimi ile ortaya çıkmış görece yeni bir kavramdır. Hapishaneler toplumun kenarı anlamındaki sınırında yer alırlar ama yine de toplumun içindedirler. Yani kağıdın bir parçasıdırlar.” Blandin, daha sonra organizasyonunda yer aldığı bazı festivaller boyunca edindiği insanların “kenar/sınır”a yönelik algılarına ilişkin deneyimlerinden söz etti. Ayrıca, kendi düzenledikleri Excentrique (Egzantrik) adlı bir festivalden örnek verdi. Excentrique’in Fransızca’da merkez dışı demek olduğunun ve bu festivalin Centre (Merkez) adlı bir yerde gerçekleştirildiğinin altını çizdi. Bu festivallerdeki yaklaşımlarını şöyle açıkladı:&lt;br /&gt;“Can alıcı mesele, kenar/sınır kavramının nasıl ele alınacağıdır. Amaç sadece bir festival değil bir festivaller dizisi düzenlemek ve o kentte 4-5 gün geçirmek, herkesin buluşabileceği bir ortak alan yaratmaktır.”&lt;br /&gt;Ona göre, kırsal bölgelerde ciddi bir sembolik kriz var ve buralardaki insanlar, kendilerini sistemin bir parçası gibi hissetmiyorlar, bu nedenle Paris’in varoşlarında gerçekleşen şiddet olayları “biz de toplumun bir parçasıyız, biz de kağıdın içinde yer almak istiyoruz” biçiminde yorumlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada Jean Hurtsel’e sözü vermeden önce Dirk Korell, Kasım 2005’te Paris’in varoşlarında meydana gelen şiddet olayları ve gösterilerle ilgili bir belirlemede bulundu ve dedi ki: “Bu eylemler 1968 olaylarından daha az soylu değildir, doğrudan politik bir bildiride bulunmamaları açısından farklıdır”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Blandin oturumun sonraki aşamalarında, popüler olmayana seçme şansı vermeye çalışmanın önemli olduğunu belirtti. Düzenledikleri festivallerde, sanatçılardan işlerini o mekanda üretmelerini istiyorlar. Civarda yaşayan insanların bir seçeneği olabiliyor. Radikal çağdaş sanatçılar, popüler biçimlerde/formlarda insanlar neredeyse oraya gidiyorlar. Blandin sonuçta teatral merkezkaçın gerçekleştiğini ve sınırların değiştiğini vurguladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jean Hurtsel, Türk konuşmacıları Fransız konuşmacılardan daha iyimser buldu. 2005 sonbaharında Paris’in varoşlarında meydana gelen şiddet olaylarını ve gösterileri gündeme getirdi. Hurtsel’e göre varoşların, sınır bölgelerin varlığı çok önemli.&lt;br /&gt;İşsizlik, genç ve tek ebeveynli aileler mevcut. Altı ay önce binlerce araba yakılmış, 70 000 şiddet eylemcisi belirlenmiş, bir ay içinde tüm Fransa, gerçekte yanmasa bile, ateşler içinde kalmıştı. Hurtsel, konuşmasında Fransa’da tüm bu olup bitenle ilişkili olarak tespit ettiği beş noktanın, kendi deyimiyle “tez”in altını çizdi:&lt;br /&gt;1.    Çağdaş kentsel dinamikler, sınırların olmaması demektir. Kentsel dinamikler kentsel uzamın sürekli biçimde bölünmesine neden oldu ve bu da parçalanmış şehirlerin oluşmasıyla sonuçlandı.&lt;br /&gt;2.    Kentsel dinamikler ve üstel büyüme, kültürel çoğulculuğu getirir. Her türden göç neticesinde şehirlerin büyük bir kısmı çokkültürlü uzamlar haline geldiler. Ancak kültürlerarası hale gelmiyorlar, çünkü genelde birbirleriyle bağlar ya da ilişkiler kurmuyorlar.&lt;br /&gt;3.    Sanatsal dinamikler, kültürel çeşitliliğin ve kültürlerarası diyaloğun temel vektörleridir. O nedenle şehirler, kültürel karışmanın alanları olmaktan çok, sıklılıkla çarpışmaların, ayrımcılığın ve yabancı düşmanlığının mekanlarıdırlar. Ekonomik küreselleşme aynı zamanda kentin çoklu kültürlerinin orkestrasyonunu dayatan bir kültürel küreselleşmedir. Gerçek bir yeni kentsellik anlayışı, ancak sanatsal sınırların şehrin marjinal insanlarıyla ortak bir paydada buluştukları büyük bir kentsel merkez ölçeğinde yürütülen geniş çaplı sanatsal deneyler yoluyla yaratılabilir.&lt;br /&gt;4.    En zayıf halkalar, kentsel zincirin gerçek gücünü temsil eder. Toplumun en yoksul kesimiyle yürütülen sanatsal pratikler ve deneyler son 20 yılda gelişmiştir.&lt;br /&gt;5.    Kültür ticari bir meta değildir. (Burada UNESCO antlaşmasına dikkat çekti.) Her bireye veya topluluğa verilecek kültürel ifade garantisi, önümüzdeki birkaç yıl içinde kültür politikalarını derinden değiştirecektir. Geniş çaplı bir sanatsal deneysellik, ifade ve yaratma bir kente ya da yere aidiyeti sağlayacaktır. Sanat ve kültür yeni dönüm noktaları oluşturabilir ve kenti yeniden büyülü, zevkli kılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tartışmanın ilerleyen bir aşamasında belirttiği üzere Hurtsel; kültürün demokratikleştirilmesinin bir Fransız fiyaskosu olduğunu düşünüyor: “Sadece üniversite öğrencileri tiyatroya gidiyor. Bu sadece bir varoş sorunu değil, daha çok bir kültür politikası sorunudur. Şehirlere kültürlerarası işleri nasıl getirebiliriz? Kültürlerarası değiliz, artık çok kültürlüyüz, eski biçimler geçersiz artık.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-5236121844626867748?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/5236121844626867748/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=5236121844626867748' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/5236121844626867748'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/5236121844626867748'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/altay-geleneksel-ada.html' title='Çalıştay - Geleneksel / Çağdaş'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-673848886036814225</id><published>2007-11-05T08:00:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T05:36:49.215-08:00</updated><title type='text'>Çalıştay - Avrupa'da Yaşayan Türk Sanatçıların Sanatsal Serüvenleri</title><content type='html'>ÇALIŞTAY - AVRUPA’DA YAŞAYAN TÜRK SANATÇILARIN SANATSAL SERÜVENLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 15.00 - 17.00&lt;br /&gt;Yer: İTÜ Oditoryum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Deniz Ünsal (İstanbul Bilgi Üniversitesi, Türkiye)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Gül Gürses (Sanat Yönetmeni, Theater Des Augenblicks, Avusturya)&lt;br /&gt;Serra Yılmaz (Sanatçı, Türkiye-İtalya)&lt;br /&gt;Mihran Tomasyan (Dansçı ve Koreograf, Fransa)&lt;br /&gt;Neco Çelik (Film Yönetmeni, Almanya)&lt;br /&gt;Lulu Menase (Orient Express Tiyatro Topluluğu Yönetmeni, Fransa)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gül Gürses&lt;br /&gt;25 yıldır Viyana’da yaşıyorum ve kültürlerarası ilerleme için tiyatro yapıyorum. İlk kez İstanbul’a bir konferansta konuşmak üzere geliyorum. Türkçe konuşma özleminde olduğum için konuşmamı Türkçe yapacağım. Öncelikle bu organizasyon için AKD’ye harcanan emekler için teşekkürler. Bunun arkasında profesyonellik görüyorum. Bu bana çok büyük umut veriyor, ileriki organizasyonlar için. Artistik direktörlüğe ek olarak bir sanat işçisi olduğumu düşünüyorum. Çok çalışıp terliyorum. İşçi olma vasfı benim için daha ciddi bir kimlik. Objektif olarak çok kültürlü toplumlarda sanatçı olarak kendimi gerçekleştirmek bir avantaj. Kendimden bahsederek Avrupa’da yaşayan “öteki” sanatçılardan söz ediyorum. Ben “tek” bir Avrupa’ya değil “birçok” Avrupa’ya inanıyorum. Buralarda yaşayan sanatçılar, yaşadıkları kültür politikaları ve sistemleri içinde farklılık gösteriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz Ünsal&lt;br /&gt;Türkiye’den gelen veya Türkiye’de doğmuş bir sanatçı olarak kendinizi Avrupa’da nasıl tanımlıyorsunuz? Avrupa; Viyana, Paris veya Berlin’den baktığınızda aynı mı gözüküyor? Türkiye’den gelen bir sanatçı olarak, toplumun beklentilerini nasıl karşılıyorsunuz? İşlerinizde Türk veya doğulu unsurlara yönelik bir beklenti var mı? Sanatınızı icra ettiğiniz ülkelerin kültür politikalarının etkileri neler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lulu Menase&lt;br /&gt;İstanbul dünyanın en kozmopolit şehirlerinden biri. Fransa’da kendimi yabancı hissettim ama bu hoşuma gitti. Çünkü yabancı olmak sıradışı bir durum, bundan dolayı kendimi şanslı sayıyorum. Bazen kendimizi yalnız hissetmemize neden oluyor ama bir sanatçı zaten her zaman kendini yalnız hisseder. Sanatla uğraşmak, kendi yalnızlığınızla, toplumun yalnızlığıyla savaşmaktır. 40 yıldır Fransa’da yaşıyorum ve artık Türkiye’de de bir yabancı olmaya başladım. Paris uluslararası prodüksiyonlar için gerçek bir merkez. Oyunculukta milliyet olmaz. Tüm dünya benim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serra Yılmaz&lt;br /&gt;Lulu, konuşmasında “Benim yerim Paris” dedi, “Fransa” demedi. Buna ben de katılıyorum. Ben de çok aidiyet duygusu olan biri değilim. Dolayısıyla burada hep birarada oturmamız bir tesadüf değil. Ben de kendimi İstanbul’a ait hissediyorum. İstanbul’a geri dönme ihtiyacım her zaman var. Tesadüfler sonucu kendimi İtalya’da buldum. Aslında Fransız formasyonuna sahibim, Fransızca okudum, orada yaşadım. Belki de ilk oraya gitmeliydim. İtalya’da dikkatimi çeken şey şu oldu. Doğulular da batılılar da, batıda yaşamanın daha iyi olduğu önyargısına sahipler. Türk basınında defalarca tam tersini ifade etmeme rağmen İtalya’ya yerleştiğime dair haberler çıkıyor. Aynı şekilde İtalyan basını da “Kaç yıldır burada oturuyorsunuz?” diye soruyor. Bir doğulu için batılı bir ülkede başarılı olmak, hemen oraya yerleşmeyi gerektiriyor. Roma’yı çok seviyorum ama bana göre bir taşra şehri, benim için uyarıcı bir yanı yok. İnsanların beni “duyamamaları” durumuna sık sık rastlıyorum. Bu yeteri kadar kendi kendine konuşan bir örnek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neco Çelik&lt;br /&gt;Türkiye’de doğmamış tek kişi olarak ben misafir işçiyim. Berlin doğumluyum, bir misafir işçi ailesinin çocuğuyum, ikinci nesilim. Ben de vatanım olarak Berlin’i daha detay istenirse Kreuzberg’i görüyorum. 18 yaşıma kadar Almanya’da kendimi açıklamam gerekmiyordu. Sanat kanalıyla “yabancı” tanımına dahil olduğumu öğrenmek zorunda kaldım. Bir gün; Türk, Alman ya da yabancı olmadığıma karar verdim. Ama bu da işe yaramıyor ve bunun sonucunda oportünist olup global oyunun bir parçası haline geliyorsun. Neredeysen oralı oluyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (LM) - Bir Avrupa yok. Avrupa, yapılabilecek/hayal edilebilecek/yaratılabilecek olan. Birbirini tanımak ilginç. Avrupalılar birbirini tanımıyor. Fransızlar Almanları tanımıyor, Almanlar İngilizleri tanımıyor, vs. Bazen Avrupa’ya karşı olduğumu düşünüyorum. Afrikalılar, Asyalılar dışarıda bırakılacak. Bu tür bir Avrupa istemiyorum. Avrupa çok kültürlü bir ütopya, henüz bir varlık değil. Bir finansal/ekonomik zorunluluk. Farklı kültürleri tanımak önemli. Avrupa organizasyonunun zenginliği, birarada barış içinde yaşayan insanların birbirinden olan farkı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (GG) - Avrupa içinde bir sürü İstanbul, İtalya var. Birbirne komşu paralel gerçekler var. Bir de AB gerçeği var. AB bir kimlik oluşturma süreci yaşıyor. Tek bir kimlik ve geliştirmekte olduğu bir sanat politikası var. Bu politika tartışılabilecek sorulara açık ve pozitif potansiyel içeren bir oluşum. Bu politikayla sanatçı olarak diyalog kurabiliyorum. Ana yaşadığım yer olan Viyana’da, ulusal bir kültür politikasıyla karşı karşıya kalıyorum. Bu politika, geçiş döneminde olan Avrupa’da nasyonel kimliğe sarılan ve gitgide tutuculaşan bir politika. Bu AB politikasının yerel politikalarla diyalog halinde olmadığını görüyorum. Bunu sadece Orta Avrupa ve Viyana için söyleyebilirim. Bu politikaları sanatçı olarak avantaja dönüştürmek zor. Türk, yabancı, öteki veya kadın olduğum için değil, innovatif/radikal bir sanat yaptığım için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (SY) -İtalya’da çalışıp yaşamayan biri olarak cevabım bu soruya doğrudan karşılık olmaz. Avrupa’nın birlik olabileceğine dair şüphelerim var daha çok bir ümit olduğunu düşünüyorum. Avrupa’nın bizim gibi işleri üreten kişilere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Artan aşırı milliyetçi ve yabancı düşmanlığı akımlarına tek cevap bizim işlerimizin artmasıdır.&lt;br /&gt;En büyük ihtiyaç bu dönemde, “öteki”ni tanımak. Tiyatro, dans, edebiyat gibi sanatlara ihtiyaç var. Bütün Avrupa’dan yana olanların kültüre yatırım yapması gerektiğine inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mihran Tomasyan&lt;br /&gt;Dansçılar için Avrupa’ya gitmek çok önemli. Orada her akşam dans gösterisi izleyebiliyoruz, burada 1-1.5 ay beklemek gerekiyor. Orada istenen teknik dersleri gün içinde almak mümkün. Burada kültürel altyapıya bütçe ayrılmamasından dolayı sanatçılar Avrupa’ya gidip orada çalışmaya yöneliyor. Çünkü Avrupa’da kültüre büyük yatırım var. Buradan Avrupa güzel bir hediye paketi gibi gözüküyor ama içine girdiğinizde bazı beklediklerinizi de bulamıyorsunuz. Ne kadar fazla gösteri de seyretseniz/yapsanız, oradaki elektrik/enerji buradaki kadar coşkulu/heyecanlı olmuyor. Arkadaşlarıma “Burada yaşayacağım” dediğim zaman bana deli gözüyle bakıyorlar. Burada sanatımızı sergilemek için bir de üstüne para vermek zorunda kalıyoruz. Arkadaşımın da daha önce değindiği gibi, biz işçiliği seviyoruz herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (NÇ) -Avrupa fikri henüz sadece politikacıların kafasında, halka yerleşmedi. Sınırlar açık ve insanlar istediklerinde birbirine karışabilir ama bu gerçekleşmiyor, kimse kendi köşesinden çıkmıyor. Avrupalılar yeni yeni göçmenlerinin çocuklarıyla tanışıyor ve problemlerini görüyor ve bir şeyler kaçırdıklarının farkına varıyorlar. Şimdi ektiklerini biçme zamanları geldi. Sonra sanat devreye giriyor. Hangi dalda olursa olsun sanat, Avrupalılar ve göçmenler arasındaki boşlukları doldurabilir. Bu Avrupa’daki durum. Türkiye’de sanat elitist ve halktan uzak. Bu onların mutsuz olduğu anlamına gelmiyor, tam tersi, Avrupadakilerden çok daha mutlular. Ama gene de bilmeleri gerekir ki sanat lazım. Bu bir rüya değil, illa eğitim almak veya fevkalade bir şey yapmak gerekmiyor sanat üretmek için. Bu ulaşılabilecek bir şey. Avrupalılar göçmenlerle, Türkler sanatla tanışmalı özet olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (NÇ) -Ürettiklerimde Türklüğe dair izler olması gerekmiyor . Beklentiler beni ilgilendirmiyor. Ben sanatımı yapıyorum. İnsanlar istedikleri mesajları çıkarabilirler. Bu konuları işleyen birçok başka sanatçı var zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (SY) - 1987’de Anayurt Oteli ile Venedik Film Festivali’ne katılmıştık. Yurtdışında oyuncusu olarak katıldığım ilk festivaldi. O yıllarda adeta Türk filminden daha çok etnik ögeler taşıması, bıyıklı-kadın döven Türk erkekleri, karda bir yerden bir yere güçlükle giden insanları anlatması yönünde bir beklenti vardı. Filmin evrensel teması onları bir yerde kızdırıyordu ve yönetmene “Niye böyle Psycho gibi bir film yaptınız?” diye soruluyordu. Rahatsız oluyordum. Politika ile ilgili olarak bir örnek vermek istiyorum. Ünlü bir İtalyan gazeteci benimle röportaj yapacağı zaman sineme değil, politika konuşmak istedi. Batılı sanatçılara bu yapılmıyor. Bu diğer bir mahkumiyetimiz. Uzun dönem bunu hissettim. Son dönemde temalar değişti ama bir ülkenin temsilciliği altında hissediyorum hala kendimi. Bu genelde üçüncü dünya ülkelerinin kültür işçilerine yapılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (MT) -Yurtdışındayken arkadaşlarımız bizi egzotik bir biblo gibi “Türk” olarak tanıştırmak istiyorlar. Ayrı bir dünyadan görülüyoruz. Sanatçılardan hep Türk ögeleri içeren performanslar tercih ediliyor.&lt;br /&gt;C (LM) -Ben provoke etmeyi seviyorum. Barok bir sanatçıyım. İstersem etnik imgeler kullanıyorum. Ne istediğimi bilene kadar içimde bir şey bir elma kurdu gibi beni kemiriyor. Sonra da biçimi bulmam gerekiyor. İnsanlar benim hakkımda ne düşünürse düşünsün, ben hem doğudanım hem de batıdan. Eğer bir yabancıysanız, istediğinizi yapabilirsiniz ve açıklamak zorunda değilsiniz. Kendimi sansürlemek istemiyorum. Herkesi mutlu edemezsiniz. Ne istediklerini bilmek önemli. Benim işim, benim istediğim şey. Sanatçı olmak yorucu ama ben bir işçiyle aramızda benzerlik görmüyorum. Bir işçiyseniz “Ben” demek çok zordur, bir sanatçı için ise bu normaldir, sanatçı neredeyse narsisttir. Kimse para verip bir işçiyi seyretmeye gitmez. Fabrikalar tehlikeli yerlerdir. Ben kendimi bir işçi gibi hissetmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (GG) -Bu, kendimi ifade etmek için bulduğum bir kavram. Gerçekten kendimi yıkamak istediğim tek şey sanatçı narsizmi. Bu en fazla çatışma yaşadığım düzey. Toplumsal oyunların oynandığı çok büyük bir arenadan bahsediyoruz. Bir çok sosyal maske taşıyoruz.&lt;br /&gt;Tam da Lulu’nun söylediğinin tersini söylemek istiyorum. Sanatçı olarak kendime bir “ara” yaratmaya çalışıyorum. Bu meditatif bir alan. Bütün kimliklerimden (kültürel ve nasyonel) ve sosyal maskelerimden soyunduğum, çıplak olduğum bir alan. Burada niçin sanat yaptığımı anlatabiliyorum kendime ve burada kendimi hiç kimse olarak tanımlıyorum. Bu kimliksizlik bana tüm kültürlerle ilişki kurmamda yardım ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (SY) -Toleransa karşıyım. Beklediğim en son şey. Ben saygı bekliyorum. Tolerans iyi olmayana karşıdır. Herhangi bir beklentiye karşılık vermekle yükümlü bulmuyorum kendimi. Kimse bizden otantik veya Türk bir üretim beklememeli. Herhangi bir kimliğe özel olabileceğimizi düşünmüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (GG) -Sanatçı ve narsizm çok bilindik bir konu. Bir kez daha vurgulamak isterim ki, projelerimde narsist artistler değil, daha çıplak saydam insanlar arıyorum ve bu kişisel bir karar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (LM) -Narsizm kendinize aşık olmanız demek değil, kendinize bakmanız demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (GG) -Her zaman kendinize bakarsanız kendinizi sınırlarsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (LM) -Kendi içime bakmazsam, insanların ne göreceğini bilmezsem nasıl ayağa kalkıp “Bu benim” diyebilirim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (NÇ) -Film yönetmeni olarak ben bir diktatör gibiyim, benim işimde demokrasi yoktur. Bu durumda ben narsistlerin en büyüğü olmalıyım. Bu her zaman yaptığınız sanatın türüne bağlıdır.&lt;br /&gt;C (LM) -Toplum sanatçılara saygı duymalı. İnsanlarla temasımız olmazsa sanat da olmaz. Teknik sorunlardan ötürü Türkiye’de çalışmak çok zor ama burada toplumla olan ilişki çok zengin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz Ünsal&lt;br /&gt;Sanatçıların farklı profillerinden ve bunun onların işi ve bakışları üzerindeki etkisinden bahsettik. Farklı Avrupalardan ve Avrupa fikrinden, sanatçıların işlerinin bunların dinamiklerinden etkilenmesinden konuştuk. Sanatçıların farklı kimliklerinden söz ettik. Sanatın Türkiye’de popüler hale gelmesi neden önemli? Avrupa’da icra ettiğiniz sanatın Türkiye’ye bir şeyler katmasını diliyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (GG) -Türkiye’de sanatın topluma yayılmadığı yanlış bir tespit. Ücra köşelerde bile sanat aktiviteleri yapılıyor. Kaç tane devlet tiyatrosu olduğunu bile bilmiyorum. Bütün büyük şehirlerde devlet tiyatrosu var, ayrıca şehir tiyatroları da var. Sanatın elitize bir grup tarafından izlendiği tespiti Avrupa için de geçerli. Burada sanatın toplumda yaygınlaşması için daha büyük çaba gösterilirken AB düzeyinde de bu fikir (bölgelere yayılma) ortaya çıktı. Türkiye’de olmayan şey diversite. Her türlü sanatı görmek mümkün olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (NÇ) -Bildiğim ve gördüğüm arasında ışık yılı fark var. Sanat yapmak için devlet tiyatrosuna ihtiyaç yok. Bilinç ve yaratıcılık mevcut değil. Sanat sadece kazanç getiren konulara odaklanıyor. Bağımsız filmler yapılıyor, bu sanatın her alanında yaygınlaşmalı. Fakat Türkiye’deki mevcut durum bu değil. Hangi işçi çocuğu çıkmış burada sanatçı olmuş?&lt;br /&gt;C (GG) - Yılmaz Güney&lt;br /&gt;C (GG) - Türk olup, diaspora olup Avrupa’da yaşayan hangi Türk sanatçıyı gösterebilirsiniz.&lt;br /&gt;C (NÇ) - Benden başlayabiliriz.&lt;br /&gt;C (GG) - Siz de Yılmaz Güney gibi bir tane olabilirsiniz.&lt;br /&gt;C (GG) - Bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek istiyorum. Türkiye’deki sanatın izlenmesinden söz ettim, Türkiye’deki sanat bilincinden değil.&lt;br /&gt;C (NÇ) - Kendin fikir geliştirip inisiyatif alarak “sanatçı olmak” kavramı buraya yabancı. Bağımsız sanatçıların bu bilince sahip olması gerek.&lt;br /&gt;C (MT) - Bir tane sineması bile olmayan o kadar çok şehir var ki. Kafesi bile olmayan.&lt;br /&gt;C (SY) - Niçin sanatın Türkiye’nin her köşesine gitmesini istiyoruz? Sadece Türkiye’de değil her yerde her yere gitmesini istiyorum. İsviçre’deki küçük köylerin de çok ihtiyacı var. Bir tiyatronun devlet tiyatrosu olması şanssız bir durum değil mi?&lt;br /&gt;S (Yorum) - Uygun bir kimlik geliştirmek zor. Arada olmak belli oranda bir özgürlük tanıyor, kırılgan ama güzel bir özgürlük diyorum ben ona.&lt;br /&gt;S (Yorum) - Bizler kendimizi Türk sanatçılar olarak tanımlamaktan vazgeçmeliyiz. Sanatın milliyeti yoktur, sanat evrenseldir. Kendimizi yapısal şablonların içine sığdırmaya çalıştığımız hissine kapılıyorum. Bunu aşmalıyız. Bana neden Türkiye’ye geri döndüğümü soruyorlar. Türk olduğum için değil, İstanbul’u sevdiğim için. Bunu bilinçaltı yapıyoruz, yüzeyde bundan kurtulmalıyız. Son 30 yıldır Türkleri Avrupa’daki göçmenlerimiz temsil etti. Artık Türkiye’nin Türklerin hareketliliği/geziciliği artıyor. Eskiden Avrupalıların başka Türklerle karşılaşma ihtimali yoktu.&lt;br /&gt;C (SY) - Gazetedeki “Jeanne Moreau üç Türk sanatçısına hayran” başlığı beni rahatsız ediyor. Türkler ancak ucu Türkiye’ye dokunduğu zaman bir şeylerle ilgileniyor. Avrupa Konseyi’ndeki Türk parlamenterler gündemde Türkiye’yi ilgilendiren bir konu yoksa alışverişe, gezmeye gidiyorlar. Bunu her alanda aşmamız gerekiyor öncelikle.&lt;br /&gt;S (Yorum) - Ben burada keşfettiğim kültürel enerjiye ilgi duyuyorum. Bir araştırma yapıyorum. Türk sanatını keşfetmek ve daha yakından tanımak istiyorum. Sanat iletişim kurmaya yardımcı oluyor.&lt;br /&gt;S (Yorum) - Sanat özeldir, evrensel değil. Evrensel ifadelere ilişkin sanat sıkıcıdır. Ben mahalli olanla ilgileniyorum, evrensel olanla değil.&lt;br /&gt;S (Yorum) -Önemli olan sanattır, milliyet değil.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-673848886036814225?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/673848886036814225/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=673848886036814225' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/673848886036814225'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/673848886036814225'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/altay-avrupada-yaayan-trk-sanatlarn.html' title='Çalıştay - Avrupa&apos;da Yaşayan Türk Sanatçıların Sanatsal Serüvenleri'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-7204347940838852657</id><published>2007-11-05T07:50:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T05:45:52.145-08:00</updated><title type='text'>Çalıştay - Gösteri Alayları</title><content type='html'>ÇALIŞTAY - GÖSTERİ ALAYLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 15:00-16:30&lt;br /&gt;Yer: İTÜ-4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Santiago Guillen (FUSIC, .....)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Victor Cucurull (FUSIC, Tarrega, St. Boi de Llobregat, Llivia ve Zaragoza sokak projelerinin yöneticisi, Intercult, .......)&lt;br /&gt;Stéphanie Claudin (Lyon Dans Bienali, Fransa)&lt;br /&gt;Marcel De Munnynck (Zinneke Parade, Parad'Eur iletişim ağı, Belçika)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Santiago Guillen çalıştayın yöneticisi olarak, kısa bir girişten sonra, önce sunumların yapılacağını belirtti ve sonrasında devam etti:&lt;br /&gt;“Örneklerin farklı ve ortak yönleri görülebilir. Bu projeler, sokakları ve insanları kültürel ve sanatsal etkinliklerle ilişkilendirir. Bu sosyal, sanatsal ve kültürel projelerin ortak özelliği çeşitliliktir. Sonrasında söyleşi, ulaşılacak birincil hedef olarak önümüze koyduğumuz ortak bir proje olan “Avrupa Gösteri Alayı” (Parade of Europe) projesi üzerine devam edecek.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Victor Cucurull, Eylül 2008’de, “Avrupa Gösteri Alayı” için Barselona’da yapılacak toplantıya buradan insanları davet etmek istedikleri için bu sunumu IETM toplantısında yapmaya karar verdiklerini söyledi. Cucurull sözlerine özetle şöyle devam etti:&lt;br /&gt;“Sunumunu yapacağım projeler; yaratıcı, sanatsal ve toplumsal uzamı birbirine bağlayan halk festivalleridir. Avrupa Gösteri Alayı’nın amacı; tüm bu varolan projeleri birbirine bağlamaktır. Temel kuramsal yaklaşım, hepimizin birbirinden farklı olduğu ama aynı zamanda Avrupalı olduğumuzdur. Pratik anlamda amaç, hem gelenekleri kullanarak, hem de yenilikçi yaklaşımlar türeterek bir şehirdeki halkı ve sanatçıları bir araya gelmek üzere harekete geçirmektir.”&lt;br /&gt;Cucurull, daha sonra La Carrera Del Gancho’yu bu festivallerden biri olarak niteledi ve bir DVD sunumu yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stéphanie Claudin, kendisinin de içinde yer aldığı Lyon Çağdaş Sanat Festival’iyle ilgili bilgi verdi. Festivalin 4500 katılımcısının olduğunu ve bunların etkinlikler, moda gösterileri ve performanslar yoluyla coğrafi temalar üzerinde birleştiğini kaydetti. Festivalin her zaman farklı kültürel, toplumsal, ekonomik ve etnik altyapılardan insanları biraraya getirmek gibi bir eğilimi var. Aynı zamanda profesyonel ve amatör sanatçıları da biraraya getiriyor. Yerel bir kuruluşun eşgüdümünde ve bazı ulusal ve uluslararası kuruluş ve iletişim ağlarıyla işbirliği içinde gerçekleştiriliyor. Organizasyon aşaması bir yıl sürüyor. Tüm bu kuruluşların bütün bir yıl boyunca birlikte çalışmaları da, festivalin önemli bir kısmını oluşturuyor. En önemli nokta, bu festivalin insanların kendilerine bakması için bir fırsat olması, çünkü sonunda ortaya çıkan moda gösterisi bizzat onlar tarafından yapılıyor. Bunun yanında, işsiz insanlar toplumsal alana dahil ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marcel De Munnynck konuşmasını Zinneke Parade (Zinneke Gösteri Alayı) üzerine yaptı. Brüksel kent merkezindeki tüm sokakların bu alaya katılan farklı insanlarca doldurulduğunu ve bunun hem profesyonel hem amatör sanatçıların işleri için bir platform oluşturduğunu belirtti. Böylelikle insanlar diğer kültürlerden olanların yaşam görüşlerini anlamak için fırsat bulmuş oluyorlar. Kültürel çeşitlilik etkileşimi sağlanıyor. Sadece bireyler değil, sosyal, kültürel alanda veya eğitim alanında çalışan ve genelde birbirleriyle hiç teması olmayan kurum ve kuruluşlar da birlikte çalışma şansı yakalıyorlar. Projeler yerel halk tarafından üretiliyor. Etkinliğin temelde sanatsal ve kültürel bir karakteri olsa da, dikkate değer sosyal kazanımlar sağlıyor. Festival ne tamamen kültürel, ne tamamen eğitsel, ne de tamamen sosyal bir olay olduğundan mali kaynak bulmak genelde oldukça güç. PARAD’EUR (yani Avrupa Gösteri Alayı) 2005’te Belfast, Brüksel, Bolonya, Lyon ve Strasburg gösteri festivallerini biraraya getirerek düzenlendi. (&lt;br /&gt;Bu aşamada Belfast, Bologna, Lyon ve Strasbourg’daki PARAD’EUR 2005’TEN görüntülerin yer aldığı bir “powerpoint” sunumu gerçekleştirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra söyleşi, konuşmacılar ve diğer katılımcıların sorular aracılığıyla karşılıklı etkileşimiyle devam etti. Bu karşılıklı konuşma kısmı, kültürel ve sosyal çeşitliliğin bir kutlaması olarak da tanımlanan sokak gösteri alayları üzerine yapılan oturuma ana hatlarıyla aşağıda belirtilen soru ve yanıtlar çerçevesinde katkıda bulundu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Organizasyon sokaktaki insanlarla nasıl buluşuyor?&lt;br /&gt;C (SC) - Bu organizatörün işi. Ya da ortaklar ilişkilerini kullanıyorlar. Okullar, cemaatler, dernekler, huzur evleri, vb. birçok ortak ile temasa geçiliyor.&lt;br /&gt;C (MM) - Sıklıkla kişisel ilişkiler işin içine giriyor. Tanıdığınız insanlardan ve onların tanıdığı insanlardan bir zincir oluşturuyorsunuz.&lt;br /&gt;C (VC) - Biz bu tip ilişkiler için bir yöntem belirledik. Tüm taraflarla, organizasyonun nasıl yürütüleceğine ilişkin kararları verdiğimiz yaratıcı toplantılar düzenlemeye çalışıyoruz. Buradaki tartışmaların sonucunda, konu üzerinde bir karara varılıyor. Böylece herkes bir biçimde kendiliğinden organizasyonda yer almış oluyor.&lt;br /&gt;S - Parayı nasıl buluyorsunuz?&lt;br /&gt;C (MM) - Uluslararası kuruluşlardan. Bu amaçla bir komite oluşturduk. Bir iletişim ağı oluşturmak çok önemli. Bir de bu tür etkinlikler toplumun çok farklı kesimlerinden insanları biraraya getirdiği için, sponsorların zaten bir ilgisi olduğunu da belirtmeliyim.&lt;br /&gt;S - Avrupa Gösteri Alayı (EUROPE’S PARADE) nasıl gerçekleştirilecek? Barselona’daki toplantıya kimleri çağırıyorsunuz? Bu etkinliğe katılabilmek için ne gibi önerilerle gelmemiz gerekiyor?&lt;br /&gt;C (VC) - Herkes kendi önerisiyle gelmeli. Biz bu tür organizasyonlara kendi şehirlerinde liderlik eden ya da edecek insanlar arıyoruz. Bunu nasıl gerçekleştireceğimizi konuşacağız. Böylece her şehirde farklı etkinlikler yapıldığından emin olacağız.&lt;br /&gt;C (MM) - Ayrıca, 15 kişilik bir ekip diğer ülkeleri ziyaret edecek. Sahip olduğumuz mali olanaklarla yapabileceklerimiz bunlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-7204347940838852657?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/7204347940838852657/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=7204347940838852657' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/7204347940838852657'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/7204347940838852657'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/altay-gsteri-alaylar.html' title='Çalıştay - Gösteri Alayları'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-2815223318457966470</id><published>2007-11-05T07:40:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T05:45:26.891-08:00</updated><title type='text'>DBM Toplantısı</title><content type='html'>DBM TOPLANTISI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 17:00-18:30&lt;br /&gt;Yer: İTÜ-1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Mark Deputter (Danse Bassin Mediterranee Başkanı, ......)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplantıda genelde DBM’in gelecek yıla yönelik planları konuşuldu.&lt;br /&gt;Gelecek senenin iki önemli olayından biri, Kasım 2006’da İstanbul’da yapılacak olan yıllık DBM toplantısı. DBM, durgun geçen bir yılın ardından üyeleri ve potansiyel üyeleri bir araya getirmek açısından bir ilk adım olacak olan bu toplantıyı, ÇATI Dans Derneği ile işbirliği içinde gerçekleştirecek. Diğer önemli bir konu ise, DBM’in haritalama (mapping) projesi. Bu projeyle, Akdeniz havzasında beden, hareket, dans ve ilgili alanlar üzerine yapılan tüm etkinlikler ve çalışmaların bir haritası çıkartılmaya çalışılacak. Elde edilecek harita, kimin nerede ne yaptığına ilişkin ayrıntılı bilgi içerecek. Bu çalışmada, sadece işlevsel bir veritabanı oluşturmanın ötesinde, bir buluşma ve tartışma plaftormunun hayata geçirilmesi de umuluyor. Kasım’da yapılacak yıllık toplantının gündemi daha çok bu konuda odaklanacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplantıda konuşulan diğer konular; DBM’in şu andaki pozisyonu ve DBM’in daha büyük bir kitleye duyurulmasının, tanıtılmasının gerekliliğiydi. Bu bağlamda, hala halledilememiş olan web sitesi problemine işaret edildi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-2815223318457966470?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/2815223318457966470/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=2815223318457966470' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/2815223318457966470'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/2815223318457966470'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/dbm-toplants.html' title='DBM Toplantısı'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-4283577284861861514</id><published>2007-11-05T07:20:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T05:47:34.846-08:00</updated><title type='text'>Çalıştay - Kent Ve Yaratıcılık</title><content type='html'>ÇALIŞTAY - KENT VE YARATICILIK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 15.00 - 17.00&lt;br /&gt;Yer: İTÜ-1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Rolf Dennemann (Festival ve Tiyatro Yönetmeni, Off Limits Essen, Almanya)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Lorenzo Cinotti (Yaratıcılık Proje Başkanı, Venedik Uluslararası Üniversitesi, İtalya)&lt;br /&gt;Marco Bettinol (Yaratıcılık Araştırmacısı, Venedik Uluslararası Üniversitesi, İtalya)&lt;br /&gt;Stella Hall (NewcastleGateshead Yetkilisi, İngiltere)&lt;br /&gt;Deniz Aygün (Galataperform, Türkiye)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lorenzo Cinotti&lt;br /&gt;Venedik Uluslararası Üniversitesi’nden geliyorum. Müzisyenim ve yaratıcılık projelerinden sorumluyum. Sanatçılarla alışıldık mekanlarının dışında çalışıyorum. Çağdaş sanatlar alanında uzmanım ancak hiç bir zaman beyaz odalarda çalışmıyorum, örneğin; terkedilmiş mekanlar üzerine çalışıyor ve onları topluma geri kazandırıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marco Bettinol&lt;br /&gt;Pazarlama ve İletişim Bilimleri öğretim üyesiyim ve Venedik Uluslararası Üniversitesi’nde tasarım ve rekabetçilik üzerine araştırmalar yapıyorum. Venedik Uluslararası Üniversitesi, dünyadaki 10 uluslararası üniversiteden biri (Ludwig Maximillian Üniversitesi, Boston College, Tel Aviv Üniversitesi, vs.). Üniversite üç temel alanda faaliyet gösteriyor: Tüm üniversitelerden öğrenciler için dersler, lisans üstü eğitim, araştırma projeleri (üç Araştırma Merkezi var; çevre, KOBİ’lerde rekabetçilik, sosyal devlet)&lt;br /&gt;Kent ve yaratıcılık ve projemiz konusundaki deneyimlerimizi paylaşmak istiyoruz. Kent ve yaratıcılık arasındaki bağlantı. İlk bağlantı, “yaratıcılığı destekleyen kent” bariz bir bağlantı. Uluslararası araştırmacılar, verdikleri fikirlerle bunun nasıl yapılacağının altını çizdiler. Öte yandan, yaratıcılık kentin gelişmesine kültürel açıdan nasıl yardım edebilir? Sanatçılar kentin algılanış, varoluş biçimini nasıl değiştirebilir?&lt;br /&gt;Belirtilecek anahtar konular şunlar&lt;br /&gt;1. Kent ve yaratıcılık arasındaki bağlantı aslında yaratıcı ağlarla ilgili. Kentler insanların karşılaştıkları yerler. Yaratıcı insanların sıradan insanlarla karşılaşması ilginç bir durum.&lt;br /&gt;2. Yenilik-Endüstriyel bir tür yenilik. Sanatçı yeni olanı keşfetmeli ve kentin ekonomik gelişimine katkıda bulunmalı.&lt;br /&gt;3. Kentsel yenilenme-Genel anlamda sanat ve yaratıcılık fikri, kentin bazı kasvetli kısımlarını dönüştürebilir. Sanatçıların kentin niteliğini ve altyapısını iyileştirmesi.&lt;br /&gt;Sanatçılarla işbirliği yapıldı, üniversitemiz farklı bir bakışla gözden geçirildi. Göstereceğimiz tüm fotoğraflar bu çalışmanın ürünü. Kendimize bakmanın yeni yollarını bulmak için birlikte çalıştık. Üniversitenin ve araştırmanın ne olduğu üzerine yeniden düşünmek için yaratıcılığı kendi üzerimizde uyguladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lorenzo Cinotti&lt;br /&gt;Küratörlüğünü yaptığım proje ile ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. VIU’nun 10. kuruluş yıldönümü için birçok film yönetmeni, çağdaş sanatçıyı davet ettik. Onlardan üniversitede çalışanların portrelerini çekmelerini istedik. Kişiler nasıl poz vereceklerine kendileri karar verdiler. Birbirini tanımayan katılımcılar için çok etkileşimli bir çalışma oldu. Bu deneyimden görsel, pratik veriler çıktı. Projenin tüm katılımcıları, yaratıcılık hakkında açık ve doğrudan bir deneyim yaşamış oldular. Örneğin, Ekonomi Bölümü öğrencileri, bu sanatçılarla beraber çalıştıktan sonra çok daha yaratıcı ve şık sunumlar yapmaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marco Bettinol&lt;br /&gt;Kentin insanlar arasındaki ilişkileri desteklemede önemli bir rolü var. Yaratıcı kümelerden bahsederken, kentler içinde izole edilmiş topluluklardan değil, birbirine hem yerel hem uluslararası seviyede bağlı kümelerden bahsediyoruz. Yaratıcı bir ağ düşündüğümüzde, insanların yerel ve küresel toplumun bir parçası olma fırsatına sahip olmasını istiyoruz. Kentin bunu gerçekleştirmede rolü büyük. Bırakalım insanlar etkileşsin, fikir alışverişinde bulunsun ve yeni fikirler ortaya çıksın. Bu sadece sanatçıları değil aynı zamanda yaratıcı profesyonelleri, grafik tasarımcılarını ve komünikatörleri, geniş anlamda sıradan insanları da ilgilendiriyor. Kent yaratıcı bir merkez olmalı. Yaratıcılık izolasyonla değil başka insanlarla birarada kalmak, fikir alışverişinde bulunmak, birlikte çalışmakla ilişkili bir kavram. İzole olduğunuz zaman yeni bir keşifte bulunmak çok zor.&lt;br /&gt;Lorenzo, kentlerin içinde ve kentler arasında ağlar yaratma fırsatıyla ilgili çok iyi sonuçlar elde ettiğimiz bir proje hakkında konuşacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lorenzo Cinotti&lt;br /&gt;Bana göre çağdaş sanatı bir müze veya sanat galerisinde sergilemek ilginç değil çünkü bu zaten yapılıyor. Son Bienal’de sokakta gösteri yapan uluslararası sanatçılarımız vardı. Organizasyonun ismi “Reaction-Tepki” idi. Birçok yeni teknoloji kullandık, insanlar kalıp kalmayacaklarına kendileri karar verebiliyordu. Ancak bir şekilde buna hazır değillerdi ve küçük bir değişiklik yapmamız gerekti . Eğer bu tür etkinlikler Venedik’te yıl boyunca sürseydi, insanların yaşayış biçimlerini etkileyebilirdik. Ama sadece yılda bir kez yapıldığında, işler bir günlüğüne değişiyor sonra eski haline dönüyor.&lt;br /&gt;Projemizin ismi RADAR. Bu proje, Avrupa Topluluğu’nun Culture 2000 programı tarafından desteklenen, görsel sanatlar üzerine bir projeydi. Üç yıl sürdü, altı şehri ve çok sayıda kurumu içeren bir ağı vardı, 29 çağdaş sanatçı, müzisyenin katkısıyla gerçekleştirildi. Kentte yaşayan tüm insanlarla yani; kent sakinleri, turistler, öğrenciler, hapiste yaşayanlar gibi azınlıklar (proje başkalarıyla temas halinde olma şansı olmayan insanları da içeriyordu) farklı sosyal sınıflar arasında ilişkilerin yaratılması konusunda bir projeydi. Sanatçılardan ayrıca ortak bir Avrupalı kimliği bulmaları da istendi. Onlara insanlarla çalışırken dürüstlüklerinden taviz vermemelerini ama deneysel bir tutum içinde kalmalarını söyledik. Projeye Venedik’te başladık. Proje için müze veya sanat galerisi yerine, bir adada sanayileşmenin başarısız olduğu yoksul bir kesimde Venedik Konseyi tarafından kültürel amaç doğrultusunda 30 yıl önce inşa edilmiş ama hiç açılmamış bir mekanı seçtik. Yapılabileceklerin bir sembolü olarak, bu mekan hala açık. Birinci durak Venedik, sanatçılar için kuvöz gibiydi çünkü hepsi bir arada kaldılar, daha sonra beşerli gruplar halinde farklı şehirleri gezdiler. İlan tahtalarında teşhir edilen üstünde RADARliving yazan çok büyük posterler ürettiler. Bu sanatçının bir bakıma “Ben artık burada turist değilim ama henüz kentin sakini de değilim” demesiydi. Bu şekilde aynı zamanda kendi sanatsal kimliklerini de alaya alıyorlardı. Herkes bu projeden haberdardı ve hakkında konuşuyordu. Bienal’den bir gün önceki açılışta neredeyse 3000 kişi vardı ki, bu sayı çağdaş sanat için çok iyiydi. Bu projeden çok memnunuz çünkü başarılı oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marco Bettinol&lt;br /&gt;Biz, Üniversite olarak, yerel yetkililerle çok yakın çalışıyoruz, örneğin Treviso Ticaret Odası. Tasarımcılar için yeni ağlar hakkında düşünmeye başladık. Tasarım, yerel şirketlerin rekabetçiliği açısından kilit bir özellik. Asya ülkelerinin rekabeti nedeniyle işlerimizi kaybediyoruz. Tasarım kritik bir konu. Tasarımcılar ülkeye dağılmış vaziyette. Bir ağ kurup bu ağı kente bağlamak için, Treviso tasarımcıları’nı geliştirdik ve Venedik’le ilişkilendirdik. Sanayiye yakın tasarımcılar sanatçılarla birleşti. Venedik bu birleşmiş çabaların merkezi haline geldi.&lt;br /&gt;Sunumumuzdaki diğer anahtar sözcük: Yenilik. Sanatın, genel anlamda kenti algılama/yorumlama/dikkate alma biçiminiz üzerinde yeniden düşünebileceğinin altını çizmek isteriz. İtalya’daki muhteşem tarihsel yapıtlar çok karmaşık ve anlaşılması zordur. Onları yeniden yorumlayacak ve kentin gerçekten ne olduğunu yeniden düşünecek birilerine ihtiyaç var. İşte sanatçılar bu yeniden düşünme sürecinde yardımcı oluyor. RADAR projesinde insanlarla konuşarak, bizim göremediğimiz sorunları ortaya çıkardılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lorenzo Cinotti&lt;br /&gt;Sorunları ortaya çıkaran ve olası özellikleri gören sanatçının klasik işlevi. Bu proje vasıtasıyla, bizimle çalışan sanatçıların bu klasik ve faydalı işlevlerine geri dönmelerini sağladık. Yeni teknolojilerle sadece moda oldukları için değil ama sanatçının algısını genişletebileceklerini düşündüğümüz için yoğun olarak çalışıyoruz. Örneğin Zimmerfrei isimli sanatçı grubunu oluşturanlar hepsi farklı disiplinlerden geliyor; bir fotoğrafçı, bir dansçı, bir müzisyen. Birçok teknoloji kullanıyorlar (dönen kameralar, izleyiciyi çevreleyen sahne, vs.) Bazen sanayinin içinden yeni bir buluşu alıp onu üreticisinin düşündüğünden çok farklı bir biçimde kullanıyorlar. Sanatçılar şirketlere yardım edebilir, bu şirketlerin sanatçıları kullandığı anlamına gelmez, asıl sanatçı belli bir yönde şirketi kullanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marco Bettinol&lt;br /&gt;Bi, sanatın tamamen yenilikçiliğin yeni bir yolu olduğunu düşünüyoruz. Endüstride yenilik, tekniktir. Sanatsal yenilik, kent için büyük önem taşır. Kent, şirketler/yöneticiler için de yeniden düşünülmüş bir yaratıcı merkez olmalıdır, böylelikle onlar da yeni fikirler geliştirebilir veya mevcut ürünlerini iyileştirebilirler. Biz sanatçıyı, sadece sanatını şirketlere satan kişi olarak değil, aynı zamanda yenilikler üzerinde onlarla ortak çalışan biri olarak düşünüyoruz. İletişim alanında da yenilikçi. Sanatçılar iyileştirmeli/ekonominin bir parçası olmalı. Bu, artık çok daha entegre olan sanatın ve endüstrinin rolünün dönüşmesinin bir parçası. Bu tür ilişkilerde yeni bir sınırla ve gelecekte nasıl olacağıyla karşı karşıyayız.&lt;br /&gt;Altını çizeceğimiz son anahtar sözcüğümüz; “kentsel yenilenme”. Sanat genel olarak, kentleri dönüştürmeye yardımcı olabilir. Özellikle, şehrin varoşlarındaki kasvetli, boş, kirletilmiş alanlar, bir anlam kazanmak istiyor. Gösteri sanatçıları ve görsel sanatçılar bu alanların sakinleri haline geliyor. Sanatçılar bu alanların anlamını yeniden değiştirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lorenzo Cinotti&lt;br /&gt;Ucuz olduğu için New York ve Londra’nın Soho bölgesinde yaşayan sanatçılar, daha önce mağaza ve ofis olan yerleri bulduklarında “loft” çözümünü icat ettiler. Ekonomik açıdan, bu bölgeleri ve mekanları yenilediler. Biz de bunu Venedik’te gerçekleştireceğiz. Arsenale adında eskiden tersane olan bir yerimiz var. Bu alanın bazı kısımları bize tahsis ediliyor. Fikir; sanatçıların buraya yerleşmeleri ve alanı nasıl kullanacaklarına kendilerinin karar vermesi. İstediğimiz, sanatçıların sürekli bir akım oluşturması ve orada yaşaması ve mekanı nasıl kullanacaklarına kendilerinin karar vereceği küçük bir köy yaratmaları.&lt;br /&gt;İki projeyle devam ediyoruz. Birinin ismi “Yaratıcılık üzerine Avrupalı bir deneyim”. Bu projede; uluslararası bir kent ağı kapsamındaki şirketler, sanatçılara kendi şehirlerini anlatıyor ve sanatçılar da bu şehirlerin sadece turistik yerlerini değil mimari endüstriyel ve ikincil yerlerini de içeren bir rehberi hazırlıyor. Bu rehberler; sergiler, gösteriler, yerleştirmelerle yaşayacak. Etkileşimli yerleştirmeler üzerine çalışıyoruz örneğin; bir yerleştirmeye yakın olduğunuzda cep telefonunuz wi-fi veya blue tooth aracılığıyla tepki verecek. Londra’da bir toplulukla çalışıyorum, onlar hareket üzerine müzik üreten mobilite sensörleri kullanıyorlar. Bu, yaratıcılığı başka amaçlar için kullanmaya bir örnek. Diğer proje RADARliving; RADAR projesinin devamı ve uluslararası kapsamda bazı yerleri sanatçılar için ikametgah haline getirmek için restore etmeyi öngörüyor. Sanatçılar oralarda yaşayacak, zaten tarihi olan bu yerleri yeniden canlandıracak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marco Bettinol&lt;br /&gt;Aynı zamanda öğretme ve öğrenme biçimimizi yeniden değiştirmekle ilgili VIU Life-Yaşam isimli bir proje de başlattık. Bu konuda öğrenciler ve sanatçılarla çeşitli VIU araçlarının üretilmesi için çalıştaylar düzenliyoruz. Bu araçlar; organizasyonumuza gelme ve VIU’da üç ay geçirme deneyimlerinin bir parçası olarak öğrencilerimize verebileceğimiz bazı nesneler. Aynı zamanda bazı gösteri sanatçılarını davet ederek bu çalıştaylarda yer almalarını, öğrencilerle etkileşime girerek yeni bir şeyler (örneğin bedenimizi nasıl kullanacağımız konusunda) düşünmelerini istiyoruz. Bu yeni öğrenme yaklaşımımızın bir parçası. Gerçek yaratıcı deneyimler kazanmanın en iyi yolu, öğrenciler ve sanatçılarla beraber çalışmak, spesifik bir hedef üretmek için işbirliği yapmak ve etkileşim içinde olmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rolf Dennemann&lt;br /&gt;Biz de Ruhr bölgesinde, benzer deneyimler yaşadık. Tüm bölgenin ünü, sanat kanalıyla değiştirildi. Endüstriyel kültür, orada yaşayan insanların hayatlarını değiştirdi. Değişen mimari, yeni müzeler ve orada gösteri yapan sanatçılar, toplumu etkilediler ve insanların orayı kendi evi gibi görmesini sağladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stella Hall&lt;br /&gt;Newcastle’ı anlatarak başlamayacağım, çünkü en son geldiğim ve en sevdiğim şehir. Ben her zaman kentleri sevdim. Manchester’ı ilk kez gördüğümde, havadaki elektrikten çok etkilenmiştim. Sidney’deki liman ve köprünün verdiği heyecan, Venedik’in etkileyiciliği… Kentler çok özeldir. Sadece bölgenin ekonomik lokomotifi değillerdir. Atmosfer, tarihi miras ve modern olanın mükemmel birleşimi. Bir sanatçı için eşsiz bir palet. Kentlerde onca insan yaşıyor ama bunların pek azı sanat galerilerine tiyatrolara gidiyor. Bu insanların o türde düşünmesini ve o tür binalara girmesini nasıl sağlarız? Belki öncelikle insanları binaların dışında bir araya getirmeli sonrasında da onları nazikçe içeri yönlendirmeli.&lt;br /&gt;Newcastle Gateshead’den önce Belfast’taydım. İnsanlar yaşadıkları kentle gurur duyarlar. Barış anlaşmasının imzalanmasından hemen sonra gittiğimde, karanlık ve kasvetliydi, bundan 10 yıl önce. Sokaklarda tek bir kişi göremezdiniz. Kentin en güzel yerlerinden City Hall’a ilk gittiğimde saat akşam 8’di ve bir tek insana rastlamadık. İnsanlar kendi mahallerine çekilmiş yaşıyorlardı. Şehir merkezine gelmiyorlardı. Hayalet bir şehir gibiydi. İki sene sonra oraya tekrar gittiğimde, Kent Konseyi ile işbirliği içinde çalışırken, temel görevlerimden biri; insanları şehir merkezine çekmek ve bir araya gelip kutlama yapacakları, eğlenecekleri ve tabii ki ekonomiye de katkı sağlayacakları nötr bir alan yaratmaktı. Sanatçıların ve bizim, kenti üstüne resmimizi yapabileceğimiz bir palet, bir festival gibi görmemiz önemliydi.&lt;br /&gt;İçinde yer aldığım ilk projelerden biri, sözünü ettiğim mahallerden birindeydi. Yeni bir vizyon yaratmak, yeniden konumlandırmak için o insanlarla çalışmak, orada yaşayanlarla ilişki kurmak şarttır. Belfast’taki ilk projemde, sanatçı Rita Duffy ile beraber, aylarca kentin bilinen yüksek binalarından (IRA milliyetçilerinin de yaşamış olduğu) Divis Kulesi’nde yaşayanlarla birlikte, onların yaşadıkları binanın içindeki kimliklerini ifade etmek üzere çalıştık. Sanatçı, İrlanda keteni üzerine portreler ve mesajlar resmetti ve bunlar binanın pencerelerine yapıştırıldı. Festivalin son gecesi binadaki dairelerde yaşayanların hepsi ışıklarını açtılar ve bu Divis Kulesi’nin yeni temsili oldu, dört ulusal kanal aracılığıyla kentin yeni yüzünü tüm dünyaya gösterdi. Toplum kentin ve gelecekteki hayatının bir parçası haline geldi. Pazarların etrafında yaşayan insanlarla beraber çalıştık ve 24 saatlik bir film çekerek pazarın ortasına kurduğumuz televizyonda döngü şeklinde oynattık. Kente gösteri alayları getirdik. Artık festival kentte kemikleşti. 7000 kişi nötr bir alanda güvenle bir araya geliyor ve Belfast Botanik Bahçeleri’ne yürüyor.&lt;br /&gt;Newcastle kenti ve Gateshead şehri birleşiyor. İngiltere’nin kültür başkenti yarışını kazanamadık ama devam ediyoruz. Tüm şehirde kültürel ajanslarla ortaklık içinde çalışıyoruz. Ben kültürel ajanslarla birlikte festivaller, etkinlikler oluşturup destekleyerek bölgeye dikkat çekmeye ve insanların görmek, çalışmak, yaşamak, okumak ve ziyaret etmek amacıyla kentimize gelmesini sağlamaya çalışıyorum. Kentin algılanışını post endüstriyel bir kentten, “enerjik ve heyecan verici yaratıcı bir yer”e çevirmek.&lt;br /&gt;Bu imgeleri nasıl yaratırız?&lt;br /&gt;Kente arabanızla girerken otoyolun üzerindeki Kuzey Meleği imgesi, gerçek bir yeniden doğuş sembolüdür, eski maden ocaklarının üzerine kurulmuştur, temelleri içinden çıktığı toplumda çok sağlamdır.&lt;br /&gt;Kentsel alanlar artık performans mekanı olarak kullanılıyor. Bu yılın Haziran ayında Dünya Kültür Zirvesi sırasında, meydan ve köprü çiçeklerle kaplanmış olacak. Toplu taşımacılık, evler, oteller ve transit sistemleri alanlarında çok büyük yatırımlar sürüyor.&lt;br /&gt;Spencer Tunic’in köprüden geçen 700 çıplak insanı resmettiği fotoğrafı. Çıplak insan biçimi ile köprünün metali arasındaki kontrast, kentin sembolü haline geldi. Sanatçı, kentin birçok nefes kesici görüntüsünü yakaladı. Kentin insanları, Newcastle Gateshead’i yeniden tasavvur etmek için bu projeye katıldılar.&lt;br /&gt;Kültür ve kültürel etkinliklere yatırım, Richard Florida’nın dediği gibi, temiz sokaklar, iyi sağlık hizmetleri, konut kalitesi, yeşil alana yatırım yapılmadığı takdirde kentin vızıltısı insanların buraya çalışmak, yaşamak, öğrenmek ve ziyaret amacıyla gelmelerini sağlamak için yeterli değil. Kültür yatırımcıları ve konut, taşıma gibi alanların yatırımcıları arasında bir ortaklık olması gerekir. Belfast’ta insanlar paralel kulvarlarda çalışıyordu ve birbirlerinden çok ayrıydılar. Newcastle’da ekonomistler, kamu sağlık çalışanları, spor, kültür, kamu ve özel sektör birlikte çalışıyor. Bunlar uzun dönem projeler. 2009’da Konut Expo’su olacak. Yeni beş aşamalı bir konut projesi yüklenilecek. Sakinlerle beraber inisiyatifimiz, Newcastle’ın batı ucundaki konut projesinin kutlaması ve fuar üzerinde çalışmak olacak. Hedef pazarlama acentası Newcastle Gateshead Inisiyatifi aynı zamanda konferans bürosu, içinde kurulu üreten ve sunan bir ortaklık olması alışılmadık bir durum. Diğerlerinin de uygulamasını umduğum heyecan verici bir model. Sadece köprüler, melekler değil, köprüler ve melekler sanatçı müdahalesiyle yanyana ve entegre şekilde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz yıl Newcastle’a 3.8 milyon yerli turist geldi.&lt;br /&gt;100’den fazla ulusal/uluslararası basın ziyareti gerçekleşti.&lt;br /&gt;2005 yılında uzun-gemiler geldi 2010’da yine gelecekler.&lt;br /&gt;2005’te Kış Festivali’ne grup F katıldı.&lt;br /&gt;2006’da Swan Hunter tersanesinde Pet Shop Boys Northern Sinfonia ile Battleship Potemkin’i tanıttı.&lt;br /&gt;Araştırmalar ilerlemeyi belgeledi. İngiltere nüfusunun %82’si son 12 ayda Newcastle’ı ziyaret etmiş. Dönüşümsel, azimli ve yüksek nitelikli projeler gerçekleştirebilmek için Newcastle Gateshead’de ve bölgede kapasite oluşturmaya çalışıyoruz. Daha az sayıda, daha büyük ve daha iyi festival ve etkinlikler üzerine yoğunlaşarak bölgenin yaratıcı düşünce sahibi kişileriyle faal bağlantılar kuracak seyirciyi hedeflemek. Kültürel binalar üzerine etrafın ilgisini çekecek şekilde odaklanıyoruz. Kent Konseyi, Sanat Konseyi, Bölgesel Gelişim Derneği ve özel sektörden birçok ortağımız var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rolf Dennemann&lt;br /&gt;Almanya’da benzeri bölgelerde gerçekleştirilecek performanslar için maddi destek bulmak çok zor. Onun yerine yeni bir müze açmak bile daha kolay. Küçük ölçekte yapımları üretmek çok kolay olmuyor. Eski bir kok tesisimiz vardı, fabrikanın eski işçileri bir araya gelerek bir orkestra oluşturdular ve 120 kişilik seyirci buldular. Performansı yapacağınız yerin yakınında yaşayan insanlarla temasa geçerseniz, bu onların kalbini açıyor ve geçmişle gelecek arasında bir köprü kuruyor, bu da mükemmelen çalışıyor. İstanbul’da bir taksi şoförüyle sohbetim oldu. Büyüyen kentten ve ekonominin iyi gidişatından bahsetti. Bana burada Bosch gibi küresel oyunculardan biri olan bir şirketin bulunduğunu ve Almanya’dan döndüğüne ve burada şoförlük yaptığına memnun olduğunu anlattı. Daha sonra da oteldeki asansörcü çocukla bir sohbetim oldu. O da, hiç vakti olmamasından şikayet etti ve ailesiyle gittiği tiyatroyu araya araya bulamadığını söyledi. Sanırım İstanbul’da sanatçılar arasında bir ağ kurmak zor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz Aygün&lt;br /&gt;Bir kenti düşündüğümde, içinde yerleşik öyle enerji işaretleri var ki, karmaşık bir organizma gibi, birçok “yaratıcılık” özelliği gösteren, “sanat” diye isimlendirdiğimizin genellikle bu seviyeye ulaşmaya çok uzak olduğunu söyleyebilirim. Bir kent, muazzam miktarda bilgiyi saklayan bir hazine, gün be gün deneyim üstüne deneyim biriktiren insanların günlük yaşantısının bir ağı. Burada potansiyel olarak milyonlarca, milyarlarca imkan mevcut ve belirmeye de devam ediyor. İçerdiği sonsuz sayıdaki imkanla yani kendi içinde sürekli çiçek açan hayatla kentte; her yol, her meydan bir film, tiyatro oyunu veya sergi haline gelebilir.&lt;br /&gt;Hayatın kendisinden daha canlı ve ilginç ne olabilir ki? İnsanları tüm gerçeklikleriyle, enerjileriyle, tutkularıyla seyretmek, görebileceğiniz en iyi gösteri. Bu bakış açısıyla, kent tüm sanatsal etkinliklerin karşısında zorlu bir rakip olarak beliriyor! Sanatsal yaratıcılığa sunduğu alanlar, birçok fiziksel yönleriyle zorlu: caddeler, otoyollar, binalar, köprüler, endüstriyel alanlar, kirletilmiş arsalar, hapishaneler, hastaneler, askeri alanlar, resmi ve diplomatik binalar, ikametgahlar, okullar, altyapı, duvarlar, beton, parklar, çiçekler, gürültüler, arabalar, kapılar, kilitler, asansörler, rıhtımlar, limanlar, havaalanları vs. Sunduğu seyirci zorlu; genç insanlar, bebekler, yaşlı insanlar, ölü insanlar, engelliler, Müslüman, Hristiyan, Türkçe konuşan, Kürtçe konuşan, İspanyolca konuşan, solcu, sağcı, tutucu, hippi, mutlu, mutsuz, sanat seven insanlar, sanattan nefret eden insanlar, vs… En sonunda, sosyopolitik çevrenin sunduğu da zorlu: kent sakinlerinin stresi ve bıkkınlığı, politik çatışmalar, kentsel büyüme, suç, göç, işsizlik, emlak spekülasyonları, vs.&lt;br /&gt;Tüm bunların ötesinde, her şeyin pazarlanabilir ve kar getirir hale dönüştürülmüş olduğu kapitalist sistemin içinde, kent gittikçe kapitalist pazar kriterlerine göre yeniden tasarlanması gereken bir ürün haline geliyor, ki bu da kenti, yüksek gelirli insanların kendilerini güvende hissettikleri mutenalaştırılmış, “ilginç ve tüketilebilir”, bir avuç turistik klişeden ibaret hale getiriyor. Daha düşük sınıflar ve işsizler dışa, ikincil bölgelere itiliyor. Mutenalaştırılmış kentleri gözlemliyor, Holiday Inn Otelleri, Gucci mağazaları, Starbucks Cafeleri, güvenlik korumalı lüks binalarda uluslararası şirketlerin ofisleri, alışveriş merkezleri... ve, tabii ki, köklü müzeleri, tiyatroları, konser salonları ve renkli festivalleri içeren “prestijli sanat sahne”leriyle tüm dünyada birbirlerine çok benzediklerini görüyoruz. Bugünlerde tüm hükümetler yoğun şekilde kentlerinin bu tür bölgelerdeki bazı kısımlarının dönüştürülmesi üzerinde çalışıyorlar. Sonuç olarak, bu kültür politikasına hizmet eden sanatçılar davet ediliyor ve onların kentin kamusal ve özel alanlarında “yaratıcılık”larını geliştirerek “kreasyon”larını göstermeleri sevinçle karşılanıyor. Kent ideolojik, finansal ve sanatsal “yaratıcılık”a maruz kalan bir güç alanı haline geldi.&lt;br /&gt;Ben İstanbul’un Galata semtinde bir apartmanda kurulmuş, sanatçılar tarafından yönetilen disiplinlerarası bir sanat mekanı olan GalataPerform’u temsil ediyorum. 2005 Eylül’ünde “Görünürlük Projesi” olarak adlandırdığımız bir proje düzenledik, bu proje bir tür “açık stüdyo” etkinliğiydi. Farkı; sadece yakın çevremizde Galata’da yaşayan ve çalışan sanatçıları değil, etkinlik için özel projelerini sokaklarda ve binalarda sunan diğer sanatçıları da kapsayan, ayrıca semtteki mağazalar ve oteller tarafından da desteklenen bir etkinlik olmasıydı. 30’dan fazla mekan kapılarını ziyaretçi izleyicilere açtılar. Diyebilirim ki bu, bizimki gibi bir toplum için önemli bir etkinlikti; “diğeri” ile bağlantı kurmak, ona evini açmak Türk geleneğinin tipik bir özelliği sayılmaz. Benim gözlemime göre toplumumuz, kentin sokaklarının ve büyük meydanlarının yasak olduğu, utangaç, bastırılmış bir toplum. Özellikle 80’lerdeki askeri darbeden sonra Türk insanları; yaratıcılıklarını ifade etmek üzere kullanabilecekleri kamusal alanlardaki mevcudiyetlerini iyice kaybettiler. Günümüzde bile sokaklarda toplanmak, sorunlu bir konu teşkil etmektedir. Sokaklar hala hükümet yetkililerine aittir ve belirli bir ideoloji çerçevesinde kullanılmalıdır. Yaratıcılığınızı göstermek için bir “izin”iniz olması gerekir. Görünürlük Projesi’nde misyonumuz; insanlara “tamamlanmış, çekici şovlar veya ürünler” sunarak tüketilecek muazzam bir şov düzenlemek değil, tüm katılımcılar, sanatçılar ve izleyicilerin şifresi çözülmüş bir deneyimi paylaşarak, geleneksel düşünce ve davranışın sınırlarını iterek, faal olabilecekleri bir zemin hazırlamaktı.&lt;br /&gt;Kentin sanatçılar ve sanat etkinlikleri organizatörlerine ilham vermeye devam edeceği açık. Bunların nakledilme biçimleri farklı farklı olacak. Bence bu etkinliklerin işlevine bakmak önem kazanıyor. Ölçülü turistik bir karnavalın unsurları haline mi geliyorlar yoksa hükümetlerin ayrımcı politikalarını mı destekliyorlar? Resmi ideolojiyle ilişkileri neler? Bu etkinlikler kapitalist pazar sisteminin neresine oturuyor? Her günümüzü sponsor arayarak geçirirsek, sistemi nasıl sorgulayabiliriz?&lt;br /&gt;-İzleyici kimdir? İhmal edilmiş, küçümsenmiş insanlar bu etkinliğin neresinde yer alıyor? Etkinlik ifade özgürlüğünü nasıl destekliyor?&lt;br /&gt;-Sansürün sınırları nerededir? Şahsen, bir tavuğun boynunu kesecek olan bir sanatçının performansını sansürlediğim bir durum oldu. İptal etmeye karar verdim.&lt;br /&gt;-Peki ya kentin “diğer” kısımları? “Güvenli sanat manat” etkinlikleri için az yer bulunan, suç oranının yüksek olduğu alanlar? Bu alanlardaki “yaratıcılık” konusu ne olacak? Bakması gereken bir ailesi olan işsiz bir adam için dans festivali ne anlam ifade eder? Ne türde bir etkinlik boş zamanlarını televizyonun karşısında oturarak geçiren milyonlarca insanı çekmeyi başarabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Sunumlar arasında çelişki görüyorum. İki başarılı proje işlerdeki egemen sistemi gösteriyor, sanatı içine dahil etmek veya işbirliği ortağı haline getirmek -son 20 yıldır eleştirilen- ne kadar yenilikçi? “Artık sanat için sanat yok” dediğinizde, meşruiyetini çekip çıkarıyorsunuz. Bu meşruiyet yeniden nasıl inşa edilebilir? Fikir şu; sanat işlevselleştirilmeli ve ürünlerin daha cazip hale gelmesine ve daha fazla tüketilmesine yardımcı olan bir işbirliği ortağı haline gelmeli. Mutenalaştırma-kentin imajını değiştirmek. Sanatçıların yaratıcılık için belli alanlara yerleşmesi, mutenalaştırma öncesi adım, şu anlama geliyor; orada önceden yaşamış insanlar artık orada yaşamıyorlar. Bu durum İstanbul için de geçerli. Sanatın kentle ilgisi hakkındaki farklı yaklaşım biçimlerinden bahsediyorsak bir çelişkimiz olması önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C (LC) - “Artık sanat için sanat yok.” cümlesi sanat sistemine ilişkin bir provokasyondu. Anlamı şu soruydu; “Sanatçılar gerçekten sadece sanat veya tiyatro sistemi içinde çalışıp yaratmak zorunda mı, daha geniş bir kapsamda çalışarak daha fazla insana ulaşamazlar mı?” Ben sanatçıların basit ve anlaşılabilir hale gelmesini kastetmiyorum. Ben bir müzisyenim aynı zamanda, sadece organizatör değilim ve öbür tarafta olmanın nasıl bir his olduğunu bilirim. Sanatçılara görüşlerini sormaya çalışıyoruz, onları reklam ajansı olarak kullanmıyoruz. Bu sadece bir teklif, reddetmekte özgürler. Bu bizim deneyimimiz ve elbette ki siz katılmaya da bilirsiniz. Bize geri besleme vererek kendimizi iyileştirmemize yardımcı olabilirsiniz.&lt;br /&gt;S - Bizim de Kanada’da Quebec ve Toronto’da benzeri deneyimlerimiz oldu. Bizim de sanatçıları topluma geri getiren projelerimiz oldu, zor bir zamandı. Öncelikle bu durum sanatçı için çok iyi, sanatçı ve halk için kaynayan fikirler. Biz de zorluklardan geçtik. İnsana, zamana ve altyapıya yatırım yapmamız gerekiyor. Bu projelerin uzun vadede kültürel, sosyal, ekonomik etkileri nelerdir ve dünyanın geri kalanına çok da önemli olduklarını göstermek için bunları nasıl değerlendirmeliyiz?&lt;br /&gt;C (SH) – Biz, bize sadece ziyaretçi sayıları, yaratılan işler ve edinilen beceriler rakamlarını toplamada değil, aynı zamanda bölgedeki kendine inanç ve güven üzerindeki telkinimiz ve gelişim yaratıp yaratmadığımızın ölçülmesi konusunda da yardımcı olan bir organizasyonla çalışıyoruz. Öbür husus da şu; sanatçılarla ortaklık yaparsanız onların karşınıza çıkaracağı zorluklara hazırlıklı olmalısınız.&lt;br /&gt;C (MB) -Ölçülebilir etkenlere dayalı olarak ortaya çıkan etkilerin ölçümlerine sahibiz. Ama mutluluğu nasıl ölçeceğiz? Bu hariç her şeyi ölçebiliriz. Analiz etmesi güç olan bir şeyi ölçmekten kaçınabiliriz. Geleneksel ölçümlerimiz var ve Richard Florida tarafından geliştirilen yaratıcılık endeksi de çok faydalı ama bunlar yetmiyor. Tamamıyla farklı bir dizi ölçüme ihtiyacımız var ve bunun üzerinde çalışmalıyız.&lt;br /&gt;C (RD) - Sizin için iyi ortaklar olan kişilerle üstlendiğinizde ve kentte tekrar tekrar icra yapma imkanına sahip olduğunuzda bu uzun vadeli bir vizyon, orada yaşayan insanlar bunu talep ederler.&lt;br /&gt;S - İngiltere’de Sanat Konseyi’nin yöneticisiydim. 250 milyon Pound’u yeni kültürel imkanlar için yatırım olarak kullanmak üzere 12 yıllık sosyal bir stratejiyi yönettim. Bu kenti yeniledi ama bunun sebebi daha önce bundan yoksun tutulan yerel kişilere fırsat tanınmasıydı (burada İstanbul’da olduğu gibi). Gösterişli binalar ve büyük festivaller sanat ve kültürün ekonomik lokomotif olmasına yardımcı oluyorlarsa o zaman bu karışımın önemli bir parçasıdırlar. Newcastle Gateshead’de biz bu olanakları sağlayan yüksek düzey bir strateji karışımına eriştik. İstanbul’da sanat mekanları insanların emlak satın almak istemediği yerlerde. Onları şimdi satın almak lazım. Mutenalaştırmanın parçası olmak, sanat ile sanat camiasının durumu yönetebilmesi için.&lt;br /&gt;C (DA) - Bulunduğumuz yerin civarında barlar, kafeler ve Gucci mağazaları komşumuz olsaydı orada kalmaya devam etmek istemezdik.&lt;br /&gt;S - 2000 yılında Brüksel’de büyük kültürlerarası bir geçit töreni hazırladım. Bu aynı zamanda kent sakinleri, kentin kullanıcıları arasında kentin uzun vadeli bir vizyonunu oluşturmak ve farklı topluluklarla (100’den fazla milletten gelen) birlikte yaşamanın yolunu göstermek için bir ortaklık modeli. Farklı insanların farklı türdeki yaratıcılıkları, kentin ortak kültürel bir görünümünü yaratmak için karıştırılabilir. Sanatçıyla çalışmak önemli, çünkü sanatçılar insanlarla yeni bir hayal yaratma ve ortak bir bakış oluşturma becerisine sahip. Bir görüşü empoze etmek istediğiniz politik/sosyal bir konumda değilsiniz. Biz de kentin yoksun alanlarından işe başladık. Yaratıcılığın pozitif gücü inanılmaz. Tabii kentin pazarlamasının bir parçası haline de geliyorsunuz, bu bir cazibe. Biz Belfast, Bologna, Den Haag, Barcelona’dan geliyoruz ve 2008 kültürlerarası diyalog yılı için planlarımız var. Eylül’de Dünya Avrupa Gösteri Alayı için bir toplantı düzenlenecek -Kültürü Avrupa’da anlamlı hale getirmek- Bu, kültürü Avrupalı hale getirmek ve Avrupa Kültürü ile ilgili.&lt;br /&gt;S (Yorum) - Mutenalaştırma ile ilgili olarak.-Sorumluluk sadece sanata ve kültüre yatırım yapmak değil, aynı zamanda yerel ve merkezi otoritenin de bunu öngörme sorumluluğu var. Bu yerlerin süslü hale gelmesi kaçınılmaz. Siz bu durumda başka bir yere taşınacağınızı söylediniz, belki de bunun dinamiği budur ama alınabilecek bazı önlemler var. Bu, tüm bu dinamiklere karışma gücüne sahip kişilerin işbirliğinden gelmeli.&lt;br /&gt;A (LC) - RADAR projesiyle Kültür Merkezi’ni açtığımızda insanlar ve toplum için açık kalacağını garanti altına aldık. Sanatçılar yerle ilgili ne yapacaklarına karar veriyorlar, belki mimarlarla işbirliği içinde yeniden tasarlıyorlar, orayı onlar yönetiyor. Daha fazla sayıda sanatçının gelmesini isterim çünkü değişiklikler gerçekleştirebilmek için sürekli bir mevcudiyet gerekir. Lastik etkisiyle (çekip bırakınca eski haline dönmesi) mücadele etmek istiyoruz. Varoşlarda ikincil bir alan. İnsanlara bir şeyin parçası olma şansını tanıdığınızda, avangard veya deneysel de olsa nefret bile etseler deneyimlemesine imkan verdiğinizde, bu onları genellikle pozitif biçimde uyarıyor.&lt;br /&gt;S - Sanatçıların sosyal işçiler olmasını bekliyoruz, onların kentleri yenilemelerini bekliyoruz. Eğer inisiyatif sanatçıdan geliyorsa, güzel. Şunu biliyorum ki, sanatınız için maddi destek arıyorsanız “sanat için sanat” kapsamına giren başvurular İngiltere’de artık finanse edilmiyor. Sanatçıları sadece kent yenilenmesi üzerine yazdıkları kitap sayısıyla, siyaseten doğru kaç tespit yaptıklarına, kimlerle çalıştıklarına bakarak ölçemeyiz. Bu sanatçının işini değerlendirmede kullandığımız tek ölçüt. Bu sanatçıların çoğu o yönde çalıştıkları için maddi destek alıyor. Bu kaygılandırıcı bir eğilim. Bu tek yol değil. Sanatçıların dünyayı değiştirmesini bekleyemeyiz.&lt;br /&gt;S - Kentlerimizi geliştirirken bu ortaklıklar yaratıcı ağlarda nasıl seçiliyor? Bunlar ciddi sesleri ve pratikleri de dışarıda bırakma eğiliminde. Her şeyi kontrol etmeye yönelik şiddetli bir istek var. Kentler için beslediğiniz sevgi ve hevesi paylaşıyorum ama kentin yenilikleri ve yaratıcılığının gerisinde bazı şeyler her şeyin izleniyor, inceleniyor veya aydınlatılıyor olmaması gerçeğinden de kaynaklanıyor. Yenilik ve yaratıcılığın sadece kontrollü ve düzenli olandan çıkabileceğini mi düşünüyorsunuz? Bazı kentler de karmakarışık ve karanlık kalabilir.&lt;br /&gt;S - Mutenalaştırma ve gelişme konusu. Bence bu bir çelişki değil, bir spektrum. Bu toplulukların içinde çalışabilir ve onların sesi olarak politik işler geliştirebilir ve dilerseniz kendi sesinizi de katabilirsiniz. Aynı zamanda spektrumun diğer ucunda bir kentte de çalışabilir ve kaynağa ihtiyaç duyabilirsiniz. Kentte çalışmaktan ne fayda sağlarsınız, kent canlı bir şeydir. İşinizi tiyatro salonlarından sokaklara çıkarırsanız, işinizle kentinizin bir parçası haline gelirsiniz. Gerçek hayatlarda gerçek zamanlı işler yapmak nedir ve doğrudan yaşamla bağlantı kuran bir macera ve bir iş yaratmak ne kadar heyecanlıdır? -Hem performans ortamı, hem etkileşimli ortam olarak- Bence bu sanatçı için muazzam bir fırsat. Hem sanatçının hem de kurumların bakış açısının “kentin ne olduğu ve istediğimiz hayatın ne olduğu hakkında faal bir diyalog kuralım” diyecek yerde birleşmesi fırsatını kaçırdığımız için üzgünüm.-bu en inanılmaz fırsat.&lt;br /&gt;C (SH) -O spektrum, o karışım kenti heyecan verici kılan. Çeşitliliğin farkına varın ve bunu kutlayın. Sanatçıların sadece sosyal amaçlar için çalışmalarının beklendiği kaygısı üzerine: bu ayarlanmalı. Düşünerek güzel bir biçimde anın işini çıkaran, hizmet ettiği toplulukla herhangi bir temasa girmeyen sanatçılara bu yaklaşımla bakmak kesinlikle çok yanlış. Bence bu sanatçılarla ilişki kurmamak ve onlardan toplumla ilişki kurmalarını talep etmek yanlış çünkü bu onların süreci değil. Ben sadece kolaylaştırıcı/mümkün kılan kişiyim. Karar vermeyi ve keşfi onlara bırakıyorum.&lt;br /&gt;C (MB) -Mümkün kılmak için ağlar kurmaya çalışıyoruz, kontrol etmek için değil. Bir ağın içinde çelişkiler, gerilim, karmaşa, çeşitlilik de vardır, hepsi ağın parçasıdır. Biz, sanatçının açık bir sürecin parçası olmasını istiyoruz.&lt;br /&gt;C (LC) -Farklı şeyler bir arada da yaşayabilir. Diğer taraftan baktığınızda, bizim projemizde birçok sanatçı, sanat galerisi gibi korunmalı ortamlarda eserlerini sergilemek istedikleri için teklifimizi geri çevirdi. Bir projede ise sanatçılardan bir paraşüt kullanmalarını istemiştik, bazıları bunun çok riskli olduğunu düşündükleri için kabul etmedi.&lt;br /&gt;S (RD) - Kentte gösteri yapmak. En azından Batı Avrupa’da birçok sanatçı fakirleşiyor ve kendilerine yaşamak için ne yapacaklarını soruyorlar. Gösteri sanatçıları ve görsel sanatçılardan yaptıkları için para alan çok az kişi var. Para kazanmak için sokaklarda gösteri yapmayı mı seçmeliyiz? Dilenci sanatçılar? Yaşamak için yeterli paramız yoksa sokağın o yanına adım atmalı ve sanatçı olarak yeteneğimizi kentte gösteri yapmak için mi kullanmalıyız? Kent istediğin her şeyi yapabileceğin bir yer midir?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-4283577284861861514?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/4283577284861861514/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=4283577284861861514' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/4283577284861861514'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/4283577284861861514'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/altay-kent-ve-yaratclk.html' title='Çalıştay - Kent Ve Yaratıcılık'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-2867509882157593335</id><published>2007-11-05T07:19:00.001-08:00</published><updated>2007-11-08T05:49:16.468-08:00</updated><title type='text'>Buluştay - İstanbul Yanıt Veriyor</title><content type='html'>BULUŞTAY - İSTANBUL YANIT VERİYOR (DRAGAN KLAIC’İN “İSTANBUL’UN KÜLTÜREL OLUŞUMU / KÜMELENMESİ” BAŞLIKLI RAPORUNA)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 10:00-12:00&lt;br /&gt;Yer: İTÜ-2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Lena Laconte, (De Brakke Grond, Hollanda)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Dragan Klaic’in katılımıyla.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu buluştay, İstanbul’da düzenlenen uluslararası bir toplantıda İstanbul’un kültürel oluşumlarını odağına almış olması ve ele aldığı konu üzerinde bir tartışma başlatan içeriği ve bağlamı nedeniyle oldukça büyük ilgi çekti ve bunun sonucunda da yoğun bir katılım yaşandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lena Laconte, oturum, Dragan Klaic’in bulgularının “Istanbul’un Kültürel Oluşumu/Kümelenmesi” adlı bir raporda toplandığı projenin amaçlarını yeniden hatırlatarak açtı. Bunların arasında; İstanbul’un kültür dünyasındaki kilit oyuncularla tanışmak, sanatçılar ve sanat kurumları ve ülkeler arasındaki uluslararası işbirliğini teşvik etmek; işbirliği olanaklarını keşfetmek; uluslararası işbirliğinin sağlayabileceği karşılıklı faydayı tartışmak gibi noktalar yer alıyor. Laconte, katılımcıların yanıtlarının İstanbul konuştukça daha fazla ayrıntıyı ortaya sereceğini sözlerine ekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra Dragan Klaic raporunun kısa bir özetini sundu. Kültür politikası alanında dört haftalık bir seminerler dizisi vasıtasıyla, kendisine İstanbul’un kültürel dünyasını keşfetmede yardım ve rehberlik eden, kendisinin projesinin izcileri olarak tanımladığı insanları bulabilmiş. Klaic, bu raporun Avrupa’nın gözlerini İstanbul’daki sanat dünyasına açmasını sağladığını belirtti. İstanbul ve Türkiye’nin kültür sektöründeki başlıca oyuncularının, -yani hükümet, uluslararası organizasyonlar ve özel sektörün-, rollerini tarif ederek bu raporun; İstanbul’un kültür sektörünün yapısının ve İstanbul’daki sanatçıların içinde çalıştığı çevrenin bir değerlendirmesinin yapılmasına yardımcı olduğunu söyledi. Hükümetin desteği ve ilgi odağı çoğunlukla halk sanatları ya da geleneksel sanat biçimleri üzerine olduğundan, İstanbul’daki kültür sektörünün büyük oranda özel fonlara bağımlı olduğuna raporda işaret edildi.&lt;br /&gt;Klaic sözlerinin sonunda, birbiriyle rekabet eden çok sayıda küçük girişimin özellikle görünürlük konusunda benzer sorunlar yaşadığını belirtti. “Birlikte çalışmak için platformlar oluşturmak, salt rekabetten daha etkili olacaktır. Daha küçük ölçekli, yenilikçi kültürel bir yaşam için hükümetten gerçek bir destek gelmesi pek olası görünmemekle birlikte, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile daha iyi iletişim kurulmalı ve belediyeler gibi yerel yönetim birimleri gözardı edilmemelidir. Kültürel altyapı böylesine devasa bir kent için çok küçük. Çoğu hükümet kurumları 1920 ve 1930’lardan kalma. Kültürel gelişimin sistematik biçimde izlenmesine yönelik çalışmalar ile düzenli derinlikli çözümleme çalışmalarının eksikliği duyuluyor. Örneğin, bir belediye müzesi veya kültürel hafıza yaratmaya yönelik bir dokümantasyon merkezi yok.”&lt;br /&gt;Ama yine de İstanbul’un raporda da altı çizilen bazı avantajları var. İstanbul’un azımsanamayacak sayıda zengin hemşehrisinin olduğunu ve sanata para vermeye ve sponsorluk yapmaya ilgi duyan büyük şirketlere ev sahipliği yaptığını belirtgen Dragan Klaic, bu potansiyel kaynaklardan daha etkin faydalanılabileceği izlenimine sahip. “Özel sektörün sanata yatırımları artıyor ve AB üyelik süreci ile beraber daha da hızlanması bekleniyor. Yurtdışında eğitim görmüş bir çok genç kültür operatörü çalışmak için şehre geri geliyor.“ Rapor, 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinliğini, İstanbul’un kültür dünyası ile işbirliği yapmak ve hükümet kurumlarıyla diyaloğu güçlendirmek yolunda teşvik edici bir fırsat olarak değerlendiriyor. “Bu aynı zamanda gayri menkul dünyası ve turizm endüstrisinin etkinliğe hakim olmasını engelleyecektir.”&lt;br /&gt;Hemen ardından söz, aralarında İstanbul’dan sanatçı ve kültür operatörlerinin de bulunduğu oturum katılımcılarına verildi. Birçok konuşmacı düşüncelerini dillendirdi. Bunların bir kısmı raporun lehindeydi, bazıları lehine de olsa bazı eleştiriler içeriyordu, bazıları ise şiddetli eleştirilerdi.&lt;br /&gt;Raporu öven değerlendirmelerin çoğu, bunun İstanbul için bir ilk adım ya da türünün ilk örneği olmasının altını çizdiler. Daha eleştirel yaklaşımların etrafında geliştiği konular ise; daha çok böylesine kocaman bir kent için araştırmaya ayrılan zamanın sınırlılığı, raporun oturduğu bağlam ve konumlandırılması, rapordaki yanlış anlamalar, yanlış yönlendirmeler ve bakış açısı üzerinde yoğunlaştı. Daha açmak gerekirse, Avrupalıların Türkiye’ye karşı halihazırda mevcut önyargıları ve bağlamı dikkate almadan her kültürel yapı için kullanılan Avrupa merkezli yaklaşımları ve analitik araçları, rapora yönelik eleştirilerin yoğunlaştığı ve kimi zaman tartışmayı kızıştıran noktalardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vecdi Sayar (Festival ve kültür etkinlikleri organizatörü, Kültür-sanat yönetimi hocası, bir  kültür STK’sının kurucusu ve yöneticisi, Cumhuriyet gazetesi yazarı).&lt;br /&gt;Vecdi Sayar rapora şiddetli eleştiriler yöneltti. Sayar’a göre Dragan Klaic’in raporu, ilk bakıştaki sığ gözlemlere, yanlış yönlendirmelere, yanlış anlamalara dayanıyor ve hepsinin ötesinde bütünsel resmin perspektifinden yoksun. Temasta bulunduğu sınırlı sayıdaki fikir önderleri, sivil örgütler, eğitim kurumları ve sanat yayınları hakkında hiçbir bilgi içermiyor. Sayar aynı zamanda kültür bütçesinin toplam bütçeye oranını %0.3 olarak düzeltti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asu Aksoy: (Santral İstanbul Proje Koordinatörü, Bilgi Üniversitesi)&lt;br /&gt;Asu Aksoy raporu; önemli ve kapsamlı bir çalışma olarak değerlendirdi ve daha önce Türkiye’den kimsenin böyle bir çalışma yapmadığını belirterek türünün ilk örneği olarak tanımladı. Sözlerine şöyle devam etti:&lt;br /&gt;“2010’a yaklaştıkça kültür politikası, Tükriye için giderek daha da önem kazanıyor ve bizim, kültürün anlamını, kullanım biçimlerini ve ona olan gereksinimimizi tartışmamız gerekiyor. 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) projesi, göçmeniyle, gecekondu kültürüyle, çalışanlarıyla, etnik azınlıklarıyla, hepsi de İstanbul’un karmaşık kültürel yapısının bir parçası olan çok çeşitli toplulukları biraraya getirecek. Ticari kültür, buzdağının sadece görünen ucu.“ O nedenle Aksoy, AKB projesinin ticari dünya tarafından zaptedilmesi konusunda gereğinden fazla endişe duymaya gerek olmadığına inanıyor.&lt;br /&gt;Asu Aksoy raporu, İstanbul’daki “öteki” çeşitliliklere göndermelerinin olmayışı nedeniyle eksik buluyor. “İstanbul’da, farklı göçmen topluluklara mensup bir çok sanatçı, özellikle de müzisyen var.” Bu konunun altını aynı zamanda birçok yananlamlar da barındıran şu soruyla çizdi: ”Sazı sırtındaki adam nereye gidiyor?”. Aksoy bu sanatçıların ulusal sanat hayatının yaşamsal bir parçası olmalarına karşın, Türk kültürünün sözde yüksek profilli kısmının pek içinde olmadıkları için, Avrupalılara daha az görünür durumda olduklarını ve kendilerini çok iyi ifade eden kültürel gruplar tarafından da kapsanmadıklarını sözlerine ekledi. ”Şehirde muazzam bir enerji var ama sorun şu; bu enerjiyi nasıl harekete geçirmeliyiz ve geçirebiliriz ve ondan düzenli bir yapı içinde nasıl etkin olarak yararlanabiliriz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esra Aysun (DOT Uluslararası İlişkiler Koordinatörü, Yeditepe Üniversitesi Sanat Yönetimi Bölümü’nde Okutman)&lt;br /&gt;Kendisi yurtdışında okuduktan sonra şehre geri dönenlerden ve Dragan Klaic’in 2005 sonbaharındaki İstanbul ziyareti boyunca sürdürdüğü seminerlerin katılımcılarından biri. Ona göre, kendisi gibi insanlar tutarlı bir sistemden yoksun olan bir sektörde bağımsız kültür operatörleri olarak iş görmeye çalışıyorlar. “İstanbul’daki kültür sektörü hakkında tartışılacak çok sorun var. Örneğin sistem, yeni sanat yönetimi mezunlarının varolan kültür kurumlarınca istihdam edilmesine olanak vermiyor.” Aysun, kendisinin de caddede sırtında sazla gezen adamların nereye gittikleri hakkında tam bir fikri olmadığını kabul etti. “Kültür hayatının tamamı çeşitlilik barındırıyor ve zengin, ama bu rapor gibi bir çalışma için bir başlangıç noktası olması gerekir”. Tartışmanın ileriki bir aşamasında Aysun, Vecdi Sayar gibi insanların oluşturduğu daha yaşlı kuşak bir tarafta, kendisi ve arkadaşları diğer tarafta olmak üzere, Türkiye’de kuşaklar arasında bir kopukluk olduğunu sözlerine ekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meyda Yeğenoğlu (Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Profesörü, Ankara)&lt;br /&gt;Türkiye’nin önde gelen oryantalizm uzmanlarından biri olan Meyda Yeğenoğlu, Dragan Klaic’i sadece bir ay gibi kısa bir süre için gözleme şansı bulduğu İstanbul gibi çok büyük bir metropol hakkında böyle bir rapor yazma cüretinden dolayı eleştirdi. Raporun geçerliliğini ve uygunluğunu sorguladı. Yeğenoğlu’na göre birçok nokta noksan ve raporun temel sorunu, “onaylanmış cehalet” olarak ifade edilebilir. Ayrıca kültürü, kültür öncüleri ve kurumları tarafından yaratılan birşey olarak gören ve raporda örtük olarak bulunan korporatist kültür tanımından son derece rahatsız olduğunu belirtti. “Rapor sadece seçkin kültür üzerinde odaklanıyor”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bedri Baykam, (Ressam ve Cumhuriyet gazetesi yazarı)&lt;br /&gt;Bedri Baykam, raporda birçok yanlışın yanında epey bir doğrunun da olduğunu vurguladı. Dragan Klaic’in batılı entellektüellerin Türkiye’ye, Türk tarihi ve demokrasisine karşı yanlış yetiştirilmeleri sonucu oluşan bir bakış açısının savunucusu olduğunu iddia etti. “Bu nedenle Klaic’in raporu da oryantalist bakış açılarına dayanan böyle bir yanlış anlamanın sonucudur.” Baykam tartışmayı daha politik bir perspektife taşıdı. Ancak Klaic’in raporu da, Bedri Baykam’ın eleştirdiği birçok politik yaklaşımı örtük olarak içerdiğinden, bu perspektif yine de konuyla ilgiliydi. Baykam, Türkiye’deki bazı güç odaklarına karşı daha dikkatli ve sakıngan yaklaşılmasını önerdi. Öyle ki tam demokrasi ve çoğulculuğa yönelik çabaların örtüsü altında, ulusal politik alanda tam tersine demokrasi ve çoğulculuk karşıtı eğilimleri güçlendirmeye çalışan gizli bir gündemin yürütülmekte olduğunu savundu. Dragan Klaic, fanatik laik milliyetçilik manzaralarından sıkıntı duymuşken, Baykam asıl kaygılanılacak şeyin varolan hükümetin örtük desteği altında İslamcıların aşamalı olarak resmi ve gündelik hayatı teslim alması olduğunu belirtti. Baykam Klaic’in Kültür Bakanlığı’nın sınırlı rolü üzerine gözlemlerine katıldığını ancak bu sınırlı rolün içinde bile, sergilerden sözüm ona aykırı minyatürleri kaldırtarak, bazı yasaları Avrupa beğenisine uyarlamanın, İran’a giden yolda sadece bir göz boyamadan ibaret olduğunu kanıtladıklarını belirtti. Dragan Klaic’in bu türden daha gerçekçi bulgulara ulaşabilmesi için daha fazla zaman geçirmesi gerektiğini vurgulayarak sözlerine son verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trevor Davies (........ )&lt;br /&gt;Tartışmada raporun bir bağlama oturtulması konusunda eksiklik olduğunu söyledi. “Bu tür raporlar herkes için tam bir genel bakış sağlamak yerine, genelde belirli bir hedef kitleye yöneliktirler. Dragan’ın keskin ve bazen alaycı olan yazma tarzı kırıcı olabilir. Ama yine de bu Dragan Klaic’in kullanışlı ve yararlı bazı konuları tanımlama çabalarını görmeyi engellememelidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serhan Ada (Santral İstanbul Proje Koordinatörü ve Sahne Sanatları Yönetimi Bölüm Başkanı, Bilgi Üniversitesi)&lt;br /&gt;Serhan Ada çoğu konuşmacının savunmaya çalışan ve söylev verir bir tavırla konuştuğunu söyledi. Ona göre: “Bu rapor İstanbul’daki kültürel oluşumların bir tarifini vermeye yönelik ilk ciddi girişim olarak kabul edilmeli. İstanbul’un kültür operatörleri kendi aralarında bölünmüştür. Öncelikle herşeyin mayalanması gerekecek. İstanbul’da kentsel canlandırma etkinlikleri sürüp gitmektedir.” Mimari üstüne bir anektot aracılığıyla, örtük olarak, sadece Dragan Klaic’in raporunu eleştirmek yerine ciddi alternatif öneriler geliştirmek ve üzerinde çalışmak gerektiğini belirtterek sözlerini bitirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beral Madra (Küratör, sanat eleştirmeni, AICA Türkiye Başkanı, İstanbul Bienali’nin ilk küratörü)&lt;br /&gt;Beral Madra, ilk olarak “Benim adım neden raporda yok?” gibi net bir soru sorarak raporu, kendi ifadesiyle “bencil bir bakış açısıyla” eleştirdi. Sözlerine, kendi yönettiği bir projenin raporda olmadığını, ve Dragan Klaic’in bulgularında yer vermek açısından ilginç bulabileceği üç büyük sergi gerçekleştirdiğini belirterek devam etti. Sonunda da raporun dilinden rahatsız olduğunu çünkü raporun hüküm verir tarzda kaleme alınmış olduğunu söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asa Richardsdottir (Reykjavik, İzlanda)&lt;br /&gt;Asa Richardsdottir’e göre, yabancısı olduğu bir kent hakkında böyle bir rapor yazan herkes büyük olasılıkla benzer tepkiler ve eleştirilerle karşılaşır. Ancak böyle raporların daha sık yazılması gerekir, çünkü dışardan birinin bakışı önemlidir ve birçok açıdan yararlıdır. Richardsdottir sanat eğitiminin seviyesi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isteyeceğini, raporda bu konunun eksik olduğunu belirtti. Sanat eğitiminin düzeyinin toplum için önemli olduğunu ve bu bilginin ülkenin durumunu ve gelişme olanaklarını yansıtacağını sözlerine ekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raj Isar (Paris Amerikan Üniversitesi’nde Kültür Politası Jean Monet Profesörü ve EFAH’ın başkanı)&lt;br /&gt;Benzer bir raporun Hindistan’da da benzer bir tepkiyle karşılanacağını belirterek sözlerine başladı. ”Tepkinin türü çok önemli ve tepki son derece gerekli.”  Dragan Klaic’in aşırı duyarlı (idiosyncratic) olduğunu söyledi ve bu raporun, Batı’da ne kadar dar bir sanat anlayışı olduğunu bir kez daha gösterdiğini ekledi.&lt;br /&gt;“Batı’da kullandığımız analitik yöntemler, her kültür için geçerli değildir. Farklı kültürler için farklı ve özgün analitik yöntemler bulmalı ve geliştirmeliyiz.” sözleriyle konuşmasını bitirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahir Namur (Avrupa Kültür Derneği Başkanı)&lt;br /&gt;Böyle bir rapor görevlendirmesinin neden İstanbul için ve neden bu zamanda yapıldığını sorgulamamız gerektiğini belirtti. Bu raporun bir akademisyenin kendini küresel ölçekte pazarlama arzusunun bir sonucu olduğunu vurgulayarak sözlerini sürdürdü. Bu noktada oturumun yöneticisi Lena Laconte kendisinden sözlerine açıklık getirmesini rica etti. O da söylediklerini, “bu oturum Avrupalı bir akademisyeni bir Türkiye uzmanı olarak pazarlama çalışmalarının bir parçasıdır” diyerek açtı. Dragan Klaic’in bu Forum’un ilgi odağı haline geldiğini söyledi. Namur, Avrupa Kültür Derneği’nin IETM toplantısı sırasında bu oturumu düzenlemeye tam anlamıyla zorlandığını sözlerine ekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Steve Austen (Amsterdam’daki Felix Meritis ve Shaffy’nin eski yöneticisi ve Hollanda Tiyatro Enstitüsü’nün eski başkanı)&lt;br /&gt;Öncelikle bu odada bir çok öğretmen olduğunu söylediken sonra, onlardan çok şey öğrendiğini belirterek ironik bir biçimde hepsine teşekkür etti. Austen, Türkiye’de kültürün bir bakıma kendi ülkesinde yitirilmiş olan toplumdaki çeşitli seviyelere karşı düştüğünü belirtti. “Nitekim, her kültürel organizasyonun amacı, sosyal gelişimi teşvik etmek olmalıdır.” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra oturumun yöneticisi, işbirliği konularına geçmeyi önerdi: “Ne tür ortak yapım sorunları var? Uluslarararası işbirliği nedir? Neler kültür ürünü olarak ambalajlanır, neler ambalajlanmaz? Kültür ürünleri uluslararası alanda nasıl anlatılmalı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asu Aksoy kültürün hem dikey hem de yatay tabakalaşması hakkında çalışılması gerektiğini vurguladı. “Orta ve üst sınıf katmanları dünya çapında medya erişimine sahipken ve küreselleşme o seviyede söz konusuyken, ötekiler, özellikle yerel kültür ürünleri görmezden geliniyor.” Ona göre Batı, sadece yüksek kültürle ilgileniyor ve bu durumda diğer yerel kültür ürünleriyle ne yapılacağını soruyor? Ulusal ya da uluslararası düzeyde iletişim kurabilmek için birden fazla kültür biçimini ambalajlamak hayati önem taşır. Böylece sınırlamalar kaldırılırken hayatta kalabilmek için kültür, daha güçlü kılınabilir. Aksoy’a göre, büyüklüğüne rağmen uluslararası ortakları ağırlayacak yeterli mekandan yoksun olan İstanbul, şimdiye kadar varolan bu pratik sorunun üstesinden Internet sayesinde gelebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esra Aysun, Asu Aksoy’a katılmadı ve Hollanda’da bir kültür kurumunda Türk yerel sanatını, etnik sanatı veya azınlık sanatını görme fırsatımızın İstanbul’da görme fırsatımızdan daha fazla olduğuna inandığını söyledi. “Öncelikle neden İstanbul’da yerel sanatı tüketemediğimizi sorgulamalıyız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nan van Houte (Amsterdam Nes Tiyatroları’nın yöneticisi ve IETM’in yeni seçilmiş başkanı)&lt;br /&gt;Houte uluslararası kurumların sadece halk kültürüne değil ama çoğunlukla çağdaş kültüre ilgi duyduğunu ve her türlü insana ulaşma girişiminde sanatı daha çok işin içine katma arzusunda olduklarını söyledi. Katılımcıları, Nes Tiyatroları’nda, ilkesel olarak çoğunlukla folklore ya da geleneksel sanat biçimlerine eğilimli olan göçmen topluluklarından insanları, çağdaş sanata ilgili hale getirmeye çalıştıkları bir çalışma hakkında bilgilendirdi.&lt;br /&gt;Yüksek sanatı, çağdaş biçimlerle birleştirdiklerini sözlerine ekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neil van der Linden: (Orta Doğu ve Hollanda arasındaki kültürel değişim projelerinin organizatörü)&lt;br /&gt;Nan van Houte’nin yaklaşımının bazı riskler taşıdığını belirtti. “Birçok “düşük” folklorik kültürel ifadenin özerk değerinin yanlış algılanması ve daha da kötüsü değerli geleneksel popüler kültürel mirasın kaybına neden olması, bu riskler arasında yer alıyor. Küreselleşme ve sınıf atlama, halihazırda hiç bir desteğe gerek görmeden zaten yeterince mirası yoketti.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meyda Yeğenoğlu raporun neden yazıldığını ve diğer kentler için benzer girişimlerde bulunulup bulunulmadığını sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dragan Klaic, Lab for Culture’ın (Kültür Laboratuarı) muhtemelen Avrupa’daki diğer kentler için benzer raporlar için görev vereceğini ve Trevor Davis’in de yakın geçmişte Amsterdam üzerine bir rapor hazırlamış olduğunu söyleyerek bu soruyu yanıtladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Steve Austen, onları da dinleyerek ve belki de ifade biçiminizi değiştirmek zorunda olduğunuzun farkına vararak ortak iş yaptığınız insanları anlamanın ne kadar önemli olduğunu vurguladı. Tekrar rapor konusuna dönerek, raporun hedef kitlesinin açıkça anlaşılmıyor olabileceğini ileri sürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dragan Klaic raporun hali hazırda İnternet’te bulunduğundan bahsetti. Kendisinin bir ilk adım attığını ve başkalarının buradan devam etmesi gerektiğini düşündüğünü söyledi. Tüm eleştirilere teşekkür etti, ancak daha önce hiçbir tepki almamış olmasının kendisini şaşırttığını ekledi: “Bu kadar bekleyeceğinize bana yorumlarınızı daha önceden e-posta ile bildirebilirdiniz.” Bu raporun ilgi alanının sadece çağdaş kültür olduğunu belirtti. ”Çok sınırlı bir zaman aralığında yazıldı ve büyük ölçekli bir araştırmaya değil kısıtlı görüşmelere ve kişisel gözlemlere dayanıyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bedri Baykam “Biz Türk entellektüellerinin size e-posta ile yorum yollamak için vaktimiz yok” şeklinde Klaic’e yanıt verdi ve organizatörlerinin sponsorluğunu iş dünyasından bir kurumun, bu durumda Garanti Bankası’nın, yaptığı bir raporun kendisini geçersiz kıldığını sözlerine ekledi. Eğer Fransa’ya gitseydi kendisine böyle bir rapor yazdırılmayacağını söyleyerek, bazı güç odaklarının kendisine bir Avrupa kenti üzerine benzer bir rapor yazmak için izin vermeyeceğini üstü kapalı bir biçimde söylemeye çalıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rose Fenton (LIFT’in kurucusu ve eski eş başkanı)&lt;br /&gt;LIFT’in İngiltere’de yaptıklarını anlattı, araştırmacıları, “birşey peşinde koşanları”, sanatçıları İngiltere’ye gelip çalışmaları ve bir sanatçı parlementosu oluşturmaları için davet ettiklerini söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esra Aysun, Dragan’ın izcilerinden biri olduğunu ve raporun sektörü kendilerinin gözlerinden gördüğüne inandığını ifade etti ve raporda bazı kültürel aktörlerin eksik olmasının nedeni olarak da Türkiye’deki kültürel operatörler arasındaki kuşaklararası kopukluk sorununu gündeme getirdi. Daha yaşlı kuşağı genç kuşakla etkili diyalog kurma konusunda başarısız olmakla suçladı. Avrupa’daki bir kurumla iletişim kurup, destek alabildiğini ancak onlardan alamadığını ve onların şu anda bu toplantının, Avrupa ile temas halinde olan birçok genç sanatçının ve kültür operatörünün çabaları sonucu İstanbul’da gerçekleştiğinin bile farkında olmadıklarını iddia etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşaklararası kopukluk sorunu Bedri Baykam ve Vecdi Sayar tarafından reddedildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aysun sözlerine şöyle devam etti: “Ben de raporun birçok zayıf yönü ve bilgi eksiği olduğunun farkındayım ancak yine de kabul etmeliyiz ki böyle bir rapor sadece bir Avrupalı öğretim üyesi tarafından yapıldı. Onu suçlayacağımıza böyle bir raporun neden daha önce bir Türk tarafından yazılmadığı noktasında kendimizi eleştirmeliyiz. Ben artık en azından kendi derslerimde, Türk kültür sektörünün durumuna ilişkin, üzerine konuşulacak bir doküman olarak bu rapordan faydalanabilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vecdi Sayar, Esra’nın neden Dragan’a ve Avrupa’ya kendisini daha yakın hissettiğini ve raporu bu kadar savunur hale geldiğini kestiremediğini belirtti. Daha sonra, benzer briçok raporun önceden de yazılmış olduğunu ifade etti ve kendisi tarafından yazılmış bir UNDP (BMGP) raporunu örnek olarak verdi. Sayar, kendisinin Bağımsız Sanat Konseyi gibi İstanbul’da birçok sanatçı forumu bulunduğunu söyledi ve sözlerini sürdürdü: “Şimdi önemli olan, demokratik bir süreçle birleşmektir. Ve somut sorunların üstesinden nasıl geleceğimizdir. Örneğin bağımsız sanatçılar bir etkinlik düzenlediklerinde, mekanı hükümetten normal ticari fiyatları üzerinden kiralamak zorundalar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meyda Yeğenoğlu, Esra Aysun’un Dragan’ın bir izcisi olduğuna dair sözlerine yanıt olarak, antropoloji biliminin gerektirdiği üzere, izcinin araştırmacıya doğru ve kapsamlı bilgi sağlama sorumluluğu taşıdığını belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esra Aysun, buna tepki göstererek kendisi ve diğer bilgi sağlayıcıların rapordan sorumlu olmadığını söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zeynep Morali (Avrupa Kültür Derneği)&lt;br /&gt;Zeynep Morali Fransa’da doğmuş ve yetişmiş yarı Fransız yarı Türk biri olarak hemen hemen üç yıldır Türkiye’de çalıştığını söyledi. Sözedilen bağımsız festivallere ilişkin bilgi istedi. ”Birçok insan kendini koruyor ya da kendini fazlasıyla yalıtıyor.” Vecdi Sayar’ın bahsettiği etkinlikleri daha önce hiç duymadığını söyledi ve Esra Aysun’un dile getirmiş olduğu kuşaklararası kopukluk yargısına katıldığını belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gül Gürses (Theater Des Augenblicks’in sanat yönetmeni, Viyana)&lt;br /&gt;Gül Gürses kısaca kuşaklararası kopukluktan ve seçkinci yaklaşımlardan bahsetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esra Aysun şu anda hem yerel hem uluslararası ölçekte çalışmaya çabalayan bağımsız bir kültür operatörleri kuşağı olduğunu söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ata Ünal (“IETM İstanbul Kültür Forumu’nda” Proje Yöneticisi, sahne sanatları üzerine okutman ve bağımsız araştırmacı)&lt;br /&gt;Ata Ünal, ortaya koymak ve altını çizmek istediği bazı konular olduğunu ifade etti. Raporun bir bağlama oturtulması açısından iki yönlü bir eksiğinin olduğunu belirtti: Biri raporun yazarı Dragan Klaic’ten, diğeri de onu alımlayan insanlardan kaynaklanıyor. “İkinci bir nokta olarak, seçkinciliğin sadece geçmişe ait bir özellik olmadığını ekledi. “Bedri Baykam ve Vecdi Sayar seçkinlerdi, ancak şu anda Türkiye’de her türden kültür operatörü olduğunu iddia eden insanlar da seçkin. O halde, bir çok şekilde bizler seçkinleriz. Daha sonra Dragan Klaic’in 2005 sonbaharındaki İstanbul ziyareti sırasındaki seminerlerine katılanlar arasında olduğunu ekledi ve sözlerine devam etti: “Demek ki, Dragan Klaic’in gördükleri çoğunlukla bu seçkinlerin gözlerinden görülendir. Doğal olarak rapor bu bir şekilde kısıtlı bakış açısının dezavantajlarını barındırmaktadır. Öncelikle bu gerçeği kabul etmemiz gerekir. Seçkincilik İstanbul’da, yakın tarihin tüm kuşakları boyunca, kültür politikasının bir özelliği olagelmiştir. Bu seçkinciliği aşma yönündeki çabalarmış gibi görünen değişiklikler, gerçekte seçkin olanın, seçkin olma tabanının değiştiği gerçeğini vurgular. Ki bu aynı zamanda kültürel alanda da gücün el değiştirmekte olduğuna işaret eder. O halde, Türkiye’deki sanatçılar ve kültür operatörleri olarak kabul etmemiz gereken şey, Türkiye’de varolan dinamiklerin çok küçük bir kısmını temsil ettiğimizdir. Bizim, kendi kuşağımızdan ama başka bir sosyo-ekonomik düzey ya da sınıftan insanlarla bile gereken iletişimimiz yok. Kuşaklararası bir kopukluk olabilir ancak kuşakların kendi içinde de bir kopukluk var. Belki bu başka bir çalışmada üzerinde daha ayrıntılı durulması gereken bir konu. Sonuç olarak, saygıdeğer bir akademisyen olarak uluslararası itibar sahibi insanların kullandıkları dilde, yararlandıkları araçlar ve yöntemlerde daha dikkatli olmalarının önemi bir kez daha kanıtlanıyor. Raporu hazırlayan, Avrupa’da saygı duyulan, yazdıklarına birçok kişinin değer vereceği bir kişi olan Dragan Klaic olduğundan, ne yazdığı konusunda daha dikkatli olmalıdır, özellikle de raporun kavramsallaştırılması ve algılanması açısından. Bu arada yine de raporu bir ilk adım, saygıdeğer bir akademisyenin bu kente ilişkin görüşleri olarak kabul edelim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dragan Klaic oturumun son konuşması için söz aldı. Türk kültür hayatı üzerine eksiksiz bir genel bakış veriyormuş gibi yapmadığını, İstanbul’un kültür hayatının iddialı bir kısmı üzerine bir ay boyunca edindiği izlenimlerine dayanarak raporu yazdığını ve kültür hayatının bu kısmının sürdürülebilirliği ve altyapısı hakkında bazı önerilerde bulunmak istediğini belirtti.&lt;br /&gt;Örneğin İstanbul’un genel bir bakış sağlayan bir vasıtadan mahrum olduğunu ifade etti. İçinde kültürel olayların genel bir incelemesinin bulunduğu, İstanbul Time Out dergisi gibi, hem potansiyel seyircilerin hem de kültürel aktörlerin bizzat kendilerinin ne olup bittiğini öğrenebileceği basılı ya da Internet üzerinde bir yayın olmadığını belirtti.&lt;br /&gt;Klaic, yeni bir kentsel gelişmeye ilgi duyduğunu raporda vurgulamış olması gerektiğini şimdi farkettiğini söyledi. Bu yaklaşım elbette ki belirli önyargılarla birlikte varolacaktı ve Klaic bunların ortaya çıkartılmasından memnun olduğunu belirtti.&lt;br /&gt;Tevazu eksikliği suçlamasını kabul edebileceğini, ama alaycı olduğu iddiasını protesto ettiğini söyledi.&lt;br /&gt;Raporun daha çok, İstanbul ve Türkiye’ye ilişkin daha gelişmiş, ayrıntılı bir kültürel plan/proje için olanak sağlaması ışığı altında okunacağını umduğunu söyleyerek oturumu noktaladı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-2867509882157593335?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/2867509882157593335/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=2867509882157593335' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/2867509882157593335'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/2867509882157593335'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/bulutay-istanbul-yant-veriyor.html' title='Buluştay - İstanbul Yanıt Veriyor'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-1875221104460358836</id><published>2007-11-05T07:18:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T05:49:49.615-08:00</updated><title type='text'>Çalıştay - Uluslararası İşler Yoluyla Yerel Seyirci Geliştirme</title><content type='html'>ÇALIŞTAY - ULUSLARARASI İŞLER YOLUYLA YEREL SEYİRCİ GELİŞTİRME&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 10.00 - 12.00&lt;br /&gt;Yer: İTÜ-3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Fabrizio Grifazi (Roma Europa, İtalya)&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Natik Awayez (Inkonst Sanat Yönetmeni, Malmö, İsveç)&lt;br /&gt;Roger Christmann (Kunsten Festival des Arts Brüksel, Belçika)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fabrizio Grifazi&lt;br /&gt;Uluslararası programlamayı; yerel toplum üzerindeki etki, yerel sanatçı ve uluslararası sanatçı arasındaki ilişkiler, bu programla izleyicinin beklentisinin karşılanması, sanatçılarla farklı yapılarımız üzerinde çalışma yollarının düşünülmesi ve ülkelerarası ilişkilerle ilgili olarak tarihsel bir yansıma oluşturma bakımlarından birlikte analiz edecek ve tartışacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Natik Awayez&lt;br /&gt;Inkonst farklı türde bağımsız altkültürler için bir kültür evi. Yerelle uluslararası, Avrupa ile dünya arasındaki ilişki. Uluslararası işleri yeni bir şey gibi sunmaya yönelik bir eğilim var, biz açık fikirli Avrupalılar tarafından yürütülen bir süreç. Ötekine bakarak ondan etkilenmek, insanlar asında öteden beri merak, kıskançlık veya açgözlülük nedeniyle aşikar bir esin kaynağı olmuştur.&lt;br /&gt;Babil, tüm dünyadan insanların bilgi, kurtuluş veya daha iyi bir yaşamı aramak için gittiği tarihteki ilk metropolitandı. İbraniler oradan çıkarıldığında, beraberlerinde bizim de halen birçok açıdan izlerini taşıdığımız Mezopotamya mitolojisinin özünü de aldılar. Arap İmparatorluğunun en büyük kazanımlarından biri, tercüme hareketiydi. Parçası olunacak ve yayılacak bir Yunan kültür mirası olduğunu erken idrak ettiler. Müzikten bilime her şey tercüme edildi. Arap medeniyetleri, şimdi şarka merak saran Avrupa için esin kaynağı oldular. Benzeri bir süreç dünyadaki başka kültürlerden ve kültürler üzerinde sürüyor. Globalizasyona yeni bir fenomen gözüyle bakmak, Avrupa koloniyalizminin bu süreci sonlandırdığı düşünülürse, doğru bir yaklaşım. Avrupa küresel altyapıyı bloke etti. Kendilerini tüm ticaretten mesul kılarak ve kendi kültürlerini merkezi ilan ederek bunun dışındaki her şeyin sınırların dışında kalmasına neden oldular. Uluslararası işin katma değeri nedir, gerçekten yerel izleyicinin farkındalığını ve kültürlerarası kavrayışını artırır mı? Başka bir yol var mıdır? Tam şu dakikalarda Türk müzisyen Necati Çelik Malmö’de bir konser veriyor, Malmö dram tiyatrosu Shakespeare’in Macbeth oyununu sahneye koyuyor, Malmö operası Mozart’ın Figaro’nun Düğünü adlı eserini sahneliyor.&lt;br /&gt;Öğrenme, kimin şartları altında gerçekleşti? Beyaz adamın baskın Avrupalı kültürü göz ardı edilemez. Avrupa toplumu homojenden çokkültürlü kent toplumlarına geçiş yapmış olmasına rağmen, hala bu gerçekle yaşıyoruz. Bu değişim gerçekleşmişse de, hem ulusal hem de Avrupa seviyesindeki kültür politikaları bu gerçekleri görmezden geliyor. Avrupa ulusal kültür kaynaklarının %90’ı homojen toplumların kültür ifadelerine gidiyor. Artık yaşamayan bir topluma. Kentlerde doğmuş organizasyonlar ve kültür platformları için, uluslararası bir tavırla çalışmak doğal, bu hem planlama hem de üretimin içinde ifade ediliyor. Diğer belirleyici özellikler ise; izleyici ve sanatçı arasında daha yakın bir diyalog ve başka sanatsal melezlerin yaratılması. Bu organizasyonlar, onların işleri ve deneyimleri üzerine pek ışık tutulmuyor. Ulusal olanın uluslararasıyla karşılaşmasında sorulan soru bakımından temel bir farklılık yok. Soru; işe yaklaşırken hangi referanslara ve başlangıç noktalarına sahip olduğumuz. Sosyokültürel ve politik geçmişimiz nedeniyle, estetik değerlerimiz ve kalite hakkındaki fikirlerimiz de farklılaşıyor. Bu bağlamda, uluslararası işler, kendi estetik değerlerimizi diğerlerine kontrast olarak koymamızda önemli bir rol oynuyor.&lt;br /&gt;Son olarak, festivaller ve bienaller aracılığıyla uluslararası alışverişten bahsediyorsak inisiyatifi kimin aldığını, gündemi kimin belirlediğini ve hangi amaçlarla kimin dahil edilmediğini sorgulamalıyız. Kültürel güç ve etkisi sürekli sorgulanmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roger Christmann&lt;br /&gt;Kunsten Festival des Arts her yıl yaklaşık 35 proje sunuyor, Brüksel ve Avrupa’dan çok tanınmamış genç nesil sanatçıların işleri. Sıklıkla ortak yapımlarla çalışıyoruz. 90’ların başında, Avrupa’nın başkenti olmak isteyen ama çok az uluslararası işin sunulduğu Brüksel’de, bu festivalin yaratılmasındaki en büyük motivasyonlardan biri, uluslararası yönüydü. Başlarda festival, ağırlıklı olarak Avrupalı sanatçıları sunuyordu ama son 10 yılda sanat sahnesindeki gelişim sonucunda artık festivalde daha fazla uluslararası işler görülebiliyor. Gün geçtikçe daha fazla Avrupalı olmayan sanatçıyla çalışıyoruz. Yerel ve uluslararası konusu günümüzde daha önemli hale geldi. Bir panelde söylendiği gibi “pencereyi açıp içeri temiz havayı almak” bence de çok önemli.&lt;br /&gt;Yerel izleyici ve sanatçıların başka sanatsal bakış açıları ve proje yaklaşımlarıyla karşı karşıya gelmesi çok faydalı. Böylelikle izleyici, dünyanın başka bölgeleriyle ilgili, bir turist olarak kişisel deneyimlerden gelen veya sorunlara odaklanan medya tarafından verilen klasik imgelerden farklı bir imge kazanabiliyor. Ülkeler hakkında farklı bakış açıları vermeye çalışıyoruz. Bir sanatsal projeyi sunarak belki tamamen farklı bir şey vererek izleyicinin kavrayışını geliştirmiyoruz ama en azından akıllarında bir soru işareti yaratmak istiyoruz. Yerel sanatçı için de bir pencere açmak önemli, çünkü bu sayede öteki sanatçıların nasıl çalıştığını, sanatsal temalarının neler olduğunu ve bunları nasıl ifade ettiklerini görüyorlar.&lt;br /&gt;Uluslararası, daha kesin söylemek gerekirse Avrupalı olmayan sanatçıların sunumuyla ilgili bazı büyük riskler de var. Belirgin egzorsizm riski; yabancı bir ülke hakkında sahip olduğumuz izlenimi pekiştiren bir şeyler sunmaya çalışmak. Davet ettiğimiz sanatçılara günümüzün dünyası ile ilgili fikirlerini sorarak, bu tuzağa düşmemeye çalışıyoruz. Genellikle bu sanatçılar egzorsizm üzerinde değil, ülkelerinde o günün konuları üzerinde çalışıyorlar. İkinci risk ise, aynı altyapıya sahip olmamaları nedeniyle performansların yerel izleyici tarafından yanlış anlaşılması. Bundan kaçınmak için projenin bağlamlandırılması üzerinde çalışıyoruz -bu proje bu izleyiciye bir anlam ifade ediyor mu, onlar için anlaşılabilir mi?- Bununla baş etmenin bir diğer yolu, izleyiciye bol bilgi vermek. Sanatçı ve çalışma biçimi hakkında bilgi içeren ve sanatçılar tarafından hazırlanan programlar dağıtılıyor. Sık sık aynı sanatçıları üst üste birkaç yıl davet ediyoruz ki, yıllar içinde onların sanatsal evrimini takip etme şansına sahip olan bir izleyici kitlesi edinebilsinler.&lt;br /&gt;Bir diğer risk; sanatçının kendisinden kaynaklanan bir risk. Avrupalı bir sanatçıyla çalışmak ile Avrupalı olmayan bir sanatçıyla çalışmak arasında fark var. Sanatçıyla işbirliği yapmaya çalışıyoruz, genellikle sunduğumuz eserlerin ortak yapımında yer alıyor ve sanatçının Avrupa’daki tanıtımına yardımcı oluyor, Avrupa’da farklı yapılarla buluşabilmesinde yanında oluyoruz. Geçen yıl “Sanat Turistleri” adında bir proje geliştirdik, bu projede pek fazla uluslararası iş sunulmayan ülkelerden gelen, festivalde projelerini sergilemeyen sanatçıları Brüksel’de 2-3 haftalığına kalmak üzere davet ediyoruz. Böylelikle onların festivali takip etmesini ve başka ülkelerden başka sanatçılarla karşılaşmalarını ve temasa geçmelerini sağlıyoruz. Bu yolla sanatçıya katkı sağlayarak çift yönlü bir dolaşım yaratmaya çalışıyoruz. Yerel izleyici üzerindeki etkinizi tahmin etmek güç, ama bu tür işlerin sunumu ve savunması alanında uzun vadeli tutarlı bir çalışmanın neticesinde üç yıldan beri aşağı yukarı 25,000 kişi festivali ziyaret ediyor. Bizim deneyimlerimize göre, izleyici uluslararası işlere karşı çok meraklı ve açık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fabrizio Grifazi&lt;br /&gt;Ben sanatsal seçimler meselesinden başlamak istiyorum, tamamen farklı geçmişlerden gelen sanatçılarla çalışma ve estetik bakış açımızı karşılama biçimimiz bakımından. Bence Avrupa’daki sanatçılar olarak biz, neyin çağdaş olduğu ve gerçekleştirilmesini istediklerimiz hakkında gayet eminiz. Avrupalı olmayan sanatçılar ise tamamen farklılar çünkü, başka bir kültürel ortam içinde başka sanatsal pratiklerle, sosyal yapılarla, tarihsel/teorik süreçlerle çalışıyorlar. Bakış açımızı ve yaptığımız işi kendi şehrimizdeki yapıyla nasıl eşleştirmeye çalışıyoruz, Avrupalı çağdaş sanatçılarla çalışarak, başka bir çalışma biçimini kabul ederek. Berrak bakış açımızı parçalarına ayırabiliyor muyuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Natik Awayez&lt;br /&gt;Avrupa’daki kültürel gelişim üzerine bayağı ışık tutuluyor. Bu gelişim de küresel oldu. Herkesin dayanak noktası olarak aldığı belli teorik esaslar var. Farklı kültürel gelenekler, sosyokültürel farklılıklar sorun yaratmaktan ziyade zenginleştiriyorlar. Sorun, Batı Avrupalı bakış açısının içinde, hepimizin çağdaşa doğru yol aldığı gelişimde. Tüm dünyadaki süreçlerde bir değişim var. Bu heyecan verici bir durum, uluslararası bir ortamda çalışıyorsanız farklı bakış açılarıyla tanıştığınız için kendi estetik değerlerinizi ötekilerinkinin karşısına koyabilirsiniz. Başka sanatçılarla bir araya gelerek, dünyanın başka yerlerinde kültür, ve politika açısından neyin önemli olduğunu anlayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roger Christmann&lt;br /&gt;Bir festival veya tiyatro için sanatsal bir program yapan kişiler olarak hep kendimize hep sorduğumuz iki soru var: “Bu sanatçının bugünün dünyasıyla ilgili söyleyecek bir şeyi var mı?” ve “Sanatçı bunu ilginç sanatsal bir şekilde mi ifade ediyor?” İkinci soruya verilen cevap her zaman özneldir. Tabii ki işleri Avrupalı bir gözle değerlendiriyoruz ama üstünlük taslayarak değil. Çağdaş sanata ve bunun altında izleyicimizin ne anladığına ilişkin bir fikrimiz var. Sanatçının kendi ülkesindeki bağlamını anlamaya çalışmak ki, bu had safhada güç. Eminim ki, bazen bunu tam anlamıyla anlamayı beceremiyoruz. Biz işte bazı sınırlar olduğunu kabul etmeyi, onu sunmayı reddetmeye tercih ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fabrizio Grifazi&lt;br /&gt;Avrupa’daki yapımız, Avrupalı veya Avrupalı olmayan projeleri desteklemeye müsait. Ülkemize gelen birçok sanatçı kendi süreçlerini geliştirmede yardımcı olacak kültürel desteğe sahip değiller. Bu bizim verdiğimiz güzel bir fırsat, ama aynı zamanda çağdaş, ilginç olup olmadığını yargılamamız meselesi bakımından oldukça da tehlikeli. Rio Festivali’nden bir arkadaş kültürel koloniyalizmden bir risk olarak bahsediyordu. Kültürel destek durumu son yıllarda Avrupa’da bile pek parlak değil. Bu olasılık, yardım ve desteğin yeni bir kültürel koloninin yaratılmasında kullanılması riski değil. Turlamak ve üretmek isteyen sanatçılar, kırılgan olabilir ve belli bir yönde kendilerini bizim düşündüğümüze göre uyarlamaya zorlanıyor olabilir. Avrupa’da hepimizin yaratmaya katkıda bulunduğu bir çevre var ve bu sanatçı için de bir fırsat. Bu çevrenin içinde olmak Avrupalı olmayan sanatçı için bir tehlike olabilir çünkü sanatçı kendi işini daha iyi anlaşılabilmek ve kabul görmek, bu topluluğun bir parçası olmak için bizim estetik yaklaşımımıza uyarlamaya zorlayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Natik Awayez&lt;br /&gt;Avrupa açısından ilkel kültürlerden gelen sanatçılara yardım etmenin kültürel koloniyalizme dayalı bir yanı da var. Kontrolümüz dışında tüm dünyaya yayılan ticari gücü gözardı edemeyiz. Bu bakış açısından, tüm süreci dengelemeye yarayacak başka güçlerin de olması iyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roger Christmann&lt;br /&gt;Tabii ki bir risk mevcut ama başka seçeneğimiz yok, çünkü bunun alternatifi “Uluslararası işleri sunmuyoruz.” demek. İşlerini Avrupalı olana adapte etmeyecek ve kendi dillerini geliştirmeye devam edecek kadar kuvvetli olduğunu düşündüğümüz sanatsal şahsiyetlerle çalışarak bu riski sınırlıyoruz. Onlarla çalışma konusunda anlaştıktan sonra, onları yakın temasımızla ve onların vizyonlarını/hayallerini dinleyerek bir miktar korumaya çalışıyoruz. Bir diğer tehlike ise, ülkelerinden az destek alan veya hiç destek almayan sanatçıların gelip Avrupa’da yaşamaya başlayıp, kendi kültürel sektörlerini geliştirmekten vazgeçmeleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fabrizio Grifazi&lt;br /&gt;Türkiye’den veya Avrupalı olmayan bir ülkeden gelip kurumlar tarafından geliştirilen faaliyetler (örneğin; İstanbul Uluslararası Festivali ve Çağdaş Sanat Bienali gibi), yerel izleyici ile olan ilişkiler ve Avrupalı sanatçıların ülkelerindeki algılanışı hakkında konuşmak isteyen meslektaşlar var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Yardım etmekten bahsetme eğilimi. Kimin yardıma ihtiyacı var? Bizim aslında sanatsal dünyamızı geliştirmeye ve harekete geçirmeye ihtiyacımız var, yeni dürtülere gereksinim duyanlar bizleriz. Aksi takdirde varlığımızı nasıl sürdürebiliriz? Sanatçıya yardım etmek, onlar da bizim kadar kuvvetli Buradaki görüş açısı nedir? Azınlık olan biz değil miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Uluslararası işleri insanları eğitmek için sunduğumuz zannından hareketle çalışmanın bir tehlikesi var. Yerel izleyici devamlı değişiyor. Sanatçılar duruma organik olarak uyum sağlıyor, sanatçı her zaman uluslararası çalışmanın ve işbirliği yapmanın yolunu bulacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fabrizio Grifazi&lt;br /&gt;Peki ya basınla olan ilişkiler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Natik Awayez&lt;br /&gt;Her yerde bir yenilenme süreci var. Inkonst 1998 yılında kurumlar ve ticari olanın arasındaki boşluğu doldurmaya başladı. Şehrin farklı altkültürleri için bir platform olacak şekilde gelişti. Kültürel düşünme sürecinin yenilenmesine önderlik ediyor. Başlangıçta, medyaya ulaşmada zorluk çekiyorduk çünkü ne yaptığımızı anlamıyorlardı, bir kuşku ve korku vardı. Zamanla aramızda iyi bir iletişim gelişti. Inkonst medyada hep iyi yer alıyor. Bu durum da yenilenme sürecinin üzerine ışık tuttu ki bu bizim için çok önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roger Christmann&lt;br /&gt;Belçika küçük bir ülke ama iki farklı kısma -Fransızca ve Flamanca konuşan- olan bağımlılığı nedeniyle karmaşık bir durumu var. Bu iki kısmın kamu yetkililerine tepkileri farklı. Flaman kamu yetkilileri festivalleri uluslararası yönleri nedeniyle destekliyor ve uluslararası sanatçıların varlığının önemli olduğunu söylüyorlar. Fransız Belçikalı yetkililer ise, festivali Belçika dışındaki Fransız camiasının sanatçılarının reklamı fikrinden hareketle destekliyorlar. Öte yandan, basındaki durum bunun tam tersi. Fransızca konuşan basın festival konusunda hevesli ama Flaman basını, daha eleştirel ve uluslararası sanatçıları Flaman yapısıyla karşılaştırıyor. Belki de bunun kuzey ve güney Avrupa arasındaki kültürel farkla bir ilgisi vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Natik Awayez&lt;br /&gt;İsveç’in güneyini ele aldığınızda, Inkonst kurulduğunda, küçük ama iyi bir dans topluluğu ve canlı uluslararası bir rock sahnesi vardı, onun dışında bir şey yoktu. Şimdi uluslararası tiyatro ve performanslar, elektronika, görsel sanatlar ve video yapıtları var. Inkonst basının da yardımıyla bu konulara olan ilgiye katkıda bulundu. Şimdi bu ilgi Malmö’de patladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fabrizio Grifazi&lt;br /&gt;Peki ya yerel sanatçı ile olan ilişkiler? Yabancı sanatçıların misafir edilmesi gibi yerel sanatçılarla da değişim programları yapıyor musunuz Roger? Ne tür bir geri besleme elde ediliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Natik Awayez&lt;br /&gt;Globalleşen bir dünyada yaşıyoruz. Fikirler ve esin farklı sahnelerde ve şehirlerde büyüyor. Oturmaya devam edip kapılarımızı kapatamayız, çünkü gelişim küçük de olsa güç de fark edilse sürekli. Uluslararası bir sanatçı geldiğinde önemli bir fikir ithal ve ihracı, daha önce mevcut olmayan bir girdi gerçekleşiyor. Sadece şehirde veya ulusal sınırlar dahilinde değil, her yerde gerçekleşiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roger Christmann&lt;br /&gt;Festival programımızın bir kısmını da yerel sanatçılar yapıyor, dolayısıyla halihazırda bir tür alışveriş oluyor. Sanatçılar arasında birçok gayrıresmi alışveriş oluyor. Birkaç yıl önce festivalin maddi fonlamasıyla ilgili bir kriz yaşandı ve bu dönemde birçok Belçikalı sanatçı Bakanla iletişim kurarak bize çok destek oldu. Festivalimizde hiç sunmadığımız sanatçılar bile festivali savundu. Festivalimize birçok Belçikalı sanatçının izleyici olarak katıldığını görüyoruz. Dışarıda bazı sanatçıların işlerinde bizim festivalimizden kazandıkları deneyimlere ait referanslar görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S (Yorum) - Kunsten Festival des Arts 20 farklı konumda gerçekleşen bir festival. Brüksel’deki sanat camiası için çok önemli, şehrin sanatsal yaşamına katkıda bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S (Yorum) - Güç fark edilirlik konusuna katılıyorum. İsveç’te uluslararası işler gündemin üst sıralarında yer almadı, yeterli bütçe yok yani bu aynı zamanda kültür politikasına ilişkin bir sorun. Bununla uğraşmamız gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fabrizio Grifazi&lt;br /&gt;İtalya’da da durum aşağı yukarı aynı. Kültür Bakanlığının belli bir yönde finansman yapan yapısı etkinlikler açısından uluslararası programlamayı bayağı onaylıyor. Bazen seçimlerimizi savunmak adına kuralları ve sistemleri yorumlamak zorunda kalıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roger Christmann&lt;br /&gt;Biz Brüksel’de bize iletişim kurmada ve festivali başka topluluklara sunmada yardımcı olacak organizasyonlar bularak onlarla temasa geçmeye çalışıyoruz. Bu Brüksel’de biraz güç oluyor, çünkü çok farklı topluluklar mevcut. AK için orada yaşayanlar, lobi kurumları yabancı nüfusun önemli bir kısmını oluşturuyor ve bu topluluğun şehre gerçek anlamda bağlılığı yok. Onları izleyici olarak çekmeye ve bu festivali kenti keşfetme aracı olarak kullanmalarını sağlamaya çalışıyoruz. Bir diğer topluluk da Fas, Türkiye ve Cezayir’den gelen göçmen nüfus, ki bu bizim için iletişim kurması çok daha zor bir topluluk, çünkü toplum düzeyinde etkileşim çok az. Bu uzun vadeli bir yolculuk ve bizim onlara ulaşabilmek için çok spesifik faaliyetlere ihtiyacımız var. Örneğin, varlığından haberdar bile olmadığımız Kolombiyalılar camiası kendi sanatçısının işini görmeye geliyor ama gerisiyle ilgilenmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Natik Awayez&lt;br /&gt;Bazı göçmen topluluklarla gayet iyi temaslar kurduk. Ben kendi açımdan iki grubu ayırmaya karar verdim. Bir grup İsveç’e kendi gelen grup. İsveç’in kendine büyük paraya malolan cömert bir göçmen politikası vardı. Buna rağmen göçmen grupların topluma entegrasyonunda başarılı olamadı. Diğer grup, bunların çocukları, ikinci nesil, çok ilginç bir grup. Aynı hastanelerde doğmuş, aynı okullarda yetişmiş. Toplumdan, okullarından aldıkları bir İsveçli kimliğine sahipler ve bir de ailelerinden gelen kimlikleri var, üçüncü kimlikleri ise, Amerikan ana akım kültürü, hip hop. Bana göre bu grup, gelecekte de üzerinde çalışılacak en zorlu grup.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Çağdaş sanatlarda bu alışverişin hep varolduğunu düşünüyorum. Belki de kültürel koloniyalizm riskinden bahsetmek bir bakıma kendi içinde bir risk çünkü Avrupa dışından gelen sanatçılara farklı kriterleri dayatıyor. Avrupalı algılayış nedir? Ben Türkiye’den sanatçıları temsil ediyor ve uluslararası turlarını organize ediyorum ve festivallerin her birinin ne kadar farklı tavırları olduğunu ve nasıl farklı seçimler yaptıklarını deneyimlerimle görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roger Christmann&lt;br /&gt;Bir sanat projesini seçmek, bir program düzenleyici için her zaman çok şahsi bir iştir. Farklı projelerin Sanat Yönetmenleriyle konuştuğunuz zaman, aynı işe bakmanın farklı yollarını görürsünüz. Günümüzde insanların “Tamam, budur işte” dedikleri bir tekbiçimlilik var. Farklı Sanat Yönetmenlerinin farklı fikirlerini almak iyidir. Türkiye’ye veya başka ülkelere yönelik spesifik bir Avrupalı bakışı diye bir şey söz konusu değil. Ama altyapıdan ve kişisel deneyimden kaynaklanan Avrupalı bir bakış açısı var. Aynı geçmiş nedeniyle aynı neticelere varıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Finansmanla ilgili olarak, bir anekdot anlatmak isterim. İstanbul’daki Konsolosluklar kendi ülkelerinden performans için çeşitli sanatçılarını getiriyorlar, bizim de yerel sanatçılarımız uluslararası performanslar gerçekleştiriyorlar ama bu insanların birbirleriyle temasa geçebilecekleri çift yönlü bir platform mevcut değildi. Bugünkü AKD’nin üyelerinden bazıları o günlerde bir şirkette çalışıyorlardı ve birçok yerel yetkiliyle sanatçıyı birbirine bağlayacak, onların birbirlerine ulaşmalarını sağlayacak bir web sitesi kurmayı teklif ettiler. Bir proje başlattılar, Konsolosluklar ilk kez kendi aralarında toplanmaya başladılar. Çalışmaların sonunda web sitesinin finansmanı için yeterli fon bulunamadı. Toplanan paranın miktarı yeterli değildi. Dolayısıyla bu kişiler bir dernek kurmaya karar verdiler ve ilk projeleri de bu web-sitesiydi. Yerel izleyicinin uluslararası sanatçılara olan tepkisiyle ilgili olarak: İstanbul zaten artık yerel değil, birçok uluslararası sanatçıya ev sahipliği yapan bir metropolitan. Bu yıl Karadeniz kıyısında Sinop’ta Eylül’de bir bienal olacak. Çok ilginç olacak, yerel ve Avrupalı sanatçıların katılacağı çalıştaylar düzenlenecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roger Christmann&lt;br /&gt;AB’nin Culture 2000 ve muhtemelen Culture 2007 programı da Avrupalı sanatçıların alışveriş ve hareketliliğini özendirmeye yönelik ama Avrupalı olmayan sanatçılarla alışverişe geldiğinde son derece sınırlı. Festivalimiz ve Brüksel’de sergilenen Avrupalı olmayan projeler için Avrupa fonlarından yararlanmayı düşündük. AK’nin sanat bütçesine değil Avrupalı ve Avrupalı olmayan sanatçılar arasında kültürel seviyede işbirliğine bakışı hakkında iyi bir izlenim veren yardım programlarının geliştirilmesine yönelik bütçelere bakmalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fabrizio Grifazi&lt;br /&gt;Avrupa fonları büyük bir problem. Doğal olarak fonlar yeni AB üyesi doğu Avrupalı ülkelere yöneldi. Avrupalı olmayan ülkelerle geliştirilen projeleri tanımıyorlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-1875221104460358836?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/1875221104460358836/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=1875221104460358836' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/1875221104460358836'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/1875221104460358836'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/altay-uluslararas-iler-yoluyla-yerel.html' title='Çalıştay - Uluslararası İşler Yoluyla Yerel Seyirci Geliştirme'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-1021019637509992878</id><published>2007-11-05T07:17:00.002-08:00</published><updated>2007-11-08T06:07:30.065-08:00</updated><title type='text'>Çalıştay - Sanat Ve İş Dünyası İlişkisine Farklı Yaklaşımlar</title><content type='html'>ÇALIŞTAY - SANAT VE İŞ DÜNYASI İLİŞKİSİNE FARKLI YAKLAŞIMLAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 10:00-12:00&lt;br /&gt;Yer: İTÜ-4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Julia Rowntree (“Performansı Değişitrmek”, “Sanat Kılavuzu”, “Business and Civic Engagement” kitaplarının yazarı, İngiltere)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Michela Bondardo (Bondardo Comunicazione srl’nin Başkanı ve Sistema Impresa e Cultura’nın başkan yardımcısı, İtalya)&lt;br /&gt;Teike Asselbergs (Orgacom, Hollanda)&lt;br /&gt;Bige Örer (İstanbul Kültür Sanat Vakfı, İstanbul, Türkiye)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Julia Rowntree oturumu konuşmacıları tanıtarak başlattı ve çalıştayın başlığına uygun biçimde hepsinin farklı yaklaşımlara sahip olduğunu belirtti. Öncelikle kendisinin İngiltere’deki, sanat ve iş dünyası bağlamındaki deneyiminden kısaca söz etti ve kamusal olarak desteklenen bir sanat ve kültür alanından özel sponsorluklar bulma fikrine doğru kaymak zorunda kaldıklarını belirtti. “Bu 1980’lerin başında, özel sektörün piyasayı ve gücü devralmasıyla başladı. Ancak hala İngiltere’de sanata en büyük destek kamusal fonlar, Sanat Konseyi, bölgesel sanat konseyleri ve benzer yapılardan gelmekte.” Daha sonra, Türkiye’de ise dengenin tam ters yönde olduğunu ve sponsorlukta özel sektörün baskın olduğunu öğrendiğini söyledi. Rowntree son yirmi yıldaki deneyiminin LIFT’in bakış açısından olduğunu belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tartışmanın ilerleyen bölümlerinde, Türkiye gibi kamusal desteğin olmadığı ülkelerde bağımsız tiyatro yapımcılarının yeri ve konumu hakkındaki bir soru üzerine şu yorumda bulundu: “Bazı sponsorluk etkinlikleri anlamsız kalıyor. Genç bağımsız sanatçılar için iletişim ağları işe yarar. LIFT modeli, büyük isimler/büyük projeler yaklaşımının zıttıdır. İşdünyası Sanat Forumu 1994 yılındaki krizden hemen sonra başlatıldı. Bu forum, genç öğrencileri ve iş dünyasından yöneticileri, sadece 40 kişi aslında, bir araya getirdi. Etrafımızda uzun vadede bir karşılık oluşturmamız, tepki vermemiz gereken konular nelerdir gibi sorulara yanıt aradık. Soruları yanıtlamak için kültürel işbirliği gerekir ve bu geleceğe ilişkin belirsizlikleri bertaraf eder. Tiyatroyu bir araç olarak kullandık. Farklılıklar üzerine tartışmaktansa, tiyatro pratiği üzerinden öğrenmeye giriştik. Kuşaklararası bağlantı önemliydi, çünkü insanlar karşılıklı anlaşma açısından işe ilişkin terminolojiyi terk ettiler. İzleyen dönemde, katılımcılar bağlarını korudular. Financial Times ile işbirliği yaptık ve bize büyük destekleri oldu. Günlük etkinliklerden çok uzun dönemli bir stratejiye odaklanmak gerekir. Aynı zamanda finans sektöründen insanları işin içine katmak, sanat ve iş dünyası yaklaşımı açısından çok yararlı oluyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Michela Bondardo’nun son yirmi yıldaki deneyimleri biri ticari bir şirkette, diğeri bir STK’da olmak üzere iki yol izlemiş. Bondardo’ya göre sanata yatırım yapmak ticari bir şirket için rekabetçi bir etkinlik olabilir.&lt;br /&gt;Sanat ve iş dünyası ilişkisinde iki yaklaşım var: sponsorluk ve ortaklık. Kendisinin sponsorluk deneyimi kötü, bu nedenle salt sponsorluktansa, tarafların sorumluluğu aynı seviyede paylaştığı bir ortaklık yaklaşımının işlerliğine inanıyor.&lt;br /&gt;“İtalya’da kültür ve sanat kurumları hükümetten para alırlardı ancak durum şimdi değişiyor. Bazıları bu değişimin gerçekliğini farketmekte zorlanıyor. Alternatif şirketlerdir. Şirket için hangi tür etkinliklerin önemli olduğuna karar vermektir. Çin’le ilgili sorundan da bildiğimiz gibi rekabetin çok sert olması nedeniyle, pazarlama bakir ve kolay bir dünya değildir. Varolan koşullar altında, şirketler ilk seçenek olarak spor karşılaşmalarına sponsorluk verme eğilimindedirler, çünkü daha çok sayıda insana kolayca ulaşabileceklerini ve daha fazla tanınırlığa sahip olacaklarını düşünüyorlar. Bu bağlamda çoğunlukla kültür dışarıda bırakılan ilk maddedir. Kültür dünyası, anlaşma sağlayabilmek ve ikna edebilmek için, şirketlerin dilini konuşmayı öğrenmek zorunda, ve bunu yaparken, etkinliğin ya da eserin sanatsal değerini sponsorluk verilmesi için temel neden olarak sunmak gibi büyük bir hataya düşmemeli. Karşınızdakilerin misyonlarını, değerlerini bilmeli ve onları aynı seviyede konuşarak ve buna göre onları bunu satmaya çalışırken mutlu kılarak ikna etmelisiniz.” Bondardo, burada kendisinin 20 yıl önce ortaya koyduğu Guggenheim Venedik modelini bir örnek olarak verdi. Buna göre, Bondardo şu anda 25 şirketin Guggenheim’in danışmanları ve dostları sıfatıyla müzeyi kendi evleri gibi kullanabildiği, amaçları, değerleri ve sorumlulukları paylaştığı bir ortaklık modeli tabanında hareket etti. “Öncelikle, desteğini talep ettiğiniz insanların sizden daha az değerli olmadığına gönülden inanmanız gerekir. Eğer sadece paraya odaklanırsanız, bu bir işe yaramaz. Mantığını ispatlamanız gerekir. Bu güven, bağlılık ve gerçek üzerine kurulu bir ilişkidir. Ticari olmaktan çok tinsel bir yöntemdir.”&lt;br /&gt;“Kültür ve sanata yatırım iç ilişkileri iyileştirmek için çok güçlü bir araç, marka konumlandırma açısından ise muhteşem bir araçtır. Halkla İlişkiler yatırımları bir şekilde formüllere dayalı taktik bir araç iken, bu stratejik bir araçtır. O nedenle sadece halkla ilişkiler etkinlilerine dayanarak iş yapamazsınız. Aslında büyülü bir yöntem yoktur, bir orkestra oluşturmalı ve olası tüm araçları birleştirmeliyiz.”&lt;br /&gt;Oturumun ileriki bir aşamasında verdiği örneklerde Bondardo, ortaklık kurduğunuz şirketin Yönetim Kurulu Başkanının iradesinin, projenizi gerçekleştirebilmek için size gerekli gücü sağlamadaki önemini vurguladı. Sonra da, “Üzücü de olsa, İtalya’daki insanların geleceğe inançlarını yitirmiş olduğunu belirtmem gerekir” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bige Örer, öncelikle İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarihi üzerine kısaca bilgi verdi. Türkiye’deki durum ve sonuçları ile devam etti:&lt;br /&gt;“Türkiye’de ne merkezi ne de yerel hükümet organlarından hiçbir kamu yardımı yapılmamaktadır. Bu nedenle, özel şirketlerin rolü daha fazla önem kazanmaktadır. Türkiye’de büyük holdingler ve bankalar, kültür merkezleri, orkestralar, görsel sanat merkezlerine sahiptir. Sadece kendi köşelerinde çekilmiş oynamazlar, duruma gerçekten müdahil olurlar ve bankaların adlarını taşıyan kültür merkezleri sanat sahnesinde önemli roller oyanarlar. Profesyonellerle çalışırlar. Türkiye’de varolan bir diğer yaklaşım ise, sponsorluk ya da ayni yardım yoluyla sanat ve kültür alanına destek olmaktır, ancak bu hiç bir zaman salt sanatsal ölçütlere göre yapılmaz. Sanatçı, şirketin vizyonu veya kültürü ile bir şekilde uyum içinde olmalıdır. O nedenle şirketler, genelde bağımsız sanatçılara para vermezler. Bu anlamda Vakıf, emniyetli bir bölge gibidir. Vakıf, 14 işadamı tarafından kurulmuş olduğundan, iş dünyası ile bağlantıları vardır. Fon toplayarak elde edilen bütçe oldukça yüksektir ve bütçenin %75’i sponsorluktan gelmektedir. Sponsorluk programı 1995’de başladı. Sponsorluk bölümü 4 kişiden oluşur ve işi oldukça zordur. Sponsorların yaklaşık %60’ını yerel şirketler, %40’ını uluslararası şirketler oluşturur. Sponsor bulmak, sadece sponsorluk bölümünün işi değildir. Vakfın diğer bölümlerinden daha fazla müdahele ve işbirliği gerektirir.” Katılımcılardan gelen sorular üzerine yaşadıkları zorluklar ve garipliklerden de bahsetti. Örer konuşmasında ayrıca, son İstanbul Bienali için potansiyel bir sponsor şirketin, adının tabloların ya da eserlerin üzerine yazılmasını talep ettiğini söyledikten sonra, bu tür tekliflere, ya da etkinlik mekanına sponsor şirketin ürünlerinin konulması gibi önerilere geçit vermediklerini, genellikle asıl izleyicinin bu tür şeylerden nefret ettiğini belirtti.&lt;br /&gt;Oturumun daha sonraki bir anında, böylesine geniş çaplı etkinlikler ve festivaller bağlamında sponsorluk bölümü ile sanatsal program arasındaki ilişkinin durumu üzerine bir soruyu Örer şöyle yanıtladı: “İzleyiciyi geçen senelerin programları, mekanlar, temalar ve elbette festivalin, Klasik Müzik Festivali, Caz Festivali olması gibi temel özellikleri tabanında farklılaştırıyoruz.”&lt;br /&gt;Daha sonra, bir şirketi ikna etmede kullanılacak temel argümanın şirketin yaklaşımına bağlı olduğunu belirtti: “Bazıları sadece parlak bir fikre tav olurken, diğerleri fazladan farklı taleplerde bulunuyorlar. Şirketler her ne kadar sosyal sorumluluk tabanında hareket ettiklerini ileri sürseler de, Türkiye’de onlar için en önemli şey, kendilerine görünürlük sağlayacak halkla ilişkiler ve markalaşma avantajları.”&lt;br /&gt;Türkiye’de kamu desteği almayan, bağımsız tiyatro yapımcılarının yeri ve konumuna yönelik bir soruyu; iyi fikirlere sahip olmak, yaptığınız işe inanmak ve AB fonlarını ikna etmenin bazı olanaklar sağlayabileceğini belirterek yanıtladı.&lt;br /&gt;Örer, sanat ve iş dünyası arasındaki ilişkinin gelecekteki bakış açılarına göre evrileceğini, bunun da iş dünyasını ya sadece para veren sponsorlar ya da düşlerin gerçekleşmesini sağlayacak sürekli bir ilişkideki ortaklar olarak görmek arasında bir tercih olduğunu düşünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teike Asselbergs sözlerine Orgacom’u tanıtarak başladı. Bir grup görsel sanatçı olarak, temelde topluluk kültürüne ilgi duyduklarını belirtti. Çalıştıkları kurumlarda 20 ila 50 arasında sayıda kişiyle görüşme yapıyorlar. Bu görüşmeler sonucunda, 10 tane sanatsal öneri ortaya koyuyorlar. Bu önerilere dayanarak kurumdaki mevcut kültürün farklı yönleriyle ilgileniyorlar. Bu önerileri asarak görünür hale getiriyor ve o kurumdaki insanların tartışmasına açıyorlar. Böylece devamı gelecek, yoğun bir iç iletişim başlatmış oluyorlar. Bu durum, kurum içinde bazı lobi etkinliklerine yol açıyor. Sonuçta kurumdaki insanlar en beğenilen üç öneriyi seçiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asselbergs sözlerine özetle şöyle devam etti:&lt;br /&gt;“Bize iç etkinlikler için başvuruyorlar. Kurumlar, kendi kültürünü yansıtmak ya da bir şekilde bir şeyi kutlamak istiyor. Bir yansıtma anı yaşamak istiyorlar. Büyük starlar ya da ünlü isimler bu gibi iç etkinliklerde işe yaramaz, tersine bir tehdit oluştururlar. Bu belki de daha önceki konuşmacıların sunduklarıyla bizim modelimiz arasındaki temel farklardan biri. Sponsorlukta, sanat dünyasından insanlar sanattan anlar ve kurumdaki insanlar bu uzmanlara saygı duymalıdırlar. Bizim ortaklık modelimizde, odak kurum kültürüdür. Biz o kurum hakkında hiç bir şey bilmeden işe girişiriz. Ancak kuruma, organizasyona ilişkin bir araştırma nasıl yapılır, bunu biliriz. Kendimizi orada çalışan personel tarafından eğitilmeye açarız. Bu anında bir eşitlik hissi yaratır. “Burada ne yapılıyor?” sorusu üzerinden hareket ederiz. Odağımız çoğunlukla kurum kültürünün içeriği üzerinedir. Klasik sponsorluk yaklaşımından bir başka farkımız da, şirkete bitmiş bir ürünle gitmememizdir. Bu tüm taraflar için orada neler olduğuna ilişkin karşılıklı bir araştırma sürecine dayanır. Ortaklık modeli zaman içinde genişler, sponsorluk modeli ise etkinlik tabanlıdır”. Asselbergs bu aşamada Orgacom olarak 1999’daki bir deneyimlerini örnek olarak aktardı: Hollanda merkezli uluslararası bir şirkette, tasarım yarışmasına katılırlar. Ancak bir süre sonra, şirkette Gelecek Mekanları ile ilgilenen bir çeşit senaryo ekibi gibi çalışan bir grup insanın varlığından haberdar olurlar. Orgacom onlarla olası gelecek senaryoları üzerinde çalışır ve yarışmayı kazanır. Başka bir örnekte ise; bir şirketin sergi mekanında, galeride bir sergi açarlar ve şirketten eser sergilemek için bir fuar standı ile iki personel isterler. Bu iki çalışanı sanatçılar ve şirketler için yaratıcı danışmanlar olacak şekilde kullanırlar. Bir sürü sanatçı bu danışmanlık hizmetinden yararlanmak için başvuruda bulunur ve bu iki kişi müthiş bir iş çıkarırlar, çünkü bunlar zaten iyi eğitim almış akıllı insanlardır. Böylece, sanat eseri, sponsorluk ve iş birimleri tamamen bütünleşmiş olur. Sanat yapıtı ve iş arasındaki sınırlar muğlaklaşmıştır. Yine de sanatçılar için bu hala bir sanat eseridir. Eğer kurumsal kültürün içeriğiyle sanatsal biçimin yansıması arasındaki bütünleşmenin birbirinden ayrılması bir şekilde imkansız kılınıyorsa, Orgacom sanatçıları, yaptıkları işi iyi olarak nitelerler. Yani bu olabilecek en tümleşik iştir, üstelik bu özel olarak hedeflenmemiştir. Kendiliğinden olur.”&lt;br /&gt;“Eğer, sponsorluk örneğinde olduğu üzere, etkileşim bir anlaşma bağlamında basit ise, etkileşim anı kısadır ve bağlılık seviyesi değiş tokuş edilen paranın miktarı ile ifade edilir. Katılımcı bir projede ya da etkileşimli bir süreçte ise bağlılığın tamamen farklı bir doğası vardır. Çok daha büyük bir ölçek içindesinizdir. Projenin gidişatı tamamen sanatçının kontrolünde değildir. Siz diğer oyuncuların da değiştirme hakkına ve fırsatına sahip oldukları bir senaryo tasarlarsınız. Projenin süresi çok daha uzun, bağlılık düzeyi çok daha yüksektir. Bu yaklaşımda bir tiyatro yaratılabilecek bir yol görebiliyorum. Ancak kültür üreticileri senaryoyu yazanın sadece kendileri olmadığını düşünmelidirler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asselbergs’e göre “yürüyen cüzdan” yaklaşımı doğru değildir, çünkü şirketler çoğunlukla içeriklerine büyüklüklerinden daha fazla önem atfederler. Farklılıklarını, genel kavramlarını ve bir kurum olarak karakterlerini yansıtmaya özen gösterirler. Ve karakterler evrilir. Orgacom yine de arada sanatçılar ve işadamları olarak profesyonel bir ayrım gözetiyor ancak başlangıç noktası olarak kurumların yürüyen cüzdanlardan öte birşey olduğunu teslim ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturumun daha sonraki evrelerinde izleyicilerden, özellikle konuşmacıların deneyimleri üzerine başka sorular aracılığıyla da katkılar geldi. Burada Michela Bondardo ve Teike Asselbergs temelde, deneyimledikleri ortaklıklarda katılımcı sürecin önemini vurguladılar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-1021019637509992878?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/1021019637509992878/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=1021019637509992878' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/1021019637509992878'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/1021019637509992878'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/altay-sanat-ve-i-dnyas-ilikisine-farkl.html' title='Çalıştay - Sanat Ve İş Dünyası İlişkisine Farklı Yaklaşımlar'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-997790591493771883</id><published>2007-11-05T07:16:00.000-08:00</published><updated>2007-11-08T06:08:13.393-08:00</updated><title type='text'>Buluştay - Euromed : Buna Ortaklık Denebilir mi?</title><content type='html'>BULUŞTAY - EUROMED: BUNA ORTAKLIK DENEBİLİR Mİ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 10.00 - 12.00&lt;br /&gt;Yer: İTÜ Auditorium&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Mary Ann De Vlieg (IETM Genel Sekreteri, ....)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Nedret Kuran Burçoğlu (Yeditepe Üniversitesi, Türkiye)&lt;br /&gt;Nilgün Mirze (İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, Türkiye)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mary Ann De Vlieg&lt;br /&gt;Politik olarak Euromed bölgesi adıyla anılmaya başlanan Akdeniz bölgesinde çalışmak. Geçen Mart ayında oldukça spontane bir biçimde, çoğu AB ülkelerinden bir grup kadın, AB anlaşmaları, Barselona süreci ve deklerasyonunda bahsi geçen hoş retorik üzerine konuşmayı bırakmak için gerçekten uğraşmak gerektiği üzerine konuşmaya başladık. Daha sonra Anna Lindt Vakfı projesi ortaya çıktı ve hepimize beklememiz gerektiği ve vakfın her şeyi çözeceği söylendi. Türkiye’de vakfın çok iyi bir temsilcisi var, ağın başındaki kişi. Ağ oldukça karmaşık; organizasyonlar, bakanlıklar ve kişilerden oluşan çok karışık bir grup, her ülkede de yapısı çok farklı. Paris’te toplandık ve yapılması gerekenler üzerine konuşmaya karar verdik, beyin fırtınası yaptık. Statüsü olmayan ve gayriresmi bu bildiriyi ürettik. Bu bildirinin tekrar yazılmasının gerekip gerekmediğini, eklenecek, değiştirilecek, çıkarılacak şeyler olup olmadığını görmek için toplantılar düzenlemeye devam edeceğimizi ve sonunda insanların aynı metin üzerinden konuşacakları bir hareket oluşturacağımızı söyledik. Daha güçlü bir ses olarak ve stratejik planlara dayalı somut hamleler yaparak Akdeniz bölgesinde sanat ve yaratıcı sektörlerde çalışanlara daha iyi koşullar yaratmak için. Bu oturumun sonunda, sizlerin deneyimlerini daha iyi yansıtabilmesi için bu bildiriyi tekrar yazmış olacağız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedret Kuran Burçoğlu&lt;br /&gt;Karşılaştırmalı kültürel incelemeler üzerine çalışıyorum, edebiyat geçmişliyim. Ayrıca 2001’de “Kavşak (Crossroads) Disiplenlerarası Araştırma ve Politika platformu”nu oluşturdum. Ondan önce Avrupa’da Türkiye imajı üzerine günümüz bakış açısına odaklanarak projeler yaptık Daha sonra 2001’de Harvard’da konuk öğretim görevlisi olarak bulundum ve “Akdeniz dünyasında ötekinin temsili ve bölge üzerine etkileri” konulu bir proje başlattım. Bu bir kitap projesi olarak doğdu. Bölgede tanıdığım farklı kişilere bazı basılı malzemeler yolladım. Ayrıca bir İzleme Komitesi oluşturduk. Sonunda 30 kadar özet geldi, 18’ini seçerek kitabı yayımladık. Daha sonra Türkiye’de “Akdeniz Dünyasında Kimlik ve Ötekilik” isimli iki çalıştay yaptık; biri 2000 yılına kadar çalıştığım Boğaziçi Üniversitesi’nde, diğeri de Yeditepe Üniversitesi’nde. İlk çalıştayın sonunda, 13 uluslararası akademisyenden oluşan bahsettiğim platformu kurduk. Sonra bu alanda araştırma yapmak için fon sağlamak üzere UNESCO programına başvurduk. Bölgeden katılımcı sağlamak için tanıdığımız birçok kişiye mektup yazdık ama hiç biri katılamadı. Sonunda İtalya, İspanya ve Lübnan’dan olmak üzere üç ortak edindik ve UNESCO’dan da sponsorluk sağladık. Amacımız; Akdeniz merkezleri arasında bir ağ kurmak ve öğrenciler ile sanatçılar arasında mobiliteyi başlatmak. Ortaklarımızla geçen yıl küçük bir çalıştay yaptık ve somut sonuçlar almak üzere bu projeyi genişletmeye karar verdik. Şu anda diğer olası kuruluşlara başvuru aşamasındayız. Güney bölgesinden sağlam ortaklara ihtiyacımız var. Bildiriye baktım ve çok heyecan verici buldum. Beğendiğim bir kısmına ithafta bulunmak istiyorum: “Akdeniz’de sürekli olarak iyi yeni insanlar ve ortaklar bulmalıyız.” Kanımca, Güney Akdeniz’de hem bağımsızlar hem de kuruluşlarla birlikte çalışacak yeni gelenlerin her zaman olması gerekiyor. Ben ve meslektaşlarım bu insanları bulmakta zorluk çekiyoruz. Diğer bir yerde şöyle deniyor “Kuzey ve güney arasındaki eşitsizliklere işaret edin.” Güney ülkeleri kuzeyliler kendilerine yaklaştıklarında biraz şüpheci davranıyorlar çünkü sömürge emellerini hatırlıyorlar. Bunun üstesinden gelinmeli, denemekten vazgeçmemeliyiz. Ayrıca, “Projelerin, ortaklıkların, programların devamı için destek bulunmalı” deniyor. Bu projenin sürdürülebilirliği açısından çok önemli, çünkü aksi takdirde projeler dosyalanıp kenara kaldırılıyor. “Kavramı basit hareketlilikten/mobiliteden, uzun vadeli değişim/alışveriş, ortaklığa doğru genişletin.” Önyargılar, klişeler uzun vadeli değişim programlarıyla yıkılabilir çünkü ancak bu şekilde insanlar birbirlerinin kültürünü öğrenebiliyor. Diğer bir nokta da; ağların tarafsız aracılık alanları olarak hareket edebilmeleri için sorumluluk almaları gerektiği. Öğrencilerin, çalışanların, sanatçıların, akademisyenlerin hareketliliği de dahil edilmeli. Son olarak; “Bazı fonların kontrolünü güneyin inisiyatifine verin ki, bağımlı ortak olmak zorunda kalmasınlar.” Bu da çok önemli. Sürekli kuzeye bağlı olma duygusu bazı kompleksler, pişmanlıklar yaratabilir. Bu dikkate alınması gereken çok hassas bir konu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nilgün Mirze&lt;br /&gt;Uluslararası film, tiyatro, müzik ve caz festivallerini, uluslararası bienali, çocuk festivalini ve bazı sempozyumları düzenleyen İKSV’de çalışıyorum. Bütçesinin %75’ini sponsorlardan sağlayan bir NGO. %22 bilet satışından geliyor ve sadece %3-5’i düzensiz devlet katkısından oluşuyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür başkenti projesinde Başkan Yardımcılığı yapıyorum ve beş yıl önce projeyi başlatanlardan biriyim. Ayrıca Anna Lindt Vakfı Türkiye ağı Başkanıyım. Kurulma aşamasındayken, Dışişleri Bakanlığı tarafından görevlendirildik. Brüksel’de vakfın işleyiş kural ve düzenlemelerinin tartışıldığı toplantının olduğu odanın yanındaki odada parlamento üyeleri, devlet dışı yapılardan oluşacak böyle bir vakfın kurulmasına izin verip vermemeyi tartışıyordu. Masada yarı-STK’lar olarak Almanya’nın Goethe Enstitüsü, İsveç’in İsveç Enstitüsü, İngiltere’nin British Council tarafından temsil edildiğini görünce çok şaşırdım çünkü hepimiz biliyoruz ki, hükümet tarafından destekleniyorsanız hükümet politikalarını savunmaktan başka yolunuz yoktur, çelişkili davranamazsınız. Bütün süreci çok ilham verici buluyorum. Arzu edilenler konusunda bazı deneyimlerimi sizlerle paylaşmak isterim. Anna Lindt kontratını imzalayan 35 ülkenin ilk beklentisi, yerine getirilecek bir görev verilmesi olmuştu, bu hayret vericiydi çünkü bizler STK’lar olarak görevlendirmeleri beklemeyiz, kendimiz ortaya koyarız. İlk tartışma buydu. Ben kesinlikle görevlendirme beklemenin kendi bağımsız kimliğimizi ve hareketliliğimizi sekteye uğratacağını vurguladım. Hepimizin çeşitli arzuları var ve hepimiz kafamızdaki belli sorulara cevaplar bulmak istiyoruz. Eğer sorunun bir kısmı için görevlendirilirsek bu sorunun geri kalanını unutmamız gerektiği anlamına gelir. İkinci olarak, herkes toleranstan bahsediyordu. 11 Eylül olayından sonra geldiğimiz kavşakta, önümüzde nasıl bir medeniyetler çatışması olduğu sorusu duruken, bu aslında anlaşılabilir bir şey. O anlamda bu dil anlaşılabilir, ancak organizasyonlar arası bir ortaklık kurmaya çalışırken, tolerans hakkında konuşmak güçtür çünkü bu kelimeyi kullandığınız anda kendinizi ortaklarınızdan yukarıda bir yere yerleştirirsiniz. Dün Avrupa “kültür” başkenti yerine “kültürler” başkenti denmesi önerildi ki, Avrupalıların dahi Hristiyanlık, demokratik hükümetler vs. gibi ortak paydalar dışında Avrupa kültürünü tanımlamakta güçlük çektiği düşünüldüğünde bu doğruydu. Güney Akdeniz ülkelerinden bahsettiğinizde, ortak payda bulmak çok zor. Belki bir özellik, çoğınluğunun Müslüman nüfusa sahip ülkeler olması olabilir ama İslamiyet bile farklı şekillerde uygulanmaktadır. Ortak bir karakterden söz etmek çok güç. Eğer eşit şartlarla bir ortaklık kuracaksak, hükümetlerin Anna Lindt içindeki varlığına karşın kendimize nasıl bir ortak alan yaratabiliriz? Resmi yapılar tarafından yaratılan engelleri nasıl aşacağız? Örneğin Mısır’da STK’ların etkinlikler için fon toplaması yasak, Mısır’daki STK’larla ortaklaşa nasıl projeler üretilebilir? Veya kimi ülkelerde sanatın bazı alanları hoş karşılanmıyor, onlarla nasıl ortaklık kurulabilir? Litvanya, Polonya ve İngiltere’yle ortak önerimiz, vakfın Nokia “connecting people” gibi işlemesi; bize olası ortakların olduğu büyük bir havuz sağlamasıydı. Barselona sürecinden bu yana görünür bir kazanım olmadığının hepimiz farkındaydık. Kimi zaman bir iki yüzlülükle karşılaşıyorsunuz bazen insanlar unutuyor. Bir inisiyatif oluşturmaya çalışırken insanlar komşu politikaları unutmaya başlıyor. Hepimizin birbiri hakkında önyargıları var. Anna Lindt’in prensiplerini gerçekleştireceksek, gerçekten iş birliği yapabilmek için bunlardan nasıl kurtulacağız ve bu iş birlikleriyle çeşitli ülkelerde ne tür ihtiyaçalar karşılanacak? 2 + 2 formülü, 2 Avrupa ve 2 Güney Akdeniz ülkesi projelerin başlatılabilmesi için bir kural. Genel olarak en azından AB bile bazı işbirliklerinin ve ortaklıkların politik anlaşmalar yoluyla kurulamayacağını, STK’ların desteğine ihtiyaç duyulduğunu anladı. Bu sonunda açıkça görünür hale geldi. Anna Lindt’in, bürokrasi ile ilişkili eski alışkanlıklardan kurtulması zor olduğundan, bir çok handikapı olduğunu biliyorum. Ama inanıyorum ki, eğer kurumların bizlere neyi nasıl yapacağımızı söylemesini beklemezsek, eğer kendi projelerimizi üretip ortak bulmaktaki zorlukları aşmak için elimizden geleni yaparsak bir şeyler başarabiliriz. Orada bulunmamızın nedeni, kültürel diyaloğa ve sürdürülebilir ortaklıklar kurmak için bir şeylerin yapılması gerekliliğine olan inancımız. En azından göç, tüm dünyadaki büyük meselelerden birini teşkil ederken, “öteki” fikrini ve dışlamayı yenebilmek için birbirimizin kültürüne saygı göstermeyi öğrenmemiz gerekiyor. Bibirimizi yok saymanın sonuçlarını görüyoruz. Bu inisiyatif, yeni kurulmuş bir platforma yeni bir soluk getirdiği, resmi bir yapıları olmasa da STK’lara beklentilerini dile getirme şansı verdiği için çok yararlı. Hepimiz bu sesi sadece internet vasıtasıyla değil karşılaştığımız her platformda iletmek için elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız. Benim önerim; Anna Lindt’den söz ederken bunu eleştiri şeklinde değil de, yeni bir oluşum olarak geçmişte karşılaştığımız engelleri aşabilecek öncü bir kurum olmasını istediğimizi hesaba katarak yapmamız. Bu pozitif yapıyı talep etmeliyiz. Kendimize bunu daha iyi bir formasyona doğru nasıl ilerletebileceğimizi sormamız lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Konuşmanızda bazı ülkelerde bazı özel gösterilerin sunulmasının zor olduğundan bahsettiniz. Bize örnek verebilir misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nilgün Mirze&lt;br /&gt;Bazı Müslüman ülkelerde dans tiyatrosu veya çıplaklığın parçası olduğu bazı projelere ilişkin zorluklar var, kabul edilmiyorlar. Bazı ülkelerde sansür hala bir konu. Eğer bir şeyin hükümet karşıtı bir iması varsa sansürlenebiliyor. Örneğin sosyal sorunlarla ilgili filmler, yayımlandığı ülkede sansürlenmese bile bazı başka ülkelerde sansürlenme tehlikesi var. Bence sanatçılar için mümkün olan en üst düzeyde özgür ifade platformunu sağlamalıyız aksi takdirde sağlıklı bir diyalogdan bahsedemeyiz. Eğer problemleri saklıyorsak ve sanatsal ifadeden korkuyorsak ilerlemeden bahsedebilmemiz çok güç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorum - Fransa’da bir dans topluluğunun idarecisiyim. Avrupalı dansçılarla çalışan Asyalı bir koreografın işine Kuzey Afrika ülkeleri çok ilgi gösteriyor. Provokatif ve çıplaklık içeriyor olmasına karşın gösteriyi 2000’de Mısır Luksor’da sahneledik ve geçen yıl da Fas’a bir çalıştay düzenlemek için davet edildik ve belki Tunus’a da gideceğiz. Sadece bir şeylerin gerçekten değişmekte olduğuna dair fikrimi paylaşmak istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nilgün Mirze&lt;br /&gt;Açılmaya başladıkları doğru ancak basının tavrıyla da çok yakından ilgili. Bazı ülkelerde bir oyunda küçük bir çıplaklık basının aşırı ilgisi yüzünden sorunla sonuçlanabiliyor. Diğer yandan, her ülkede o seviyede ifade özgürlüğüne ulaştığımızı söyleyemeyiz, üzerinde çalışmamız gerekiyor. Daha fazla kültürlerarası diyalog, prodüksiyonlar ve iş birlikleriyle yerel engel olarak gözüken şeyleri aşma şansımız yükselir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mary Ann De Vlieg&lt;br /&gt;Bazı güney Akdeniz ülkelerinde ve kimi Avrupa ülkelerinde karşı karşıya kalınan bir sanatsal oto-sansür konusu var. Sanatçının sansür kurullarından geçecek nitelikte iş üretmeye zorlanması veya yaratıcı olarak kısıtlanması bir karar meselesi. Genç sanat tiyatro fonuyla beraber IETM’nin bir toplantısında, Arap ülkelerinden bağımsız mekanlardan bir grup biraraya gelip bir internet projesi yapmaya ve gösteri sanatçılarına ve görsel sanatçılara uygulanan katı sansürü teşhis etmeye ve tanımlamaya karar verdi. Grup olarak bir internet sitesi kurmayı ve sansür hakkında yapılan eylemleri raporlamayı kararlaştırdılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S - Kendi çevrenizde karşılaştığınız problem neydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nilgün Mirze&lt;br /&gt;80’lerde Uluslararası İstanbul Film Festivali’ne katılan filmler sansüre maruz kalıyordu. O yıl Elia Kazan’in başkanlığını yaptığı uluslararası bir jürimiz vardı. Ulusal yarışmadaki filmlerimizden üçü sansürlenmişti ve buna çok üzülmüştük. Hükümete gerekli hukuki değişikliliklerin yapılması için başvurmamıza rağmen bir sonuç alamadık. Bunun üzerine başkanımız, Elia Kazan’dan uluslararası basın ve jüri üyeleriyle birlikte uluslararası festivallerde sansür uygulamasına karşı bir kampanya başlatmasını rica etti. Bu çok etkili oldu ve üç gün içinde düzenlemeler değiştirildi ve biz de filmleri gösterebildik. Bu tamamen hükümetin tavrına bağlı. Türkiye yıllar içinde bir çok hükümet gördü. Demokrasinin değeri şimdi bilinçli halk tarafından daha çok bilinmeye başladı. 1920’lerde şu anda geri kazanmak için uğraştığımız her şey bizlere Atatürk tarafından gümüş bir tepsi içinde sunuldu. Türk kadınları dünyada -bunun için mücadele etmeden- haklarına ilk kavuşan kadınlardandı. Ancak mücadelesini vermediğiniz bir şeyin kıymetini bilemeyeceğiniz açıktır, o yüzden demokrasi, eşitlik, insan hakları, kadın hakları, eğitim hakları gibi birçok kavramı kaybettik. Şimdi kaybettiğimiz şeylerin farkına vardık ve tekrar onları geri kazanmak istiyoruz. Bu nedenle AB’ye üyelik, bizim için bir sembol yerini tutuyor. Türkiye’ye ekonomik açıdan baktığınızda, AB’nin bir parçası olduğunu görürsünüz, izole edemezsiniz. Sanatsal açıdan da sesini duyurmaya başlıyor. Ama AB’nin bizim için anlamı, bizim için bir hedef oluşunun sebebi, kaybettiğimiz değerleri geri kazanma fikrinden kaynaklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mary Ann de Vlieg&lt;br /&gt;British Council bir grup bağımsız yazar ve araştırmacıyı görevlendirdi. Türkiye üzerine coğrafi, kültürel, dini bir çok argümanı gözden geçiriyor. İnternet’ten de indirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nilgün Mirze&lt;br /&gt;Coğrafya konusunda şöyle bir yorumum var; bence şahsen Avrupa’yla coğrafi ilişki çok da önemli değil. Önemli olan mentalite. Avrupa’nın kalbinde yaşıyor olabilirsiniz ama bir güney ülkesinden beklenenden daha muhafazakar bir düşünme şekliniz varsa o zaman komşuluk politikaları, Barselona süreci gibi değerlerden bahsetmek ve de dışlayıcı ve kategorik bir algıya sahip muhafazakar bakışı sürdürmek iki yüzlülük gibi geliyor bana. II. Dünya Savaşı’ndan sonra, AB’nin ana oluşma amacı, gelecekte tekrar edebilecek o tür bir çarpışmayı engellemekti. Ancak maalesef son eğilimler daha muhafazakar ve militan bir görünüş arz ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedret Kuran Burçoğlu&lt;br /&gt;Mentalite konusu çok önemli. Ayrımcılık karşıtı, dışlayıcı değil kapsayıcı. Bunu başlatmak için güçlerimizi birleştirmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorum - Benim için bu oldukça garip. Her zaman kendime insanların neden AB’ye üye olmak istediğini soruyorum. Hırvatistan’danım ve 20 yıldır İspanya’da yaşıyorum. Kendimi hem Hırvat ve hem İspanyol olarak görüyorum. Ülkemde nüfusun %60’ı AB’ye katılmak istemiyor. Doğu ülkeleri üzerine bir projede çalışıyorum, farklı ülkelerde birçok insanla çalıştaylar düzenliyorum ve insanlar çok iyi eğitimli. Kırsal kesimde yaşayanların çoğu AB’yi istemiyor, kentli entelektüel insanlar katılmak istiyor. Bu insan haklarıyla ilgili bir şey. Çoğu yoksul insan, topraklarından gelir elde ediyorlar, bazı adetleri var ve bunların bazıları AB kanunlarıyla yasaklanıyor. Haklarınızın bir kısmını kaybediyorsunuz. İstanbul’un en ufak yeşillik alanı bile mangalcılar tarafından istila edilmiş durumda. AB’de bu kaybolacak. Aynı şey başka bir çok şeyde de söz konusu; banyolardaki tuvaletler, sokaktaki çöp tenekeleri vs. Ben AB’ye üye olmaya o kadar da gerek olmadığını düşünüyorum. İki ay önce bir Euromed konferansı için Barselona’daydım. Bir Bakan vardı, bu insanlar ve gerçek dünya arasında bir boşluk var. Kurumlar ve gerçeklikler arasındaki boşluk. Yaratma hakkımızı kaybediyoruz ve ben de bununla savaşıyorum. Yetkililere ne istediğinizi açıkça söyler ve açıklarsanız, yaratıcı kişilerle ve sokaktaki adamla doğrudan temasa geçerseniz, ilerleyebilirsiniz. Çok fazla bürokrasi var ama akıllı olmanız gerekiyor. Daha basit ve hızlı olun ve sanatçılara özgürlük içinde yaratma imkanını tanıyın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nilgün Mirze&lt;br /&gt;İstanbul ile ilgili gözlemleriniz doğru ama bu sadece AB’nin bir parçası olmakla ilgili değil. İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti adaylığıyla ilgili başvurumuzu yaptığımızda açıklamamız şöyleydi: “İstanbul, dış sınırlarında yaşayanların gerekli altyapı, kültürel alan ve kültüre erişim sıkıntısı çektiği 15 milyonluk bir şehir”. İstanbul 29 Avrupa ülkesinden büyük, bir kent değil. Avrupa Kültür Başkenti olmak istiyorsanız, kültür adına aynı zamanda büyük risk ve fırsatları üstleniyorsunuz demektir. Biz de iletişim planımızı iletişime aracılık eden gönüllüler ve devlete bağlı bir yapısı olmayacak bir merkezi organizasyon olarak temellendirdik. Eşit sayıda devlet ve devlet dışı temsilciden oluşuyor. Bunu gayriresmi bir yapıda tutmak istiyoruz ki, bir fikri olan herkes bunun bir parçası olabilsin. İstanbul’u nihai mamülden çok deney yapabileceğimiz ve beklediğimiz sonuçları deneyimleyebileceğimiz bir laboratuar gibi görüyoruz. Diyalog çok önemli. İstanbul’da asırlardır bir arada yaşayan 49 farklı etnik grup var. Çöp tenekeleri terör riski sebebiyle yeni kaldırıldı. Bu tehlikeyi kültürlerarası diyalogla alt edebiliriz. Birbirimizi anlar ve birlikte çalışma yolları bulursak, bunu başarabiliriz. Küresel kültür insanların üzerinde büyük bir empoze olarak sonuçlanacak. Eğer seslerimizi uluslararası arenada duyurmanın bir yolunu bulamazsak yerel kültürlere ne olacak? Bütün ekonomik, idari, sosyal vs. problemlerini çözmüş olabilecek en iyi ülkeye gidin yine de başka sorunlarla karşılaşırsınız. İletişimin yollarını bulmalıyız. Bence bu platformlar bize kültürlerarası diyalog için umut veriyor ve bunu nasıl yapacağımız da bizlere kalmış. İhtiyacımız olan, bu yeni kurulmuş yapının arzulanan şekilde işlemesine yardımcı olacak yaratıcı fikirler üretmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorum - Benim vakıf hakkında bilgim çok az. Son zamana kadar Portekiz’de bir fonun üyesiydim. Bize gelen önerilerin türleri, -belki de ülkelerarası (aynı zamanda güney ülkeleri arasında) işbirliklerinden doğan inisiyatiflerin sonucu olarak- gittikçe fazlalaştı ve sonunda insanlar bunlardan haberdar oldular. Bildirideki önemli bir nokta; destek biçimlerinin projelerin devamını ve sürdürülebilirliğini gözetiyor olması gerekliliği ve uzun vadeli işbirliklerinin mümkün kılınması hakkındaydı. Fon sağlayan bir kurumda destek bekleyen birçok proje varken bunu sağlamak çok zor. Birkaç projeyi çok güçlü bir şekilde desteklemekle, desteği kimseyi dışarıda bırakmayacak şekilde birçok küçük projeye dağıtmak arasında karar vermek önemli. Bu küçüklükte birçok insiyatif ve fon yerine belki bir tane daha büyük fon daha yararlı olabilir. İşbirlikleri, normalde bireylerle ilgilidir, iki serbest sanatçı arasındaki işbirliği örneğin. Fon alabilmek için insanların içinden geçmesi gereken bürokrasinin türü, doğru seviyeye erişim için doğru yakınlığı bulmak şart. Sonuçta amaç, insanların birbiriyle konuşmasını, bireysel düzeyde kültürel alışverişi mümkün kılmak. Mobilite çok önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nilgün Mirze&lt;br /&gt;Anna Lindt’deki toplantılardan birinde, önceliğin genç sanatçılar tarafından başlatılmış sürdürülebilir projelere verilmesi kararlaştırılmıştı, bu olumlu bir nokta. Gelişmiş kurumların gelişmemiş olanlara ulaşması çok önemli. Vakfa sunulan her bir projenin ¼’ten, 60.000 Avro’dan fazla desteklenmemesini önermiştik. Avrupa Parlementosu da Vakfa deneysel olarak bakıyor ve desteklerine değer olup olmadığını henüz bilmiyor. İstanbul’daki bizim gibi (yılda 14 milyon Avro gelir sağlayan) kurumların fon bulma imkanı bulamayan ortaklarla işbirliği yapmasını önerdik. Bu şekilde Anna Lindt damgası altında, kendimizin bulabileceği fonları da paylaşabiliriz. Bu yönde henüz herhangi bir çalışma yapılmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorum - Bence herşey bireylere bağlı. Nerede olduğumuza bakmaksızın, eğer belli sorularla meşgul olan insanlarsak, kendimizi farklı pozisyonlarımız dolayısıyla farklı imkanlara sahip eşit düzeyde kişiler olarak hissetmeliyiz. Meslektaş olmakla ilgili bir durum. Bir kurumda çalışan bir birey olarak ben, aynı dertleri paylaşan serbest çalışan biriyle yine de meslektaşımdır. Bir kurumun daha fazla imkana sahip olduğu gerçeği bir hiyerarşi düzeni gerektirmez. Belli pozisyonlarda otururken aynı kaygıları olan serbest çalışan bireyle kendimizi eşit hissetmeliyiz, her ikimiz de birbirimize yaklaşabiliriz. Bu düşünüş şeklini oturtmak çok güç. Her zaman bir kurumda çalışmış kişiler, bunun bir statü olduğunu düşünür ama öyle değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorum - Barselona’da uluslararası işbirliği projeleri geliştiriyorum, küçük bir organizasyon. Ulaşmaya çalıştığım daha büyük kurumlardan herhangi bir yanıt alamıyorum. Hep aynı sözler, aynı STK’lar, aynı kurumlar, yeni bir şey yok. Akdeniz bölgesinde gerçekten bir şeyler yapmak için bir istek olmadığını hissediyorum. Bence bu para ve güç meselesi. Kültürel proje, para almak için bir araç olarak görülüyor, insanlar arası iletişim kurmak için bir hedef olarak değil. Avrupa’da bu tür organizasyonlardan çok var; öncelik para, çünkü bu organizasyonun yapısını canlı tutmaya yarıyor. Benim deneyimlerime göre, bireysel olarak çalışıp bunu uluslararası düzeyde paylaşmak iyi bir şey. Avrupa Topluluğu’nun kişilerin ve ruhun paylaşımına yönelik olarak geleneklerini değiştirdiğini hissediyorum ki bu da iyi. Kentlerde temizlik ve güvenliğe yönelik arayış bazı toplumları çökertiyor. Kuzeyin toplum, para ve kurumları güneye geliyor ve bu mümkün değil. Kuzeyde, güneyde kullanılması uygun olacak çok mantıklı kültürel politikalar var. İnsanlar çok iyi yapılanmış ve kullanımı faydalı yöntemler geliştirmişler. Bizlerin metodolojileri yok ama bizde de hayat var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorum - Sokaktaki insanlar, yaratıcı kişiler bu tip vakıflardan ve politik olarak üzerinde çalıştıklarından habersiz. Ayrıca basında da bunun hakkında duyuru ve bilgi yer almıyor. İnsanların bunlar hakkında bilgilendirilmeleri gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorum - Palermo, Paris ve Akdeniz bölgesi arasında çalışıyorum. Fransız ağının bir üyesiyim. Her bir ulusal ağın başı, hükümetten biri tarafından aday gösterildi ki, bu da çelişkiliydi çünkü sivil topluma yakın olunması gerekiyordu. Fransa’da bir üniversite araştırma kurulu seçildi ve ağa katılabilecek tanıdık başka yapıları önerdi. Seçim için hiç bir kriter olmadığından iletişim şekli yine problemliydi. İlk turun içinde değildim sonradan haberim oldu. Projelerimden biri genç kültürel operatörler için kültür yönetimi üzerine ve dolayısıyla vakıf, fon sağlamam için bariz bir fırsattı. Böylece ağa katılmak için başvurdum ve kolayca üye oldum. Takip edebildiğim kadarıyla İtalya’da henüz hiç bir şey olmadı. 2+2 kuralı sebebiyle ortak bulmak zor. Ağ parçası olan ve olmayan ikişer kurum gerekli, en az ikisi AB’den ikisi de AB dışı ülkelerden. Beş farklı temada, 35 ülkeye açık başvuru çağrısı, her bir temadan üçer proje seçilecek. Yapmanız gereken idari işe kıyasla aldığınız fon miktarı gülünç ama yine de bir olasılık var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorum - Bir AB programına başvuru için özel bir kurs var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorum - Kanada bir göçmen ülkesi. İşbirliği hakkında konuşurken; ilk önce birbirimizi tanımak, kültürleri keşfetmek, düşünme biçimi bizim için çok önemli. Son yıllarda mütekabiliyet, ülkelerarası sanatçı değişimi önem kazandı. Halk yeni renkler arıyor. Bizim ana amacımız, ülkemizden sanatçılara yaratma alanında yeni deneyimler kazanmalarında ve ayrıca eserlerini sunmada yardımcı olmak. CPAN üzerinde çalışıyoruz; dünyanın her tarafından sanatçılar ve kurumlar arasında bilgi alışverişinde bulunan 10-15 ülke, kıtalararası daha fazla işbirliğinin kurulması için .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mary Ann de Vlieg&lt;br /&gt;Burada toplanan kadınlar bilinçli bir karar alarak kendimize herhangi bir isim vermedik, bir statü belirlemedik. Bilgiyi yaymayı istedik. Bu bildirinin ilk kez kamuya yayılışı ve büyüyen bir fikir olmasını diliyor, uygulamaya konmasına yardım edebilecek meslektaşlarımızı arıyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7535015212003608273-997790591493771883?l=avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/feeds/997790591493771883/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7535015212003608273&amp;postID=997790591493771883' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/997790591493771883'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7535015212003608273/posts/default/997790591493771883'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrupaninsinirlariraporlaracilis.blogspot.com/2007/11/bulutay-euromed-buna-ortaklk-denebilir.html' title='Buluştay - Euromed : Buna Ortaklık Denebilir mi?'/><author><name>Music</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7535015212003608273.post-7870178539561829603</id><published>2007-11-05T07:15:00.001-08:00</published><updated>2007-11-08T06:08:47.302-08:00</updated><title type='text'>Çalıştay - Görünmeyen Evlatların Geri Dönüşü</title><content type='html'>BULUŞTAY - YENİ BİR OLUŞUMA ÇAĞRI: ÇGSG (ÇAĞDAŞ GÖSTERİ SANATLARI GİRİŞİMİ)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 12.00 - 12.30&lt;br /&gt;Yer: İTÜ 1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Şule Ateş (ÇGSG, Türkiye)&lt;br /&gt;Nihal Koldaş (Bilsak &amp;amp; Maya Sanat, Türkiye)&lt;br /&gt;Yeşim Özsoy Gülan (Ve Diğer Şeyler Topluluğu, Türkiye)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÇALIŞTAY - GÖRÜNMEYEN EVLATLARIN GERİ DÖNÜŞÜ-ÇAĞDAŞ PERFORMANS SANATÇILARI VE YEREL YÖNETİMLER ARASINDAKİ İLİŞKİNİN DURUMU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 12.30 - 14.30&lt;br /&gt;Yer: İTÜ-3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturum Yöneticisi:&lt;br /&gt;Şafak Uysal (Dansçı ve Koreograf, Türkiye)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılar:&lt;br /&gt;Emre Koyuncuoğlu (Tiyatro Yönetmeni, Türkiye)&lt;br /&gt;Jan ZOET (Rotterdamse Schouwburg, Hollanda)&lt;br /&gt;Nevenka Koprivsek (Bunker Direktörü, Slovenya)&lt;br /&gt;Zafer Gecegörür (Bartın Belediyesi, Türkiye)&lt;br /&gt;Fatih Togay (Kadıköy Belediyesi, Türkiye)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şafak Uysal&lt;br /&gt;Görünmeyen Evlatların Geri Dönüşü çalıştayı ile Çağdaş Gösteri Sanatları İletişim Ağı toplantısını birleştireceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şule Ateş, Nihal Koldaş ve Yeşim Özsoy Gülan&lt;br /&gt;Çağdaş Gösteri Sanatçıları Girişimi Türkiye’de bu alanda üretimde bulunan sanatçıları, kültür ve sanat yöneticilerini ve akademisyenleri biraraya getirmeyi amaçlayan bir girişim olarak ilk toplantısını çağrım üzerine Haziran 2005’te yaptı. Yaklaşık bir yıldır düzenli olarak toplanan grup, kendini tanımladı ve faaliyet alanlarını saptadı. Katılımcılar arasında dilbirliği ve ortak bir yaklaşım geliştirmeye çalıştı, varolan sonuçlar ve ihtiyaçlar üzerinde konuşarak girişimin vizyonunu belirledi.&lt;br /&gt;ÇGSG birincil amacı ticari olmayan, disiplinlerarası işbirliklerine açık, kalıpları esneten, kaliteli ve özgün işler araştıran ve yapmak isteyen ve destekleyen sanatçılar, kültür yöneticileri ve akademisyenlerden oluşuyor. Grubun uzun ve kısa vadedeki hedefleri; sürekli bir etki alanı oluşturulması için projeler tasarlamak ve uygulamak, sanatsal alandaki üretimin sayısını ve niteliğini artırmak, bu alana ilişkin geliştirilen kültür politikalarını daha geliştirilme sürecinde tesir altına alacak yöntemleri araştırmak, kültürel programlar üretmekten sorumlu kurumlarla temasa geçerek işbirlikleri geliştirmek ve bütün buları mümkün kılacak doğru örgüt modelini geliştirmektir.&lt;br /&gt;Gösteri sanatlarının iletişim ihtiyacına dair kısa bir tarihçe vermek istiyorum.&lt;br /&gt;İlk işbirliklerinden birinin temeli 1940’larda üniversitelerde atıldı. Üniversite kulüpleri her zaman öğrenciler için kültürel mekan ve politik merkez olarak bir çekicilik unsuru oldular. Tiyatro kulüpleri de toplumda her zaman sivil otorite oldular. Milli Türk Talebe Birliği on bir yıl boyunca aktif olarak uluslararası festivaller düzenledi. Tiyatro sanatında üniversiteler arası etkileşim bir gelenek haline geldi. Bu, devlet tarafından 30’larda kurulan halk evleriyle –sanat için eğitim kurumu gibi faaliyet gösteren yerel kültürel mekanlar- bağlantılıydı. 1950’lerin sonlarına doğru bunlar kapatıldı ve 1960’tan sonra başka bir isim altında yeniden açıldı ve 80’lerdeki askeri darbe sonrasında tekrar kapandı. Şimdi tekrar Türkiye’nin bazı yerlerinde faaliyet gösteriyorlar.&lt;br /&gt;Sivil festivallerinde bir başka dönüm noktası, 1957’de bir grup genç aktör Marmara kıyısındaki küçük bir kasaba olan Erdek’te ilk sivil festivali düzenlediklerinde gerçekleşti, bu Türkiye’deki ilk disiplinlerarası festivaldi. Bu festival, 3-4 yıl sürdü ve Dostlar isimli bir tiyatro grubu bundan türedi. Bu grubun o günden beri Türk tiyatrosu üzerinde çok büyük etkisi oldu. Politik olarak hareketli geçen 70’li yıllarla başlayarak, gösteri sanatçıları bir meslek birliği olarak biraraya gelme ihtiyacı duydular, dolayısıyla bir birlik kurdular. Birliğin üyeleri, devlet ve belediye tiyatrolarından olduğu gibi aynı zamanda da serbest tiyatroculardan oluşuyordu. Üyelerini ekonomik olarak destekleyen bu birlik, bayağı politik bir yapıya sahipti. Hatta bir keresinde protesto ederek Belediye’nin bir tiyatroyu yıkma kararını değiştirerek tiyatroyu kurtardıklarını hatırlıyorum. 1980’den sonra bu birlik de kapandı. Bazı üyeler hapisteydi, bazıları ise devlet tiyatrolarından uzaklaştırıldı.&lt;br /&gt;80’lerde yine biraraya gelme ihtiyacı duyan gösteri sanatçıları, birliklerini yeniden kuramadılarsa da politik olarak aktif olmak yerine okulların özel eğitim kurslarını oluşturdular. Bunlardan biri, tüm alanlardan sanatçılar tarafından mali olarak küçük miktarlarla desteklenen, gayretlerini vererek bir binanın her katında farklı türde bir sanat uygulanan bir kurum olan Bilsak’tı. Bu on yıl boyunca sürdü. Bununla beraber, devlet/belediye tiyatrolarındaki sanatçılar aynı zamanda başka vakıflar da kurdular. TOBAV-Devlet Tiyatroları Opera ve Balesi Çalışanları Yardımlaşma Vakfı bunlardan biriydi. Bazı diğer kurumlar da; TODER-(serbest)Tiyatro Oyuncuları Derneği, TİYAP-Özel Tiyatro Yapımcıları Derneği. Nasıl çalıştıkları bir başka konu ama mevcutlar ve aktif gibi görünüyorlar. Amatör tiyatrolar kendi aralarında iletişim halindeler ve şimdi alternatif bir tiyatro platformu haline dönüştürdükleri bir dernekleri var. Bu derneğin üyeleri, çoğunlukla üniversitelerin tiyatro kulüplerinden, birliklerin işçi tiyatrolarından ve bazı yerel amatör tiyatro gruplarından oluşuyor. Bir web siteleri var, bir bülten yayınlıyorlar, Genel Kurul’ları oluyor ve 1984’ten beri her yıl Boğaziçi Üniversitesi Tiyatro Kulübü’yle Amatör Tiyatro Günleri düzenliyorlar. Türkiye’de tiyatro kulüpleri konservatuarlar dışında gösteri sanatçılarının temel kaynağı. Üyeleri mimarlar, mühendisler gibi farklı branşlardan/mesleklerden geliyor. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde sekiz yıldır bir dans festivali düzenleniyor ve üniversitenin profesyonel dans grupları var.&lt;br /&gt;90’lardan sonra Türkiye’de çağdaş gösteri sanatları daha fazla görülmeye başlanıyor. Genellikle dernek faaliyeti olarak değil de, daha çok kişilerin bir araya gelerek bir festival, performans günleri ve özel etkinlikler düzenlemesi şeklinde gerçekleşiyor. Kısaca 90’lardan sonraki gelişmelerden bahsedeceğim. Birinci etkinlik; 1990 ve 1991 yıllarında Serotonin isimli bir çok farklı sanat biçimini içeren ve Feshane ve Gazhane gibi tarihi yerlerde gerçekleşen bir sanat etkinliği. 1994’te üç büyük etkinlik gerçekleştiriliyor; ilkinden sonra sürekliliğini sürdüren Assos Gösteri Sanatları Festivali, Yıldız Sarayı’nda Birinci Disipliner Sanat Etkinliği ve Beyazıt Kütüphanesi’nde Serbest Formasyon. Bunlar arasından en uzun süre kalıcı olan Assos Gösteri Sanatları Etkinliği, bunu özel bir sanatçı, özel bir insan olan ve anısı kalbimizde olan Hüseyin Katırcıoğlu’nun desteğine ve girişimine borçlu.&lt;br /&gt;1995 ile 1998 arasında üst üste dört yıl, Gençlik Hareketi Etkinliği; Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği UPSD’nin UNESCO ile işbirliği yaptığı etkinlik gerçekleşiyor, bir çok gösteri sanatçısını, dansçıyı sonrasında da üretmeye teşvik ediyor. Bu etkinlik, Türkiye genelinde genç sanatçılara film, gösteri sanatları, tiyatro gibi disiplinlerden birinde gösteri yapmaları için yapılan açık bir çağrıyla başladı. Bu, genç sanatçıların aynı çatı altında buluşarak fikir alışverişinde bulunmalarına, kendi bireyselliklerini ifade etme imkanını tanıdı. Bu etkinliğin en verimli çıktılarından biri DAGS-Disiplinlerarası Genç Sanatçılar Derneği’ydi. 1996’da kurulan bu dernek, bugüne kadar bir araya gelen tek yasal çağdaş gösteri sanatları platformu olabilir. Dernek; disiplinlerarası ve çağdaşlık konularında ortak bir bakış açısına sahip ressamlar, video sanatçıları, performansçılar, tiyatro sanatçıları, yazarlardan oluşuyordu. DAGS 1997 ve 1998 yıllarında faaliyetine devam etti ve farklı disiplinlerden çeşitli sanatçıların çağdaş performanslarını sunduğu iki Performans Günleri Etkinliği düzenledi. Bunların çoğu, bizim yaratmaya çalıştığımız inisiyatifin bir parçası. Bu iki etkinlikten sonra dernek, devamlılığını koruyamadı ve üyeleri tarafından feshedildi çünkü bir süre sonra “genç” kavramı anlamını kaybetmeye başladı, zira oluşumun içindeki kişiler zamanla yaşlanıyordu ve bunu formüle edecek bir çözüm geliştiremediler. Feshedilmesine rağmen bazı üyeler Bilgi Üniversitesi işbirliğinde 2003’te tekrar bir Üçüncü Performans Günleri etkinliği düzenlemeye çalıştılar ama bu etkinlik de sürekliliği yakalayamadı.&lt;br /&gt;1999 yılında üniversite ve ODTÜ Çağdaş Dans Grubu tarafından düzenlenen bir etkinlik, çağdaş dans performanslarını birçok çağdaş dansçı ve dans grubuna ev sahipliği yapan ODTÜ Çağdaş Dans Günleri’ne davet etti ve onları üniversite sahnesinde destekledi, bu etkinlik halen başarıyla devam etmekte. Bu, üniversite ile sanatçılar arasındaki işbirliğine iyi bir örnek. Bir diğer başarılı dans organizasyonu, Mustafa Kaplan tarafından kurulan Çatı; 1980’lerden gelen ve Belediye çatısı altında başlayıp bağımsız bir statüye geçen bir oluşum olan Tiyatro Araştırma laboratuarı’nın devamı. Çatı, üye kabul eden ve çalıştaylar düzenleyen, çağdaş dansçılar için yurtiçinde ve yurtdışında alanlar yaratan yasal statüye sahip önemli bir dernek haline geliyor. 90’lardaki diğer etkinlikler, Gençlik Tiyatro Günleri, Gençlik Günleri veya 1998 yılında gerçekleşen İzmit Sokak Tiyatrosu Festivali gibi genellikle Belediye tiyatroları ile bağlantılı.&lt;br /&gt;Yine 2000’lerden sonra da Kargart Gösteri Günleri, Galataperform Gösteri Günleri gibi performansçılara, dansçılara ve çağdaş tiyatro yapıtlarına ev sahipliği yapan gittikçe daha da gelişen bağımsız sanatçılar tarafından yönetilen alanlarda gerçekleşen etkinlikler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şafak Uysal&lt;br /&gt;Tartışmalarımızdaki ana konulardan biri, gösteri sanatçıları ile kamu sektörü olarak da isimlendirebileceğimiz yerel yöneticiler arasındaki diyalog eksikliği oldu. Biz bu yetkililerle diyalog kurmaya çalışan bağımsız sanatçılarız veya belki de biz bu diyaloğu yeteri kadar kararlılıkla takip etmiyoruz ama bu diyalog mevcut olsa da görünen o ki bazı sorunlar, avantajlar, dezavantajlar var. Son yıllarda bizler, bağımsız sanatçılar olarak, uluslararası ortaklarla işbirlikleri kurmanın yeni yollarını buluyor ve deneyimler yaşıyoruz. Ama diğer yandan, yerel seyirci ve yönetimler tarafından yerel program desteği eksiklikleri yaşıyoruz. Onlar ya popüler simaları ve estetikleri ya da kendi politik gündemleriyle örtüşen konuları tercih ediyorlar. Görünen kadarıyla bu bağımsız sanatçıları sanat platformlarının dolaşım seyirlerine dahil eden ileri kültürel politikalar mevcut değil. Bu grubun en temel hedefi, bazı şahsi ve uluslararası deneyimler kazanmak ve gösteri sanatçısı, bağımsız sanatçı ve yerel otoriteler arasında bir diyalog ve ilişki olması fikrini sorgulamaya başlamak. Taraflar “çağdaş” adı altında ne anlıyor? Bu tür bir alışveriş ilgili taraflar için nasıl yararlı olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emre Koyuncuoğlu&lt;br /&gt;Ben sekiz yıl önce kurduğumuz İzmit Belediye Tiyatrosu’nda ev sahibi sanatçı olarak çalışıyorum. Yerel yetkililerle ve mekanların sahipleriyle şahsen birçok deneyimim oldu. Bazı örnekler vermek gerekirse; ilk ilişkim Assos Gösteri Sanatları Festival’inde olmuştu. Festivalin Sanat Yönetmeni o bölgedendi ve kasabadaki insanlarla iletişim kurabiliyordu.&lt;br /&gt;Ben yine biraraya gelme ortamının bulunduğu Diyarbakır’da da iki yıl çalıştım. Sanatçılar, farklı şehirlerde/yerlerde çalışabilmek için yerel toplumdan bir işbirliği ortağına ihtiyaç duyuyor. Ancak bu sayede bir ürün, çözüm elde edebiliyorsunuz çünkü yerel bir yere giden bağımsız bir sanatçı olarak oradaki insanlarla çalışma çabası göstermek çok vakit alıyor. Diyarbakır’da yeni kurulmuş Diyarbakır Sanat Merkezi çağdaş sanatçıların oradaki geleneksel sanatçılarla işbirliği yapmasını sağlamayı teklif etti ve bundan izleyici ile beraber güzel sanatsal bir sonuç elde edildi.&lt;br /&gt;Bahsetmek istediğim diğer örnek ise Karadeniz kıyısındaki Bartın Festivali. Onlarla olan ilişki, başlangıç noktası olarak onların ilgisi üzerine tesis edildi ve halen sürmekte. 15 yıldır amatör sanatçılar bağlantısıyla süren bir amatör tiyatro festivalleri var. Eğer yerel bir ilgi varsa ve çağdaş sanatçıları bölgenin izleyicisiyle birleştirecek bir tür organizasyon varsa o zaman işler iyi işliyor.&lt;br /&gt;İzmit’te bir Belediye Tiyatrosu kurma fikri, merkezden yayılma fikri ile birlikte başladı. Osmanlı dönemi ile Türkiye Cumhuriyeti dönemi arasında kurulan son tiyatro İstanbul Belediye Tiyatrosu. İzmit 1997’de bir tiyatro kurmak isteyen ilk Anadolu Belediyesi’ydi. Üç yıllık süre zarfında merkezden yayılma fikrine sahip Sanat Yönetmeni ile her şey mükemmelen işledi. Normalde Anadolu kasabalarında izleyici genellikle turlayan kumpanyalar tarafından yaratılır ve 2000 kişiyi geçmez ama biz kendi izleyicimizi kendimiz yarattık. On yıl sonra diyebilirim ki, tiyatromuzun dört ayrı sahnesindeki performansları takip eden sadık bir izleyici kitlemiz var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jan Zoet&lt;br /&gt;Hollanda’daki durum nedir? Hollanda’daki yetkililerin kültürel yatırımlarının yapısı hakkında kısa bir bilgi: Bizim tüm ülkemizin nüfusu İstanbul kadar. Merkezi hükümet ile şehirlerdeki ve beldelerdeki yerel yetkililer arasında temel bir anlaşma var. Buna göre, merkezi hükümet sanatçılara ödeme yapıyor. Dolayısıyla her kumpanya 125 şehir tiyatrosu olan ülkeyi turluyor. 10 büyük kumpanyamız ve para verdiğimiz 100 civarı kumpanya var. Yerel yetkililer sahneler için ödeme yapıyor. Anlaşma 80’lerde yapıldı ve halen yürürlükte. Şimdilerde biraraya gelme eğilimi var. Gittikçe daha fazla şehir ve yerel yetkili bu kumpanyaları kendileri desteklemek istiyorlar, bu yönde bir kayma var. Gösteri sanatları, dans, opera, tiyatro dört yıllık dönemlerde ödenek alıyor. Her dört yılda bir daha büyük kumpanyalar merkeze ve yerel hükümete fon için başvuruda bulunabiliyor. Daha küçük kumpanyalar gösteri sanatları fonlarına başvuruyor. Aradaki temel fark şu; bizim devlet tarafından çalıştırılan insanlardan oluşan bir tiyatromuz ve bunun haricinde bağımsız gruplarımız yok, ama elde etmek zor da olsa tüm kumpanyalarımız fon için başvurma fırsatına sahip. Bu konu Hollanda’da gayet düzgün ilerliyor ama sanat için destek konusu daha sadece 50’lerde hayata geçti. Son 60 yıldır gösteri sanatçılarına destek verildiği istisnai bir durumumuz oldu, ondan önce bu çok seyrek ve az miktardaydı. Dünya Savaşı’ndan sonra, insanların kimlikleri hakkında bilinçlenip topluma bir şey katmalarını sağlayacak kültür ve sanatı desteklemenin önemli olduğu düşünülüyordu.&lt;br /&gt;Hollanda’da şimdi başlatılan tartışma, bir Parlamento üyesi tarafından da ifade edildiği gibi “Vergi paraları neden elit hobileri desteklesin ki?” Bu da bizi yerel yetkililerle sanatçılar arasındaki ilişki konusuna getiriyor. Bunun açtığı tartışma; belki de sanatçıların aldıkları desteği haklı çıkarmak için şehre katkıda bulunmanın yollarını araştırmaları gerektiği. Sadece yaratıcılığımız hakkında kaygı duymak yerine, topluma bir şeyler vermeyi de düşünmeliyiz. Diyalog bu şekilde açıldıkça açılıyor. Belki de ülkemize has olan belirtilmesi gereken bazı eğilimler var: Biri, şehirlerin ekonomik gelişiminin ve pazarlamasının gün geçtikçe kültür ve sanata daha bağlı hale gelmesi.&lt;br /&gt;Harvard’ın bir araştırmasına göre; bir ülkeye iş dünyasını çeken en önemli unsurlar birinci sırada, iyi seyahat bağlantıları, ikincisi iyi ikamet ve çevre şartları ve üçüncüsü sanat çıkmış. Bu da, kültürün ekonomik gelişimin bir ön şartı haline geldiğini gösteriyor. Bilbao şehrinin imajı Guggenheim, Paris’inki Louvre mesela. Sanat ve yetkililer arasındaki bağlantı, sadece kendini ifade etmek isteyen sanatçılar ile ilgili değil, aynı zamanda gelişim için gerekli şartları yaratmakla da ilgili. Richard Florida’nın yaratıcı sınıfın yükselişiyle ilgili; ekonomik gelişim, yaratıcı endüstri, bilgi endüstrisinin sanat tarafından olumlu yönde etkilendiğini belirten kitabı çok faydalı.&lt;br /&gt;Nüfusun %50’sinin başka kültürlerden geldiği ve bunun bir gerilim yarattığı Rotterdam’da, bir sanatçı gerçekten toplumlar arasında bir köprü kurabilir ve insanları ortak kimlik hakkında bilinçlendirebilir. Genç insanlar -kültürlerinin kökeninden bağımsız olarak- konu popüler kültür olduğunda birlik oluyorlar. Sanatlar aynı zamanda kimliğin yaratılmasına da yardımcı oluyor. Sadece toplumun araştırılması ve geliştirilmesi değil, ama bir de kültürel miras var. Kimliğimiz tarih kanalıyla tanımlanıyor. İnsanlar eski sanatın değerli olduğu yanılgısına düştüler ama siz aynı zamanda hayatta olan sanatçılarla geleceğin kültürel mirasını da yaratmalısınız. Yetkililer yeni gelişimleri inkar etme hatasına düşmemeli. Şimdilik çok başarılı olmayan genç sanatçılar da, onlar tarafından desteklenmeli. Onlar geleceğin Ar-Ge’si.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nevenka Koprivsek&lt;br /&gt;Çok ilginç. Ben de konuşmama çağdaş sanatın geleceğin mirası olduğu cümlesini yazmıştım. Biz sürecin benzer durumunu paylaşıyoruz; genç yenilik getiren/avangard çağdaş sanatlar toplum nezdinde nasıl daha fazla yer ve tanıma kazanacaklar.&lt;br /&gt;Slovenya’da kültürel sektörün organizasyonu, birçok diğer güneydoğu ülkesindeki gibi; bir tarafta repertuar tiyatrolarıyla (devlet veya şehir/belediye) ve bunlarda emekliliğine kadar çalışan devlet sanatçıları ile kamu ödeneğinin %96’sını alan kurumlardan oluşan kamu sektörü. Bağımsız sektörde bir hesaplama yaptık ve kamu sektörünün yaptığı projelerin sayısı ile bağımsız STK’larınkinin neredeyse eşit olduğunu bulduk. Slovenya Yugoslavya’nın bir parçasıydı ve 80’lerin sonu ile 90’ların başı bizim tarihimizde çok önemli bir andı çünkü bağımsız bir devlet olduk. Birçok sivil inisiyatif vardı ve kültür, neredeyse milli bir değer kazandı ve bu bazen kötüye kullanıldı.&lt;br /&gt;Ancak 60’lardan önce bile, deneysel çalışmalara izin veriliyor, tolerans gösteriliyordu. Deneysel işler, bağımsız sektörden kamu sektörüne geçmek için bir köprüydü. Çağdaş sanat bir tür çocuk hastalığı muamelesi görüyordu, sanki büyüyünce geçecek bir şey gibi. Bu şimdi birlikte çalışmayla beraber yavaş yavaş değişiyor.&lt;br /&gt;Biraraya gelmenin ilk inisiyatifi 90’larda savaştan bir süre önce gerçekleşti. Ülkedeki sivil hareket ve demilitarizasyon nedeniyle, sanatçılar ve entelektüeller Ljubljana’daki askeri kışlalardan birinin bir kültür merkezi haline getirilmesi için şehirle uzlaşmaya başladılar. Kışla kentin ortasındaydı, bir nevi kent askerleri koruyordu. Kültür merkezi ve kışlanın merkezin dışına çıkarılması için anlaşma sağlandı ama sonrasında savaş başladı ve bu yerler terkedildi. Sonra insanlar izinsiz olarak bu yerlere yerleştiler. Bu ilk birleşmeydi. Ondan sonra hemen hemen her yıl, biz bağımsız sanatçılar olarak biraya geldik ama sadece şehir bütçeyi kıstığı zaman, bir masa başına oturduk ve şikayet ettik.&lt;br /&gt;Bizim de buradaki gibi turlayan kumpanyalarımız vardı ama sorun sanırım, tercih üzerine hareket etmek/mobil olmak istemeniz, zorla değil. Sonra yetkililer, başka ülkelerde başarı kazanmaya başlayan çağdaş işleri görmeye ve kabul etmeye başladılar. On yıl sonra sürekli kızgın olmaktan bıktık ve küçük adımlar atmaya başladık. Ama gerçek ciddi organize inisiyatif, biz politikalar üzerinde baskı uygulamaya ve süreklilik arzeden ciddi işler üretmeye karar verdiğimizde yani ancak 2002’de gerçekleştirildi. Şehir yetkililerini kamu fonlarını şeffaf dağıtmadıkları için dava ettik. Böylelikle bizi dinlemeye başladılar ve bir diyalog oluştu. Şehrin insanlarından ve bağımsız sektörden oluşan kollektif bir kurul oluşturduk ve kamu fonlarına eşit erişim elde edebilmek için birlikte çalışmaya başladık. En önemli savımız “Sadece kendimiz için değil aynı zamanda izleyici için de eşit erişim”di. Bağımsız olmanın “sanatsal seçimlerimizde bağımsız olmak” anlamına geldiğini açıklamak zorunda kaldık. Er ya da geç repertuar tiyatrolarına gitmek zorunda kalan tüm genç sanatçılar sanatsal tavizler vermek durumunda kalıyorlardı. Bu diyalog mevcut ve hayatta ama bazen bir adım ileri giderken, bazen de bir adım geri gidiyor. Bu uzun bir süreç.&lt;br /&gt;1996’da endüstriyel mekanlarla ilgili bir sosyolojik inceleme üzerinde çalışıyordum. Şehrin önde gelenleri bana bazı uygun mekanları/yerleri olduğunu ama bunlarla ne yapacaklarını bilmediklerini ve bunları ellerinde tutmak için argümanlarının olmadığını söylediler. Ben de dedim ki “Sizde yoksa, bizde var”. Bir noktada diyalog oluştu ve Bakan’ı ikna etmeyi başardık, böylelikle bahis konusu binalardan biri şimdi bir sanat mekanına dönüştürüldü. Pek kırılgan olmasına rağmen, çünkü yeterli miktarda paramız yok, yine de bir şeydir.&lt;br /&gt;Aslında üç hafta önce bir başka fabrikaya izinsiz yerleşildi. Yeni nesil daha az hippi ama daha organize ve teknolojik açıdan ehil, bu mekanı çok kısa bir sürede düzene soktular ve faaliyetlerine başladılar bile. Onlar orayı sadece geçici olarak kullanmak istiyorlar. 2002’de kurulan derneğimizde 70 civarı organizasyon, 30 civarı dans kumpanyası, 25 civarı genç tiyatro, festivaller ve bireyler var, hepsi de çağdaş sanatla uğraşıyor. Her birimiz aldığımız kamu yardımının küçük bir yüzdesini ödüyoruz ve yetkililerle diyaloğu düzenleyen bir koordinatörümüz var. Şehirle iletişim halindeyiz ama şimdilik devletle değil, bu durumu iyileştirmeye çalışıyoruz. Yetkililer arasındaki temas kişilerinin görevlerinde biraz daha uzun kalması gerekiyor ki, her sefer yeni baştan başlamak zorunda kalmayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zafer Gecegörür&lt;br /&gt;Türkiye Marmara Depremi’yle bir şey öğrendi: Kuzey Anadolu Fay Hattı. Bunu takiben, herkes uzman kesildi ancak çok geçti, birçok insan ölmüştü ve sebebi yanlış yapılanmaydı. Kuzey Anadolu’da bir hat daha var. Kuzey Anadolu Tiyatro Hattı. İzmit, Bartın, Sinop, Ordu Bulancak, Giresun’u kapsıyor. Bu illerdeki tiyatrolar, yerel yönetimlerin bünyesinde veya desteğiyle çalışıyor. 30,000 nüfuslu Bartın’ın üç tiyatrosu var. Ayrıca çocuklar için drama ve gitar çalma gibi konularda atölyeler yapılmakta. Bahsettiğim hattaki tüm tiyatrolar, 12 yıldır Bartın Festivali’ne katılıyor. Festival, Türkiye genelinde tüm tiyatroların katılımına açık. Festivalde performansların yanısıra, sorunlar da paylaşılıyor. Oyunculara ve halka yönelik atölye çalışmalarına, forumların düzenlenmesine, halkla birlikte bir şeylerin yaratılmasına yönelik bir proje fikri ortaya çıktı.&lt;br /&gt;Yerel tiyatroların, birincil sorunu mekan, Türkiye genelinde kültür merkezleri ve binalar yapılıyor ve çok amaçlı salon olarak adlandırılıyor. Ancak bu salonlar, öyle kötü tasarlanıyor ki hiç-amaçlı salon haline dönüşüyor ve kilitlenerek kullanılmıyor. Seyirci girişi çok gösterişli oluyor ama salona ve sahneye geçince kalite düşüyor. Özellikle kulislerin durumu çok kötü oluyor. Işık ve dekor sorununa hiç değinmiyorum. Hattaki tiyatroların tümü, zorunlu olarak yoksul tiyatrosu yapmak zorundalar.&lt;br /&gt;Anadolu’da çeşitli yörelerde belediyeler yazın birçok festival gerçekleştiriliyor (kurufasülye, çilek, fındık festivalleri). Bu festivallere harcanan bütçenin üçte biriyle ciddi tiyatro festivalleri yapılabilir. Belediyeler bu tür popüler festivalleri tercih ediyor ve bunlar politik yatırım olarak görülüyor ve şov haline dönüştürülüyor. Bazıları yapılması gereken hizmetlerden kısılarak yapılıyor. Belki halkla yapılacak alternatif çalışmalar durumu değiştirecek.&lt;br /&gt;Kuzey Anadolu Tiyatro hattında adı konmamış bir platform oluştu ve üretime geçti bile, dolayısıyla belediyeler de otomatikman bu oluşumun içinde yer alıyor. Üç kişilik seyirciyle başladık şimdi zaman zaman 3000’i buluyor, Batı Karadeniz’de çocuk tiyatrosuna 30,000 seyirci geliyorsa halkla çalışmamızda da bunu da başarabiliriz diye düşünüyorum. Belediye mahallesine altyapı hizmetini vermek zorunda olduğu gibi kültür sanat hizmetini de vermek zorundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…….&lt;br /&gt;Bartın’da üç ayaklı bir yapı mevcut. Sivil toplum örgütü, sanatçılar ve belediye birbiriyle iletişim halinde. Bölgede STK’lar
